Söz Varlığı

Maraş Söz Varlığı



KAHRAMANMARAŞ YÖRESİNDE KULLANILAN MAHALLÎ KELİMELER

ya:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yağ.

yaa

:

Hayır, olmaz. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ya dam yanacak ya mertek

:

Ya sen ya da ben iki dostan biri (yarışmayı, oyunu) kaybedeceği zaman söylenir.

“Ya dam yanacak ya mertek.”

ya:lir

:

Yayılır.

ya:mır

:

Yağmur.

ya:n

:

Yağan.

yaba    

:

Ağaçtan yapılan, saman savurmak için kullanılan çatal ağızlı kürek çeşidi.

“Maraş’lı bağcının tuluk bekmezi
Çıtımık gayfesi, gatık süzmesi
Harman savururken saman tozması
Yaba vurup savuranlar nicoldu”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

yaban

:

1. Kırsal kesimlerde oturulmayan yer.

Yaz gelir de yazı yaban yurt olur

Her yerde de bir alıcı kurt olur

On beşinde kızlar gonca gül olur

Vakti geçen güller ağlamasın mı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.424

2. Sıladan uzak yer, gurbet, dağ, bayır.

3. Sokak, dışarısı.

Almanın iyisin yüke tutarlar

Çürük çarığın yabana atarlar

Kız ile gelini bir mi tutarlar

Yorma gelin yorma oğlan benimdir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.429

yabantı, yabaltı

:

Büyük yaba.

yad

:

1. Hatır.

Karac’oğlan derler benim adıma

Körpem gelir benim her dem yâdıma

Hûda'm ben dahi irem muradıma

Zaman ver hey güzel Allah zaman ver

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.594

2. Yabancı, el.

On beşinde sevdâ düşer başına

On altıda yadlar girer düşüne

On yedide gezer kendi başına

Çok sallanma zülüflerin tel olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.623

yad avcı

:

Yabancı avcı.

Ben bilirim sen ezelden güzelsin

Ceren gibi yad avcıdan tezersin

Niçin böyle melil mahzun gezersin

Boynun eğri zülüflerin bozgundur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.609

yad etmek

:

Anmak.

Karac’oğlan söyler sözün

Kara yere sürüp yüzün

Yâd edesin bir dem özüm

Hak imiş diyesin kalan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.521

yad olmak

:

Ayrı kalmak, başka yerde olmak.

Dost elinden içtim içtim mat oldum

Kahbe felek güldü ben de şâd oldum

Emmiden dayıdan dosttan yad oldum

Ne yaman uzağa attı yol bizi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.469

yadel

:

Gurbet, yabancı memleket.

Karac’oğlan söyler Hind ü Hindistan

Güzelsiz olur mu bağ ile bostan

Sılada oldu yad eller gülistan

Bana sıla da bir gurbet el de bir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.603

yadırgamak

:

Yabancı olarak görmek, alışamamak.

“Kopa kopa vardımıdı

Karamığa gelmiş yüzü

Şu gelin yadırgı amma

Şu gelin emmiyin kızı”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

yadırgı 

:

Yabancı, el, tanıdık gelmeyen. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yadırgısınmak

:

Yabancı gibi durmak, katılmamak.

yadırık

:

Yabancı.

“Tazılıdan bir kuş uçtu

Uçtu da mezere düştü

Emmi dayı bulunmadı

Yadırık eller kefin biçti”

(Derleyen: Fadime Üzümcü, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

yadırkı

:

Yabancı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Davarlar yayılır sazı

Garbiler eritir buzu

Sen benden berk mi yanıyon

Yadırkı köpân kızı”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Muhammed’in Ağıdı, Derleyen: Mehmet Kılınç, Kaynak Kişi: Meryem Baltacı)

yadigar

:

Hediye.

“Nere gedik bizim Aniş

Dutmadı atın başını

Bacı bir yadigarın var

Ölürken gorum döşüme”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yadsı

:

Yatsı namazı vakti.

“Yadsıdan önce daha yeni karanlık çöküyordu. Sorup bulduk ve Haceli’nin gapısını çaldık.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yadsımak

:

Kendini yabancı hissetmek.

yadsınâdar

:

Yatsı vaktine kadar.

“Gaç tenise sayısı, yadsınâdar vızı:r vızı:r gelin geder idi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yaelmek

:

(Hayvan) otlamak, yayılmak.

“Evimizin önü yazı

Yaelir goyun ile guzu

Gıyma Gadir Mevlam gıyma

Anamınki ince sızı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çavus Elif’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayşe Temiz)

yafa

:

Bir portakal türü.

yaflaŋ

:

Tabaka şeklinde düzgün olan şey.

yafyaf

:

Aramak, arzu etmek.

yağ

:

Güzel koku.

“Karac’oğlan yâr köyünden gelirim

Eğlenirim dost yanında kalırım

Ben yârimi kokusundan bilirim

Zülüfleri misk ü amber yağlıdır”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yağ satarım bal satarım oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

YAĞ SATARIM BAL SATARIM Kız ve erkek çocukların kalabalık gruplarla oynadıkları bir oyundur. Okulda veya sokakta oynanan oyunlardandır. Sayışmaca ile ebe belirlenir. Ebe hariç tüm oyuncular halka şeklinde yere çömelirler. Çömelen oyuncular dönüp arkadaşlarına bakamazlar. Ebe eline bir mendil alır ve halkanın arkasında dolanmaya başlar. Dolanırken şu tekerlemeyi söyler:

Yağ satarım, bal satarım

Ustam öldü, ben satarım.

Ustamın kürkü sarıdır

Satsam 15 liradır

Zam-bak Zum-bak

Dön arkana iyi bak

Ebe dolanırken oyunculardan birisinin arkasını mendili bırakır. Arkasını elle yoklayan oyuncu eğer arkasına mendil bırakılmış ise ebeyi kovalar. Ebeyi yakalarsa ebelikten kurtulur.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 225)

yağ yemiş it gimi yılışmak

:

Oldukça mutlu bir görüntü sergilemek.

yağa yarılmak

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Yağı yarılmak, bir darbeden dolayı iç organlarının parçalanması.

yağada, yağadı

:

Yağlı kir, yağ lekesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yağalir

:

Yayılır.

yağandırık

:

Boyunduruğu oka tutturan kayış.

yağannı

:

Sırt.

yağanz

:

Kendi bildiğine giden, ters insan.

yağar

:

At, eşek gibi hayvanların sırtında eyer, palan veya semer vurmasından oluşan yara, yağır.

“Sırtının tam ortasında, hiç iyi olmayan bir yağarı vardı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yağarına tokanmak

:

Bir kimsenin hassas yerine, gocunduğu şeye dokunmak.

yağarsa darıma, yağmazsa harmanıma

:

Ne olursa olsy,un işime gelir anlamında.

yağaşak

:

Sürekli yağmurlu, yağışlı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yağaz

:

Kendi bildiğine giden, ters insan.

yağdalı

:

Yağlı, yağa bulanmış, çok kirli, pislik içinde.

yağdanlık

:

Özellikle çadırlarda yükseklere asılarak, yağın erimesini engellemek ve serin yerde bulunmasını sağlamak için kullanılır. Bakırın serin tutucu özelliğiyle içindeki yağın erimesine engel olur. Diğer bakır ürünlere nazaran daha kalındır.

yağdannık

:

İçine makine yağlarının konulduğu, özellikle de dikiş makine yağlarının konulduğu kap.

yağdıran

:

Yağmur getiren lodos yeli. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yağdigar

:

Yadigar, emanet.

ya:ğelmek

:

(Hayvan) otlamak, yayılmak.

yağı yarılmak

:

Yorgunluktan, ağır yük kaldırmaktan dolayı içinden kan gitmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yağından yarılmak

:

Bir darbeden dolayı iç organlarının parçalanması.

yağıp gürlemek

:

(Genellikle elinden bir şey gelmeyerek)Öfkeyle bağırıp çağırmak.

“Sefer köyün içine düşmüş yağıp gürlüyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yağır

:

1. Yağlı kir, yağ lekesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Uyuz.

3. At, eşek gibi Hayvanların sırtında eyer, palan veya semer vurmasından oluşan yara. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

ya:dalı

:

Yağlı, bulaşık.

ya:dannıg

:

Makineleri yağlamaya yarayan kap.

ya:digar

:

Armağan, hediye.

ya:lama

:

Tarhana yapılırken pişirilen pilavın tereyağı ile yağlanmasıyla hazırlanan ve yanında ayranla birlikte komşulara ikram edilen pilav.

ya:lamak

:

Yağlamak.

ya:lı

:

Yağlı.

ya:lık

:

Mendil, yazma.

ya:mak

:

Yağmak.

ya:nış

:

Yanlış.

ya:rin

:

Yarın, sabahleyin.

ya:ş

:

Yağış, kar ya da yağmur yağması.

yağız, ya:z

:

1. Sarıya çalan ala (insanda ten rengi için) Arapça’da esmer (buğday renkli, kara yağız) Boz renge çalan yağız, bej, saz rengi, bozca yağız vb. nüansları vardır.

2.(At) Esmer.

“Eli göçmüş ıssız kalmış yurtları

Söyleyelim başa gelen dertleri

Kolu tor şahanlı yağız atları

Elleri gördüm de bulandım bugün”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yağlama

:

1. Saçta pişmiş, üzerine tereyağı sürülmüş ekmek.

2. Tarhana aşının yoğurtlanmadan önce tereyağı ile birlikte karıştırılarak döğme pilavı gibi hazırlanması.

“Kahvaltı yerine yapılır yağlama

Aman ye ye çabuk usanma

Sonra başlanır kürekler çekilmeye

Öğleye doğru komşular başlar gelmeye”

(Ahmet Eyicil, Tarhana, Kaynak: Dört Mevsim Maraş Dergisi, Sayı 1, Erkam Matbaası, İstanbul)

yağlamak

:

Güzel kokulu yağlar sürmek.

Aynasın almış da başını bağlar

Günde Uç beş kere zülfünü yağlar

Cihanlar elinden bütün zar ağlar

Cihanı ataşa yakar bu gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.552

yağlayıp yüzlemek

:

Alttan almak.

“Yağlayıp yüzledim.”

yağlayıp yüzleyip göndermek

:

Alacaklı olan birisine alacağının yerine güzel güzel laflar söyleyerek göndermek.

“Yağlayıp yüzleyip gönderdim.”

yağlı ballı

:

İçine şeker, tereyağı konularak yapılan bir türhamur işi yiyecek, yağ ile balın birbirine yakışması gibibirbirine tutkun olan kimseler için de kullanılır, laubalikelimesi karşılığında da kullanılır.

yağlı dürülü

:

Marul. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yağlı düzgün

:

Pudralı krem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yağlı höşmerim

:

Bir tür hamur tatlısı.

yağlı kara

:

İsle yağ karışımından oluşan, halk arasında yaralara da sürülen tencere kiri. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yağlı yavan

:

Genellikle Ramazan ayında yapılan ve satılan bir nevi şekersiz bir çörek.

yağlıh̬

:

Mendil. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yağlık

:

1. Oyalı yazma, tülbent.

“Kırk yağlığı var oyalı

Kırkı sandıkta dayalı

Gözüme uyku girmiyor

Hürü’mü asılı göreli”

(Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 202)

2. Büyük mendil.

“Haklı deli gönül haklı

Yağlığı goynumda saklı

Şimdi benim eşim gelir

Omuzu gümüş tüfekli”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

3. Erkeklerin başlarına sardıkları kefiye gibi ipekli başörtüsü. Çukurova, Kahramanmaraş, Pınarbaşı, yani tüm Avşarlarda mendile de yağlık denir.

“Biner ata sürer taşa
Mor yağlığı düşmüş kaşa
Kâkül beliğe karışmış
Bakın bacım olan işe”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

yağlık vurmak

:

Başa başlık vb. bağlamak.

“Tereviyi yuyup kodular taşa

Daha ne gelecek sağ olan başa

Tülbent yağlık vurmuş şu hilal kaşa

Gelin hiç söylemez kız nazlı güzel”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yağlufak

:

Yufka ekmeğinin tereyağında kızartılması.

yağmazsan da  gürle

:

Yapmazsan da yapacağını söyle.

yağmır

:

Yağmur.

“Dışarıya yağmır yağdı

Bugün mezer aktı m’ola

Dayanamaz sarı benlim

Yekindide kalktı m’ola”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

yağmur gibi dökmek

:

Çok ağlamak.

“Ana durmadan yağmur gibi döküyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yağmur kuşağı

:

Gökkuşağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yağmur tutmak

:

Yağmur yağmaya başlamak.

“Hava iyece garardı. Birezden yamır dutacak guzum. Palazları içeri alın.”

yağmurluk

:

Kaput, palto, pelerin. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yağrın

:

Sırt. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

yağtı

:

Yağ bulaşmış olan, yağlı.

yaha:n

:

Sivrisineğe benzer ama daha küçük bir sinek.

yahı

:

Dualar ve beddualarda inşallah sözcüğü yerine kullanılır.

“Yahı çenen çekilsin.”

yahılmak

:

Yakılmak.

“Oynar, güleller, artı milled dâldı mi:di, garti gelinin eline gına yahılmie gelir sıra. Gelinin elini ayânı gınalallardı.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yahın

:

Yakın.

“Sabah ezanı yahındı. Alışgannık işde! Vahtı gelince gözüm gendiliğinden açılır.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yahında

:

Yakında.

“Ev ev gösderdig, hısımların evini. Yıragdâ hısımı, yahındâ hısımı, mahallede gezdig, ohi:cinin arhasında.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yahnı

:

Yahni. Bir çeşit etli ve sulu yemek.

yaka

:

1. Kadın memesi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Yan, yön. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Rampa yer, dik yokuş.

yakağan

:

Türlü hastalıkların mikroplarını taşıyan ve insanlara bunları aşılayan sivrisineğe benzeyen küçük bir sinek, tatarcık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

yakamak

:

Yıkamak, temizlemek.

yakan top oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

YAKAN TOP

Açık havada top ile oynanan bu oyunda, eşit sayıda iki takım kurulur. Oyun alanı çizgiyle belirlenir. Oyuncular, her iki takımın oyuncu sayısı eşit olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Hakem iki takımı ayıran ortadaki çizginin üzerinde durarak topu havaya atar ve oyunu başlatır. Topu hangi takımın oyuncusu yakalar ise o takım ortaya geçer. Diğer takım ebe olur. Ebe olan takım kalede yerlerini alır. Kalenin arkasında kaçan topları getirmek için birer oyuncu bekler. Ebe olan takım kendi kalecileriyle paslaşarak ortadaki oyuncuları vurmaya çalışır. Vurulan oyuncu ölür ve oyun dışı kalır. Oyuncuları vurmak için atılan topu yakalayan kişi bir can kazanır. Bu kazandığı canla oyun dışı kalan arkadaşlarını oyuna alabilir. Tüm oyuncuları ölen takım yenilir. Günümüzde oynanan oyunlardandır.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 225)

yakarca

:

1. Tatarcık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Zona da denilen, deride oluşan, ağrılı, kaşıntılı kabarcıklar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yakarıcı

:

Yalvarıcı, dileyici, ricacı.

“Başa çıkamayınca Halilen, yakarıcı gönderir.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yakarmak

:

Yalvarmak, dua etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yakasından düşmemek

:

Birinin yakasını bırakmamak, birine isteğini yerine getirmeye zorlamak.

“Etme eyleme, düş yakamdan.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yakasından geçirmek

:

Evlat edinmek.

yakasını üstüne etmek

:

Ne isterse öyle yapmasına izin vermek, karışmamak.

yakasız gömlek

:

Ölü giysisi, kefen.

“Bak şu kaşa bak şu göze

Ciğer kebap oldu köze

Bir yakasız gömlek bize

Felek biçer demedim mi”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yaken

:

Arkadaş.

yakı

:

1. Yağ ve pekmezle yapılan, loğusalara yedirilen bir yemek.

2. Ağrıları iyi etmekte kullanılan çeşitli ot ve nesnelerden yapılan em. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Yemeklere katılan kaynatılmış baharat.

“Emiş garının ocaktaki tavada yakmaya başladığı taze yağlı nane kokusu, Hacı Ömer’le Rüstem’i yeniden acıktırmış gibiydi. Emiş garı yakıyı çorba gazanına garıştırmıya başlar başlamaz, ardıçtan yapılma tahta gaşıkların da ellere alınıvermesi bir oldu.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

yakılamak

:

Yakı yapmak.

“Nine onun yarasını buldu, temizledi, yakıladı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yakım

:

Dağa, taşa, ağaca, hayvanlara, üzüntüye, kedere, sevince, neşeye ağıtlar, şiirler söz, türkü söyleme.

yakım yakmak

:

Şarkı söylemek.

yakış

:

Yün işlerinde motif. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yakışığı

:

Yakışıklısı, güzeli.

yakışığın

:

Güzelliğin.

“Yörü bire yörü Antep elleri

Senin yakışığın yazınan gelir

Başı top top olmuş eğri peçeli

Gelinler karışmış kız inen gelir”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yakışmak

:

Uygun olmak, güzel olmak.

yakmak

:

1. Önemli olaylar, acılar, ayrılıklar, seviler üstüne türkü, ağıt yakmak, düzmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Anası ölmüş bir kuzuyu başka bir koyuna öğür etmek.

yal

:

İnek, köpek vb. hayvanlara yedirmek için hazırlanan unla kepek karışımı sıvı yiyecek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç. Ada. Osm.)

yal gödesi

:

İtin oburu.

yal yediği çanağa işemek

:

Nankörlük etmek.

“İnsan yal yediği çanağa işememeli.”

yal yiyen it yüzünden belli olur

:

Bu rüşvet yiyen insanlar için kullanılır.

“Yal yiyen it yüzünden belli olur.”

yalabık

:

1. Parlak şimşek.

2. yalama, ağzı cıvık olan.

yalabımak

:

Şimşek çakması, ışığın parlayıp yok olması. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yalabıtmak

:

Öfkeyle hızlı vurmak, dövmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yalabuk

:

1. Cilalı, parlak, ışıldak, düzgün. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Çam, köknar, kamalak gibi ağaçların kabuğunun altındaki incecik ak zar. Kabuğu soyunca bu zar kabukla birlikte gelir, sonra o da kabuktan soyulup yenir.

“Hasan oğlan, şu çam ağacından ona yalabuk soymalı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yalafak

:

Yassı, düzgün.

yalah̬

:

Hayvanların içinde yemek yediği taş, ağaç, çanak vb. kap. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yalak     

:

Çukur, yemlik, hayvanların su içmesi için ağaçtan yapılan suluk. Aslında yere eşilmek suretiyle, köpeklerin içlerinde yallarını yiyerek, zamanla iç ve kenarları da sıvalı olan hususi çukurlara yalak denilir. Muhtemelen kelime etimolojik olarak yal sözcüğünden gelmektedir. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

yalak çıkarmak

:

Geleneksel düğünlerde davul eşliğinde güreşe hazırlık için yapılan bir oyun.

yalaka

:

Arı, hayayı üzerinden atmış, utanmaz, başkasına iyi görünmeye çalışan.

yalama

:

1. Güneşten, susuzluktan ileri gelen bir dudak hastalığı.

2. Laçka.

3. (İnsan) Utanmaz, yüzsüz.

ya:lama

:

Tarhana yapılırken pişirilen pilavın tereyağı ile yağlanmasıyla hazırlanan ve yanında ayranla birlikte komşulara ikram edilen pilav.

“İki üç sefer o çabıdları yurug, çardagları tertemiz siler, tarhani: çekerig üsdüne, soudurug. Kiskibar souddugdan sôna şö:le elin yanmieceg şekilde goyarıg teşlere yûrrug yûrrug, yôrdlarını goyarıg kiskibar, kekigleri atarıg, çörôtunu atarıg. Yâlamamızı yerig, firi:mizi yerig, yavrım.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yalama olmak

:

Aygıt, eskiyip yıpranmak, vida genişlemek, tutmaz olmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

yalama yannık

:

Herkesle laubali olmuş, geveze.

yalamağın kıyısından uçmak

:

Kötü sonuçlanacak bir olaydan son anda kurtulmak.

“Yalamağın kıyısından uçtu.”

yalamak

:

Sıyırmak.

“Sabahınan mal sulamış

Dükkâna bolu ulamış

Ne yatıyon paşa gardaş

Golunu gurşun yalamış”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Paşa’nın Ağıdı, Derleyen: Canan Ceran)

yalamık

:

1. İlkbaharda çam ağacının budak yerlerinden akan sakızlı su. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Aşınmış olan.

yalamıç

:

Derinliği az olan mutfak gereci. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yalamuk

:

1. Cilalı, parlak, ışıldak, düzgün. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Çam, köknar, kamalak gibi ağaçların kabuğunun altındaki incecik ak zar. Kabuğu soyunca bu zar kabukla birlikte gelir, sonra da o kabuktan soyulup yenir.

“Hasan oğlan şu çam ağacından ona yalabuk soymalı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yalan dünya

:

Yaşadığımız dünya.

Şu yalan dünyaya geldim geleli

Deli gönlümün düzeni bozuldu

Felek tabancasın belden çekince

Avlağım sulağım evim bozuldu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.639

yalan yapıldak

:

Uydurarak konuşmak.

yalançı

:

Yalancı.

“Yalançının teki O. Allah bir dese inan başka sözüne inanma sakın.”

yalangı, yalanı

:

1. Kabakulak.

2. Atkuyruğu denilen sarı çiçekli bitki. Boyu 1-1.5 m.ye kadar ulaşan, bal arılarının çok hoşlandığı sarı bir çiçeği olan; gri ve yumuşak tüylü ve yapraklarının tozları insanı rahatsız eden; kıraç yerlerde yetişen ve yakacak için kullanılan bir ot çeşidi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

yalantan

:

Yalancıktan, şaka olsun diye.

yalap

:

Parıltı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yalap şap

:

(İş) Üstünkörü, gelişigüzel. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yalapçak

:

Beynin algılayamayacağı kadar kısa bir zaman aralığında görme hali.

yalavıç

:

1. Laçkalaşmış.

2. Bozulmak.

3. Utanmaz.

yalaz

:

Parlak, göz kamaştırıcı.

“Deniz kenarında yerler hurmayı

Kılavuz katarlar telli turnayı

Ak göğsün üstünde yalaz düğmeyi

Çözer gider yaylasına bir gelin”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yalba

:

Yakmak için toplanan ot.

Şelagine vurmuş yalba

Yaralarım geldi denge

Sen yoksun da abamoğlu

Kimse bize olmaz kölge

“Ömer Kaya, Hacı Abdullah Kozan, Mahalli Kelimeler Sözlüğü, UKDE Yayınları No: 30, Kahamanmaraş, Ağustos 2003.

yalbır

:

Parlak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yalbır yalbır

:

Parıl parıl. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yalbır yalbır yanmak

:

Parlamak.

yalbırdak

:

1. Çıplak, yarı çıplak, don gömlek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Yalnız.

3. Pırıl pırıl eden, parlayan.

 “Karşıdan Salman, elinde uzun çift ağızlı yalbırdak hançer, koşarak geldi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Mıstık Paşa gitmiş odası yaslı

Hatunları vardı hep turna sesli

Top kara zülüflü yalbırdak fesli

Usul boylu hatunların nicoldu”

(Dadaloğlu, Derleyen: Duran Doğan, Barış Kabalcı, Kay-nak Kişi: Behzat Gök)

yalbırdamak

:

Parıldamak.

“Bu taht yalbırdadıkça tekmil yeryüzü mavi, tatlı bir ışığa batıyordu.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yalbırtı

:

Pırıltı, ışıltı, ışık, parıldama.

“Kale, dağ, ova tepeden tırnağa bir yıldız yalbırtısına batmış çıkmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yaldadılmak

:

Aldatılmak.

yaldadmak

:

Aldatmak.

yaldamak

:

Aldatmak, bir şeyden yeterli miktarda değil de az bir parça vermek.

yaldanmak

:

Aldanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

yaldırdamak

:

Parlamak.

yaldız

:

Parlak, göz alıcı.Eşyâlara altım veya gümüş. görünüşü vermek için yapıştırılan yaprak veya eriyik halindeki altın, gümüş veya, bunların taklidi olan. madde. mec. kötü olan bir şeyi herkesin gözünü boyayarak, iyi gösteren hâl, göz boyama.

“Testisini almış pınara gelmiş

Terlemiş memeler taze domurmuş

Has yaldız düğmeler çapraz vurulmuş

Seherde göğsünü çöz kara gözlüm”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yalgı

:

Yalnızlık, tenhalık.

yalguvan

:

Boş, yaramaz kişi.

“Yalguvanlığı meslek edinmiş.”

yalı

:

1. Irmak kenarında kumsal düzlük, soğan dikilen yer.

2. Atın ensesinde ve boynunda bulunan uzun kıllar, yele.

“At, Koca Osmanın evinin önünde bekliyordu… Kuyruğu topuklarına kadar sarkıyordu. Süzülüyordu. Yalısı sağa yatmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yalıdandutma

:

Niteliksiz insan.

yalıf

:

Alev.

“Kaşların benzettim İlâm Elif’e

Yaktı yüreğimi tuttu yalıfe

Kallemiş mi döktün kara zülüfe

Kara zülüf burcu burcu kokuyor”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yalı:z

:

Yalnız, kendi haline.

“Seni yalı:z goycum amma, gusura galma Recebim., uyhum geldi benim.Haydi Allah ırahatlık versin”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yalık

:

Yalnızlık, tenha.

ya:lık             

:

1. Oyalı yazma.

2. Eşarp, kenarı oyalı başörtüsü.

“Garalı yâlık başımda

Göz boncû var döşünde

Ben bebeği gelin etdim

Daha bebek bir yaşında”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İclâl’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

yalım

:

Ateş alevi.

“Sofranda da türlü nimet yedirdin

Nicesine sen el aman dedirdin

İçerime düğün bayram kurdurdun

Yalımı çıkmadık ört verdin bana”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

Yükseği yalım sayalı

Kekliği şahan soyalı

İnce belli gök sayalı

Dilber seven del'olma mı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.422

yalın

:

Ateş alevi.

yalıŋayak

:

Çıplak ayak.

yalıŋgı

:

Birden parlayan, parlayıp sönen, çalı çırpı alevi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yalını ver iti ürdürme

:

Çalıştırılan kimsenin ücreti anında ödensin ki sağda solda dedikodu yapmasın, ileri geri konuşmasın.

“Yalını ver iti ürdürme.”

yalıŋız

:

Yalnız, tek başına, sadece.

“Müzevirler hep toplandı

Cenderme yola atlandı

İremzi Ağam gayf’içiyor

Yalınız Hasan gatlandı.”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Erisin de dağlardaki karınız

Kudretten de kınalanmış eliniz

Eğer tenhalarda bulsam yalınız

Tanrı celaliyle sarmak muradım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.485

yalıŋkat

:

Tek kat, hafif, ince. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yalıŋsak

:

Tek gezen azılı kurt. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yalız

:

Yalnız.

“Elboğlu Gündeşlizının yanında üç gece galdı. Dördüncü gece misafirleriynen barabar odasında otururkene tâbı dü:n savdı. Kimse yoķdan yanında. Yalız Elboğlu’nun güçcük gardaşı İmirze de varıdı. Gavaslar ayâ yekinerek padışân vermiş olduğu fermanı Elboğlu’nun eline sünerek, Elboğlu’nun ayâna gapandılar. Elboğlu fermanı açarak peki, başüsdüne padışahımın fermanı deyi öpdü, goynuna goydu.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

ya:lir

:

Yayılır.

yalkı

:

1. Keçinin doğurduğu tek oğlak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Yalnız, tekbaşına, çekincesiz, çocuksuz kadın. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yallama

:

Kaba görünüşlü.

yallandī gapıda ürmek

:

Nerede besleniyorsa oranın lehinekonuşmak.

yalloş

:

1. Beş parasız, züğürt.

2. Kaba saba.

yalloz

:

1. Mide düşkünü, obur.

2. Terbiyesiz çocuk.

yalm

:

Eğri, düz olmayan (yayvan, çukur)

yalman

:

1. Eğri, yanlamasına. (kesme, gitme vb. için)(TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Ateş parçası, yalım, tiz, kılıcın meyilli tarafı.

3. Parlak sivri uç.

 “Kirmeni de kılıcımız kirmeni

Taştan dönmez mızrağımın yalmanı

Böyle imiş padışahın fermanı

Dağlar melil melil bilmem nedendir”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

yalp yalp yanmak

:

Pırıl pırıl etmek, pırıldamak, parıldamak, ışıl ışıl yanmak, ışıltı çıkarmak.

“Bu sebepten, Memedlerin evlerinin damı güneşte çeşit çeşit rengile yalp yalp yanar.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yalpada

:

Bir anda.

“Yalpadak ışıg içeri gelişin,ben aman ana nur dôdu, yörü ged dışarı dedim.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yalpalamak

:

Sendelemek.

yalpırdak

:

1. Ayağı çıplak gezecek kadar fakir, fakat kaba.

2. Yoksul.

yaltakçı

:

Dalkavuk.

yaltakmak

:

Dalkavukluk etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

yalyemez

:

İşe yaramayan köpek, insan.

yamacına gelmek

:

Yakınına gelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yamak

:

Yardımcı, uşak.

yamalık

:

Yama, ek, yama yapmaya yarar bez parçası.

yamalık bohçası

:

Yama için kullanılacak bez parçalarının konduğu küçük bohça.

yaman

:

1. Kötü, hoş olmayan durum.

Dost elinden içtim içtim mat oldum

Kahbe felek güldü ben de şâd oldum

Emmiden dayıdan dosttan yad oldum

Ne yaman uzağa attı yol bizi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.469

2. Kötü.

Ezrail göğsüme çöktüğü zaman

Öyle bilin halım perişan yaman

Bülbülün kafesten uçtuğu zaman

Cesedimi kabre koymak isterim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.502

3. Kurnaz.

Karac’oğlan der ki aman sevdiğim

Yolumu kapladı duman sevdiğim

Vallahi yamansın yaman sevdiğim

Niçin beni yalan sözle kandırdın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.563

4. Zor, katlanılması güç olan.

Karac’oğlan der ki mislin bulunmaz

Arab at yorulur gönül yorulmaz

Güz gelince hiç semtine varılmaz

Yamandır Tekir'in belin Erciyes

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.630

yamanmak

:

Yüzüstü yere düşmek, yatmak, kapaklanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yamaş

:

Yamaç.

“Su yamaşda çifde mezar

Yel eser gumları tozar

Gul oluyum ben anana

Onları sıramasda gezer”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hacı Osman’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

yambul yumbul

:

Eğri büğrü, yamrı yumru, yampiri.

yambur yumbur

:

Eğri büğrü, yamrı yumru, yampiri.

yamcıltmak

:

Yamultmak.

yamçı

:

1. Kıldan yapılma battaniye.

“Yaşa babamoğlu yaşa

Maraş’dan istemiş Paşa

Gardaş Maraş’a gedici

Yamçısını getir Eşe”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalıktan Ölen Abdil Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

2. Pelerin.

“Sırma şalvar filik yamçı

Daha sandığı bekliyor

Kızın çeyizini gördüm

Hemi baston hemi yamçı”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

3. Atın eğerinin üstüne atılan dokuma örtü.

4. Uzun tüylü, kalın yün dokumadan yağmurluk.

5. Yağmur ve soğuktan korunmak için kıldan, keçeden yapılmış üst giysisi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yamçık

:

Düzgün olmayan, eğri, yan olan.

yamçi

:

Kamçı.

“Düsmanın varısa silahsız gezme

Sürüsün yamçide ayakda çizme

Ölürkene ağam gözlerini süzme

Yol ahrete düşdü bil Hösü:n Ağa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin (Uyduran) Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Âşık Ali Ateş)

yamdınmak

:

Damakta tat alınırken yapılan ağız hareketleri.

yamen

:

Tarlalardaki taş duvar.

yamık

:

Eğik durumda olan, eğrilmiş, bükülmüş, yamuk.

yamıkmak

:

Eğrilmek.

yamıktırmak

:

Çökertmek.

Yamılha

:

Yemliha.

“Sergende de koca söğüt

Verseler de almam öğüt

Selver Yamılha’dan güccük

Emmileri vurur şaplak”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Mustafa Kıraç’ın Ağıdı, Derleyen: Erol Yıldırım, Kaynak Kişi: İzzet Kıraç)

ya:mır

:

Yağmur.

“Eşiminen bana benzer

Yâmır yağar bucak bucak

Guluncunu almaz gucak

Hepine dayandım felek

Görpe guzum çok güçücek”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

yamırha

:

Yemliha.

“Köfte Vaysal’ın köprüsü ile Çakmakların Köprüsü arasında bir köprü daha varmış kırklı yıllara kadar… Yamırha Hoca’nın nahana tarlasına doğru geçilirmiş.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yamışdırmak

:

Okkalı şekilde vurmak, yapıştırmak (tokat vb.)

yamışmak

:

1. İnat etmek.

2. Değmek, dokunmak, yaslanmak; bir yere oturup kalmak.

yamıtmak

:

Kaytarmak, sözünden dönmek.

yammak

:

Eğmek, bükmek.

yampeş

:

Eğri, doğru olmayan.

yampiri

:

Yan yan yürüyen.

“Ellengeç gimi yanpiri yanpiri yörümesi var ya! Mest ediyor beni!”

yampirik

:

Aksak ya da yan yan yürüyen

yamrılmak

:

Yamrı yumru olmak, eğrilip büğrülüp çarpıklaşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Kapı, taş yiye yiye çokur çokur olmuş, yamrılmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yamsıldmak

:

Eğmek, bükmek, yassılamak.

“Tek kapıların açılan kenarına yakın yerde kız beliği gibi sallanan zerzesinin takılacağı yere; çatal kapılarda ise mandalın ters tarafına çakılır. O iki sivri uç da çakıldığı yerin arkasından çıkmıştır; ne kadarı çıkmışsa, birbirinden ayrılarak ters taraflara doğru yamsıtılır.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yamsılmak

:

1. (Mecaz) Taraflardan birini biraz daha tutar gibi olmak.

2. Yassılaşmak, birinin karşısında küçülmek, ezilip büzülmek.

yamşak

:

Kapı çerçevesinin dış üst kısmı.

yamşıdmak

:

Aldırış etmemek.

yamşımak

:

Sürtünmek, yapışmak.

yamur yumur

:

Eğri büğrü. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

yamyasdı

:

Yamyassı.

yan bakışmak

:

Dostça olmayan bakışmak.

Arab ata biner hep yarışırlar

Cirid oynarlar da ok atışırlar

Yine bir gün gelir yan bakışırlar

Allı turnam harmandalı döndü mü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.642

yan çen olmak

:

Aşırı şişmanlamak.

yan gitmek

:

1. Yan yola sapmak.

Aman Tanrı'm benim yârim gücenmiş

Beni görse yoldan çıkar yan gider

Gönül suyu gözlerimden akıyor

Ah ettikçe ciğerimden kan gider

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.587

2. Yan bakmak, yandan bakmak.

Ala gözlerini sevdiğim dilber

Senin bakışların bana yan gider

On beşinde bir güzeli sevmeyen

Bu dünyaya hayvan gelir bön gider

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.588

3.  Kolayca, zahmetsizce kabul etmek.

Karac’oğlan der ki böyle oluptur

Ala gözün kan yaş ile doluptur

Ol asırdan beri âdet oluptur

Ergen kızlar yiğitlerle yan gider

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.588

yan kabağı

:

Birinin sürekli yanında bulunan.

yan kös gelmek

:

Kolunun altına iki yastık, altına bir minder alıp uzun oturmak.

yan olmak

:

Yangın çıkmak.

Göbeli'de bir dilbere duş oldum

Aklım şaştı kaygılara eş oldum

Aman beyler bakın ben bir hoş oldum

Ben âşıkım ataş olur yan olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.624

yan tepiği

:

1. Umulmayan bir kimseden kötülük görmek.

2. Yanlamasına vurulan tekme.

yana yana

:

Yanyana.

Turnam gelir yana yana

Kanadı boyanmış kana

Çık havaya döne döne

Bizim eller görünür mü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.641

yana yıkmak

:

Eğmek.

Ala göze sürme çekme

Başını bir yana yıkma

Sakın yücelere çıkma

Dokanırsın göze gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.545

yanak

:

Yanalım.

yanaklık

:

Çamaşır yıkanan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yanal, yaŋal

:

(Genellikle hayvanlar için) Alaca, açıklı koyulu, değişik renkli. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yanalak

:

Yarı açık.

yanalamak

:

Hafifçe açmak, aralamak.

yanaldoğ

:

Davarlar için kullanılan bir Yörük sıfatı.

“Siyah türlerine karşılık kahverengi tüyleri daha çok olan yahut da sırtı siyahlı olmasına rağmen, başında ve kulaklarında kahverenginin baskın olduğu görülen davarlara bu tarif yapılır.”

yaŋalmak

:

Hata yapmak, yanılmak.

“Bebek durmaz dinelirim

Aklım ermez yanalırım

Gücücükden acı gördüm

Ağlamıya bunalırım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

yanapa

:

Bir çeşit börek.

yanȃralardan gédesice

:

Vebadan öl anlamında bir ilenç.

yanargün

:

Temmuz’un son üç günü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yaŋari

:

Börek.

yanaşma

:

İşçi, hizmetçi, kahya, uşak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

“Ev başına yıkılmış gibi olur, dünya dar gelir artık ona… hangi yana baksa, kumasını görür, gece herifi yanaşma kumasıyla birlikte geldi sanır…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

“Bileği kuvvetli olmayan yanaşma olur, buyruk dinler.”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009)

yaŋaz

:

Ters işler yapan, huysuz, aksi, ters (kimse)

yanba: gelmek

:

Yastığa yanını vererek yer minderine oturma şekli.

yancı

:

İskambil yahut okey oynayanları seyreden kişiler.

yancık

:

İğle ip yaparken baldıra takılan plastik veya bez parçası.

yandag

:

Yan tarafı.

yaŋfırı, yanfiri

:

Eğri, yamuk, öz olmayan, yandan.

yaŋgal

:

Seven, gerçek seven, Samimi, sıcakkanlı kişi.

yaŋgala

:

Yan kalan, (mec.) belanı buldun, yellemek.

“Dangala kabak dangala

Ateş koydum mangala

Akis yar benim dostum

Yangala anam yangala”

(Veli Aba, Seyfi Metin, Ö. Tuğrul Kara, Osmaniye Manileri, Adana 2011)

yaŋgı

:

Etkin keder.

yaŋgılı

:

1.Tutkun düşkün seven.

“Çocuk yangılısı karı. Çocuk için deli olur.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2.İçi yanmış, acılı.

“Etme Ali”, dediler, “fıkaranın fidan gibi oğlu gitmiş yüreği yangılı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yaŋgın

:

1. Sevdalı, vurgun, müptela. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

“Beni yangın ettin şol kalem kaşa

Elim varmaz oldu dünyada işe

Yeter beni yaktın kuru ataşa

Senin de savrula külün sevdiğim”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 118.

2. Bağlı, düşkün. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Yanmış.

 “Emmim ölük babam da ölük

Canı yangın acılıyım

Salkım söüt sallanışlı

Cüşür tesbih bacılıyım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalıktan Ölen Mahmut (Havıs) Efendi’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

yaŋgın gelmek

:

Ateşi yükselmek.

yaŋgın olmak

:

Sevdalanmak, aşık olmak, bir kimseye tutulmak, tutkun olmak.

“Herkes, bütün köy Memidiğin Zeliha’ya yangın olduğunu… biliyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yaŋgına kalmak

:

Sevdalanmak.

yanı yére gelesice

:

Öl anlamında bir deyim. Malum olduğuüzere insan ölünce kıbleye karşı sağ yanı üzere yatırılarakgömülür. Dolayısıyla insanın yanının yere gelmesi bunutelmihen ölmesine işareten kullanılan bir deyim.

yanıç

:

1. Biçimsiz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Sac üzerinde et, çökelek veya ıspanaktan yapılan yarım daire şeklinde börek.

3. Yan basan, yan yan yürüyen, yengeç.

yanık

:

Kavruk.

yanıkara

:

1. Sığırda, atta görülen bir hastalık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Lekelenmiş kişi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yanıl

:

kızarmış, olgun.

yanıl alma

:

Bir yanağı kızarmış, öbürü yeşil kalmış elma türü, parlak elma.

Bir ağaçta biter kırk yanal alma

Birinden gayrıya elini salma

Irak yakın deyi eğlenip kalma

Turna yârin selâm saldı gel deyi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.467

yanılıp yazılmak

:

Elde olmaksızın yanılmak.

“Eğer yanılıp yazılıp kötü bir yollara sapıyorsa suç muhtardaydı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yanına yakmak

:

Birine eşlik etmesi için diğer bir kişiyi yanına vermek.

yanını yivini belirsiz etmek

:

Yanını yönünü belli etmeme.

yanıpeş

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yan taraf.

yaŋır

:

Bir eşya, elbise veya organın pislikten katmerlenmiş hâli.

yanış

:

Motif, desen, kilim deseni. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Alaçuvallar üzerinde görülen yanışlar, bütün Sarıkeçili aileleri ilediğer yerleşik yörükler arasında da bir benzerlik göstermektedir. Mesela: Mut'ta yerleşik Köselerli, Ceritler, Tekeli, Bozdoğan, Hacıahmetli, Elbeyli (İlbeyli) Menemenci ve Bahşişlerde de aynı yanışlar kullanılmıştır.”

(Hilmi Dulkadir, Sarıkeçililer İsimli Makalesinden)

ya:nış

:

Yanlış.

“Hadi sâ dedim deyim, ben bâ it der miyim?. Demem, valla… demem ki!... Sen de bir şeyi yanış yunuş ânıyon hêri…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yaniki

:

İnatçı, anlaşılması zor kişi.

yankar

:

Çok sıcak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yankeş, yaŋkeş

:

1. Eğri büğrü. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

2. Çapraz. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yanlama

:

1. Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Sağ ayakla başlayarak üç adım alınır ve önce sol ayak öne uzatılıp yerine getirilir. Dizler sola doğru bükülerek vurgu yapılır. İlk 3 sayıda kollar öne arkaya sallanır.ve omuz hizasına kaldırılır. II. Adım Cümlesi: (Gezinme) Sağ ayak sağa basılarak sol ayak yanına çekilir ve alkış tutulur. Ya da 3 adım ilerlenip sol ve sağ ayak öne atılır. Halay başı soloya çıkar. III. Adım Cümlesi: İlk adım cümlesi yerinde dizlerden yaylanarak yapılır. Eller kenetlidir.

(Hatice Fatoş Derebent, Çağlayancerit Halk Kültürü, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, Kahramanmaraş, Mayıs 2015. s. 103)

2. Kıldan dokunan nakışlı kilim.

yanlık, yannık, yanık

:

1. Küçük tuluk.

2. Deri ya da tahtadan yapılmış yayık. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

“Kara devenin köşeği

Ak tuğlunun eşiği

Yanlığımın tor pişeği

İzzetim, İzzetim, güzel İzzetim”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

yanma

:

Sevdalanma.

yanmak

:

1. Tutmak (Özellikle kınanın).

2. Sevdalanmak.

3. Candan, içten üzülmek.

4. Derdine ortak olmak.

5. Oyunda yanlış yapmak, oyun dışı olmak.

Ḳınayı yaḳtıḳtan sonra bir kese gėydirirlerdi daha iyi yanması için.

yanna

:

Yanına.

“Keten başlım heç galmadı

Dolanıp yana varacak

Sıkı başa dar gelince

Gönlümün gamın alacak”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

ya:nna

:

Yanına.

yannarıma

:

Yanlarıma.

“Gürece’nin günden yüzü

Yannarıma indi sızı

Gırışda’nın Döndü gızı

Yaktı kül eyledi bizi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ölen Eşkıya’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Karagedik)

yannarına

:

Yanlarına.

“Diyarbekir çöllerinde

Esem Kürdisdan ellerinde

Ganadlansam da uçamam

Kim varıcı yannarına of”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Ahmet Höbek’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ömer Höbek)

yannayak

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yalınayak.

yannı

:

Yan, yön. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yannık

:

1. Küçük ayran tulumu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Koyun ya da keçi derisinden yapılan yayık. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yannık düren, yanık düren

:

Bir kadının son çocuğu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yannık yaymak

:

Yoğurttan ayran ve tereyağı elde etmek için yayıkla yapılan işlem.

yannış

:

Yanlış, hata, yalan.

yannız

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yalnız.

yaŋpeş

:

Eğri, yamuk.

yansa gerektir

:

Yanmalıdır, yanması gerekir.

İlettiler kıl köprüyü geçmeğe

Gayrı yolum yoktur dönüp kaçmağa

Uçmaklık olanlar gitti uçmağa

Günahkâr olanlar yansa gerektir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.613

yaŋsılamak

:

Birinin sözünü, sözün ağzından çıkışını da benzeterek, alaylı bir biçimde  yeniden söylemek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yanşanmak

:

Gevezelik etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yaŋtır

:

Yan yan.

yaŋtırı

:

Yan yan yürüyen.

yantiri

:

Bir zenginin, bir güçlünün gölgesinde geçinip giden.

yaŋyürek

:

Acıma duygusu güçlü, insancıl.

yapalak

:

Baykuş.

yapalama

:

İri, ele sığacak kadar büyük taş parçası.

yapame:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yapamıyor.

yapbasan

:

Kılığı düzgün olmayan, gelişigüzel davranışlı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yapıcı

:

1. Yapı yapan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. İşin ehli, ustası.

”İşi yapıcıya ver, yerse yarısını yesiŋ.”
(Toros Atasözü)

yapık  

:

1. Boynuzu arkaya yatık öküz manda. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Yemeni, başörtüsü.

3. Taranmamaktan dolayı saçların birbirine girmiş düzensiz ve darmadağın olması.

yapıklı

:

1. Saçını sık taramayan hanım.

“Saçına darak değdirmediğinden koyun sırtı gimi yapıklı olmuş.”

2. Sevimsiz hanımlar için kullanılır.

yapıştıneyin

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yapışınca.

yaplak

:

Ödlek, korkak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

yapma

:

Sıvasız taş duvarlara yapıştırılarak kurutulan kalın bir tezek cinsi.

yapra:

:

Yaprağı.

“Su vurullar yudurullar

Durur mu şehidin ganı

Gül yaprâ leylab dalı

Yarimine bana benzer”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin Ağa’nın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Adil Gök)

yaprak

:

Bodur meşe ağacı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yaprak tırnak

:

Hayvanlarda ince yassı, yaygın tırnak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yapyasdı

:

Yamyassı.

yar

:

1. Nehirlerin yüksek kenarları, uçurum.

2. Dik bayır, uçurum.

“Analı oğlak yarda oynar, anasız oğlak yerde oynar.”

(Andırın Atasözü)

yar yar yalvarmak

:

Pek çok yalvarmak.

“Ağlarım, sızlarım, köyün içinde yar yar yalvarırım.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yar yetimi kalmak

:

Sevdiğini kaybetmek, ondan uzak ayrı yerde kalmak.

“Yar yetimi kaldım.”

yara yasama

:

Yaraya merhem sürmek.

Yaradan

:

Allah.

Karac’oğlan der ki yoktur hanedân

Bana yardım eyle aman Yaradan

Nasıl vazgeçeyim böyle sunadan

Deli gönlüm bu yosmaya vurgundur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.618

yaraglı

:

Faydalı, yararlı.

yaramak

:

(Koyun kırkmak, tarla sürmek, ekmek vb. için) Zamanı, sırası gelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yarame:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yaramıyor.

yaramışlık

:

Birine yaranmak için yapılan, dalkavuğa yaraşır davranış, dalkavukluk, yalakalık.

yaramışlık, etmek, yaramışlık satmak

:

Dalkavukça davranmak, yalakalık etmek.

“Yaramışlık satmasa olmaz sanki.”

yaran

:

Akran.

“Durdu Efendi’yle yaran

Hayran olur bunu gören

Ağam bir asker yitirmiş

Bilmem geyik, bilmem ceren”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)

Ala gözlerini sevdiğim dilber

Gezer miydin yâran ilen eşinen

Irak yerden kem habarın duyarsam

Döğünürüm kara bağrım taşınan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.524

yaranış

:

Örgülü ve birbirine bağlı saçlar.

yarbı

:

1. Arkaya doğru kıvrılmış boynuz. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Boynuzları arkaya doğru kıvrılmış hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Boynuzu boynuna doğru uzayan camız, manda.

yarbıdak

:

İnce olan kıyafet.

yarbi

:

Kepçe kulak.

yardagcı

:

Yağcı, yalaka.

yardan geçmek

:

Yardan ayrılmak, yardan vazgeçmek.

Ak yâri gördükçe ağladım coştum

Al elinden dolu bâdeler içtim

Kötüler sandı ki ben yârdan geçtim

Ölmeyince çeker miyim elimi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.642

yardım eyle yalınıza

:

Ağıtlarda söylenen bir kalıptır. Evin tek oğluna yardım edilmesi isteniyor.

yareden

:

Yaradan.

“Yareden vermis akılı

Kim ola güve vekili

Sêmen geldi boş getmiyor

Kesin Hacca’nın kekilini”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kına Gecesi Ölen Hacca Kız’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Döndü Parmaksız)

yaren

:

Şaka, yaran.

“Al gana boyandı minderi

………………………

Dokdor getir Şerif Fakı

Baksın dönderi dönderi

Guruçukur örenneri

Oynaşıyor Cerenneri

Top top olmuş geliyor

Ahmet oğlanın yarenneri”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ahmet Çeribası’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döndü Parmaksız)

Karac’oğlan der erenler

Sohbetin görsün yârenler

Gencecikten yâr sevenler

Ölür îmanlı îmanlı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.421

yarenlik

:

Şakalaşma, şaka. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yarenlik etmek, yarennik etmek

:

1. Şaka yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

2. Söyleşmek, birlikte eğlenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yarennik

:

Şaka.

yarga

:

Bölük, parça. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yarga yarga

:

Bölük bölük.

yargalamak

:

Yarmak, ikiye bölmek.

yargalanma

:

İkiye ayrılma.

yargalanmak

:

İkiye ayrılmak, yarılmak.

yargan

:

İncirin içi açılarak kurutulmuş hali.

yargı

:

Odun yarmak için kullanılan büyük çivi.

yargın

:

Sırt.

yarı

:

Ortak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yarı kırk

:

Lohusalıkta doldurulan ilk yirmi gün. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yarı yére yal olmamak

:

Yeteri kadar olmamak, az gelmek,yetmemek.

yarıcı

:

Ortak, tarlada çıkan mahsulün yarısı karşılığı iş yapan kimse.

yarık yuruk

:

Yarılmış, parça parça, yarık yarık olmuş.

“Ayakkabısının yırtık yerinden başparmağı çıkmıştı. Altı yarık yuruk tırnağı uzun, dilim dilimdi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yarılmak

:

(Çocuk, hayvan yavrusu) Sütten kesilmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yarım avıç

:

Avucu doldurmayacak kadar az. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yarım ekmek yatak günü

:

Kış günleri için kullanılıyor.

yarım kancık bel

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Kapların bel kısımlarının daha az daraldığı yere verilen addır.

yarım yerine yal olmaz

:

Bir yemeğin yetersizolması durumu.

“Yarım yerine yal olmaz.”

yarımlağa

:

Şiniğin yarısı (4 kg) kadar tahıl alan ölçek.

yarımsalık

:

Kapı ve benzeri şeylerin yarı açık olması hâli.

yarıntı

:

Sel sularının açtığı yarık, oluk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yarıya it .aşşağı çekmek

:

Hiçbir iş tutmamak, boşta gezmek, haylazlık etmek.

yârin

:

Yarın.

yariyemişcilik satmak

:

Yalakalık yapmak.

“Yariyemişçilik satmak adamın asligörevi olmuş sanki.”

yariyeşli

:

Faydalı, yararlı.

“Yariyeşli şeylerden yiyip içmez de nerede asitli içecekler var onları içer hep yemek yerken.”

yarlağa:n

:

Susuzluktan toprakta oluşan çatlak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yarlanmak

:

Yarılmak, tepe gibi yığılmak.

“Yağmır yağar yer yarlanır

Gardaş yamçıya sarlanır

Bir senede yedi ölü

Adam obadan arlanır”

(Nakleden: Zeynep Taştan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

yarlık

:

Ferman, buyruk.

yarma

:

1. Yarılarak kurutulan meyve.

2. Döğme, tahıl.

3. Ovada yol kenarına toprak yığarak oluşturulmuş yar.

yarma ölçerme

:

Döğme yapma.

yarma yarı

:

Yarı yarıya.

yarmaça

:

1. İkiye ay irilip içinden çekirdeği çıkartılarak kurutulan kayısı.

2. İri yarılmış ağaç, odun. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yarmak

:

1. Uğraşmak, emek vermek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. (Buğday vb.) Öğütmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Açmak.

yarnak

:

1. Yakalık, önlük.

2. İlk kez yavrulayacak dişi manda.

3. Ark yahut kanallardan tarlalara suyun giriş çıkış yerleri.

yarpadan

:

Hemen.

yarpak

:

Yaprak.

yarpız, yarpuz

:

1. Afşin ilçesinin tarihteki eski adı.

2. Akarsu kıyılarında, kırda nemli yerlerde yetişen kokulu bir ot, yabannanesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç. Mr.)

yartlak

:

1. Büyük yarıntı, oyuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Ağaç gövdesinden çıkarılan büyük ve kalın yonga, kavlak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yartlan, yartlaŋ

:

Büyük yarık, oyuntu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

yartmak

:

Bir ağaçtan yarılarak elde edilen, uzun odunparçası.

yartnak 

:

1. Yarılmış odun.

2. Ağaç kabuğu.

yas çekmek

:

Bir yakını öldüğü zaman yas tutmakya da bir şeye bir yakını ölmüşçesine üzülmek.

“Kız dedi,nasıl olsa bir şey ederiz… Bir yerden bir aylık unu nasıl olsa buluruz. Yas çekme böyle.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yas yas yalvarmak

:

Pek çok yalvarmak.

“Yas yas yalvardım.”

yasaŋ

:

1. Bir şey üzerine sahibinin kim olduğunu belirtmek amacıyla konulan işaret, bel, bellik.

2. Bir işi yapma hazırlığı, kararı.

3. Tuzak kurararak hazır olarak beklemek

yasaŋlamak

:

1. Gönlünden geçirmek, almak ya da vermek için düşünmek.

2. İşaret koymak.

yasaŋlı

:

Düşünülmüş, akledilmiş.

yasdanmak

:

Yaslanmak.

yasdı

:

Yassı, yuvarlak olmayan.

yasdıdmak

:

Yasdılamak, yassılamak.

yasdılamak

:

Yatırmak, düz hȃle getirmek.

yasdılar

:

Yasakladılar.

İslâm dinini yasdılar

Beni yârimden kesdiler

Seversin deyi asdılar

Urganda gerdan iniler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.590

yasık

:

1. Eğik.

2. Dokuztaş oyununda, oynayanlardan birinin taşının saldırıya hazır durumu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yasıl yasıl tokmak varıyor

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Erkeklerin oynadığı oda oyunlarından birisidir. İki erkek oyuncu vardır. Diğerleri izleyici olarak bulunur. Ortaya bir yastık bırakılır. İki erkeğin gözleri bağlanır. Ellerine ucu düğümlü havlu verilir. Yastığın her iki ucundan tutarlar. Yastığın çekim yönüne göre oyuncular, birbirlerinin yerini anlamaya çalışır. Biri diğerine yasıl (eğil) yasıl tokmak varıyor der ve elindeki havluyla tahmini vuruş yapar.Aynı şekilde karşıdaki oyuncu sorar. Oyun bu şekilde karşılıklı vuruşmalarla devam eder.

yasılı

:

Dokurcun oyununda aynı oyuncuya ait üç taşın bir hizaya gelmesine bir göçek kalmak.

yasılmak

:

Eğilmek, el açmak, minnet etmek.

Karac’oğlan der her sözle kesilmem

Bir kötüye varıp böyle yasılmam

Isırırsın dersin vallah ısırmam

Okşalarım nazlım şuralarından

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.531

Yasin

:

Kur’an surelerinden birisi.

Felek bana hançerini haşladı

Göz göz oldu yarelerim işledi

Hocam geldi Yâsinlerden başladı

Baktım sağ yanıma imam da geldi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.439

yaslan

:

Yas ile.

yasmak

:

1. Dokuztaş oyununda üç taşı aynı hizaya dizmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Yaymak, düz hale getirmek, yayın kirişini gevşetmek.

3. Düzen kurmak, düzene koymak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Hedefe yöneltmek. “Ohumu atdım da yayımı yasdım

Şol üce dâları da delmekdür gasdum

Şo geden ellerde heç mi yoķ dosdum

Bir daha yüz yüze baķma mı dersin”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

yassı

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yatsı.

yastı

:

1. İncelmek, kâğıt gibi olmak, ensiz.

2. Yassı, yuvarlak olmayan, yayvan ve düz. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Don yuduğun yastı taşlar

Eğriştiğim kaba ardışlar

İşte geldim gidiyorum

Hep birikin yarandaşlar”

(Musa Çökük, Kayseri Avşar Ağıtları, S. 94)

yastıağaç

:

Üstünde hamur açılan, yemek yenilen tahta. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yastık

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Bakıra şekil vermek için kullanılan, örsün altına konan ahşaptır. Örsün sağa-sola gitmesini önlemek için yastık görevi görür.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 40)

yastık mullası

:

Kadın, yatakta kocasını öğretleyen kadın.

yastıklama

:

Destekleme. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yastılama

:

Yapılarda kullanılan yassıca taş. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yastiye mıhı

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Yuvarlak görünümlü, üzerinde yapılan kabın zemininin dövüldüğü kaptır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 40)

yasyalbırdak

:

Üzerine giyecek bir şeyi kalmamış.

yasyapıldak   

:

Bir başına kalmak.

yaş diş

:

Yaş baş anlamında bir ikileme.

yaş üzüm

:

Olgunlaştıktan sonra salkım salkım koparılmış üzüm, taze üzüm.

“Kasabaya hemen git, köylülerimize yedi sandık yaş üzüm al getir, dağıt.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yaşamak

:

… yaşında bulunmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

On yaşıyor.

yaşarlık

:

Yağış, yağmur, kar yağması.

yaşartı

:

Islak,nem, ekmeğin yanında yenilen yiyecekler.

yaşdaş

:

Akran, emsal.

yaşı benzemesin

:

Bir kimseye genç yaşta ölen birisinin adını verirler ve buna da adı sahibi derler. Adı konan kimseden bahsederken de ismi verilen kimsenin ecelinin adı sahibi gibi erken olmaması anlamında söylenir.

“Yaşı benzemesin. Adı sehebi çok iyi bir insanıdı.”

yaşı ne başı ne

:

Daha çok küçük, akılbaliğ olmamış çocuk anlamında.

“Yaşı ne başı ne.”

yaşıl

:

Yeşil.

“Irafında donu yaşıl

Bir gün değer ışıl ışıl

Adam eşinden ayrılmaz

Aklını başına deşir”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Gallik Mustafa’nın Gelini Hatın’ın Ağıdı, Derleyen: Mehmet Öztürk, Kaynak Kişi: Nazlı Özdemir, Cennet Öztürk)

2. Erkek ördek.

“Sakarcayı bilemirim başından

Yurt gösterdin İzmirli’nin kaşından

Sakın olun, Mahmut Bey’in kuşundan

O avlasın yaşılları, bazları”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

yaşın yaşın ağlamak

:

Gizli gizli ağlamak, sessiz sessiz gözyaşı dökmek.

“Karac’oğlan eydür ben de çağlarım

Gazel oldu mor sümbüllü bağlarım

Vâdem yetti yaşın yaşın ağlarım

Bülbül gülden ben yarimden ayrıldım”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yaşları gara gelmek

:

Bir an önce ölmek.

“Yaşları gara gelesiceler, talan etmişler Avarlığı.”

yaşlık

:

Bir çeşit eşarp.

yaşmak

:

Başla birlikte yüzü, ağzı kapatan örtü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Zulum üstüne de olur mu zulum

Bir gün duyarlarsa nic'olur halım

Kapının önüne uğrarsa yolum

Yaşmağını aç da süz uğrun uğrun

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.564

yat yan ba:, çal dümba:

:

Beyler gibi yan gelip yat,dümbeleğiçal keyif sür, bakalım bu işin sonu nereye varacak çok merak ediyorum.

“Yat yan bâ, çal dümbâ.”

yatağa vurmak

:

Koyun ve keçileri sıcaktan korumak için gölgede dinlendirmek.

yatağan

:

Yük taşırken sık sık yatan hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yatak

:

1. Hayvanların dinlendiği yattığı yer.

2. Yuva, yatak.

3. Sabanda çift demiri takılan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yatak durak

:

Ev bark anlamında bir ikileme.

yatak sermek

:

Yatak yapmak, yer yatağı hazırlamak.

“Süleyman”, dedi, “çocuğun yatağını nereye sereyim.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yatak yazmak

:

Yer yatağı hazırlamak, yatak yapmak.

yataklamak

:

1. Kefenlemek,defnetmek.

Onu yatakladıktan soñra onuñ üç ḳur’anını okuttum.

2. Yatırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

yataklık

:

Yatakların konduğu yüksekçe yer, yüklük.

“Giyitlerini çıkardı, ocaktaki ateşte kuruttu. Yataklıktan bir döşek, bir de güllü yorgan, bir de güllü yastık seçti, serdi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yatalak

:

Felçli hasta.

yatalık

:

Yatalak, sürekli yatan hasta. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yatan öküze kalk dememek

:

Etliye sütlüye karışmamak, kimsenin işine karışmamak.

“Yatan öküze kalk demezsen sonucuna katlanacaksın.”

yatgın

:

Çok durmuş olmaktan sağlamlığını yitirmiş nesne, özellikle kumaş. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yatı

:

Geceleme.

“Ne zaman Omar emmimgile misafirliğe getsek bizi yatıya koyarlar.”

yatık

:

Eğik, yatmış.

yatım

:

Mantık.

yatır, yatırı

:

Yıkılmış, kesilmiş kuru kütük. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yatıri:m

:

Yatırayım.

yatırma

:

Tarlada suyu çıkamayan yerlere ulaştırmak için yapılan çamurdan set.

yatıya gitmek

:

Bir yerde yatmak üzere konuk olmak.

yatkın

:

Meyilli.

yatsı

:

Güneşin batmasından bir buçuk saat sonraki vakit.

Karac’oğlan eydür andın yalan

Olur olmaz ayağı ile gelen

Akşam kavil verip yatsıda dönen

Yalancıdan îman gider din gider

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.588

yatsılık

:

Akşamın geç vakitlerinde yenilen kuruyemiş.

yatur

:

Yatar.

Er isen meydanda otur

İleri gel cevap yetür

Melil melil olmuş yatur

Zindanda kullar iniler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.590

yava

:

1. Peltek, kekeme. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Lezzetsiz, tatsız.

3. Dışarıdan gelip bir yere yerleşen. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yavan   

:

Yağsız, sade.

“Lokma yeme muhannetin elinden

Kurtulaman sonra acı dilinden

Namertlerin kaymağından, balından

Merdin kuru, yavan aşı makbuldür”

(Kaynak şahıs: Celil Çınkır, Şair: Aşık Hüdai)

yavan tarhana

:

Sallapati konuşan kimse.

yavıklamak

:

Kaybetmek.

“Çözüp zülfünün bendini

Yavıkladım kend’özümü

Gül yanaklı efendimi

Dün de görmedim bugün de”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yavıncımak

:

1. Özür dilemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Midesi ekşimek.

3. Yalvarmaklı olmak, ricâ, dehalet.

yavınç yavınç etmek

:

(mide)Çok hafiften açlık hissetmeye başlamak.

yavıt

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yahut.

yavız

:

Cesur, yavuz.

“Nerede, hangi ev ya da bahçede görürlerse görsünler, hep birden çô kiş kiş ha ha ha:… çô kiş kişşş ha ha:!... sa:ttirmeleriyle saldırtırlar ve diğer zavallı köpek, kaçıp kurtulamamışsa veya yavızlık huyu depreşip de havlayıp hırlayarak karşı koymaya kalkışmışsa, onu bodurtuncaya kadar itlerini gızdırırlardı…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yavlan

:

1. Sığ, yayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

2. Derin olmayan kap.

yavlarmak

:

Yalvarmak.

“Arpadan geçtik, guru saman bile vermiyor.Yamırda galıyom, çamırda galıyom, yavlarıyom gene içerialmıyo sahabım.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

yavrı

:

Yavru. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

Ağyar gelmiş derler [senin] salana

Desem benim derdim gelmes kelâma

Ay mı doğdu gün mü doğdu âleme

Yoksa yavrını ak göğsünü açtı mı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.643

yavsı  

:

1. Kene. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Kenenin küçüğü.

3. Büyükbaş hayvanları ısıran bir cins at sineği.

4. Sinek.

yavsılanmak

:

Üzerine yavsı konmuş gibi, kovmayaçalışıyormuş gibi el kol hareketi yapmak, huzursuz birgörüntü sergilemek.

yavşaḫ,  yavşak

:

1. Bit yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Yavşak büyür bit olur, enik büyür it olur”

(Andırın Atasözü)

2. Yılışık.

yavşan

:

1. Bir çeşit bitki, suyu çok acı olur.

2. Maraş”ta bir dağ ve aynı dağdan kaynaklanan bir yayla adı.

“Selam verir koca Yavşan Düldül’e

Alıcısı pençe takar bülbüle

Düzen verir güzelleri zülfüne

Gül… gül diye güler yüzü Maraş’ın”

(Mustafa Zülkadiroğlu, Kaynak: Cevdet Alperen, Kahramanlık Destanları ve Türküleri Antolojisi, Tekışık Matbaası Ankara 1993, S. 92)

yavşan nanesi

:

Kokulu yaprakları çay olarak içilen bir bitki.

yavu

:

Yabanıl, insana sokulmayan. (İnsan, hayvan). (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yavunçımak

:

Sığınmak, el ayak öpercesine yalvarmak.

yavuncumak

:

Üzülmek, mahcup olmak, ezilip büzülerek yakarıcı bir tavır içerisinde durumu anlatmak.

“Gelir de Kadir’i sorar

Ahmet’in fesini sıvar

Aman ben ne yapayım deyi

Yavuncur gözümü deyner”

(LaedriL)

yavurun coşgası

:

Kadınlar çocuklara kızdığı zaman söyler.

yavuz

:

1. Güçlü, iyi koşan at.

Karac’oğlan yavuz ata binerdi

Üstümüzde avcı kuşlar dönerdi

Ha deyince beş yüz atlı binerdi

Akça ceranları kovanlar hani

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.454

2. İyi olmayan, hoş karşılanmayan insan.

Bir yiğit düşmesin elin diline

Söyleyi söyleyi destan ederler

Nice yavuz olsa yiğidin adı

Anı gurbet ele mihman ederler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.592

yay

:

Pamuk attırılan alet.

yayak gelmek

:

Yürüyerek gelmek.

yayan

:

Yaya, bir şeye binmeden, yaya olarak.

“Kargılıkda şeriffakı dururdu.
Mıkdar idi möhörünü vururdu.
Herkes Andırın’a yayan yörürdü.
Saplıcan denilen dertler nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

yayan yapıldak

:

1. Hazırlıksız, aniden, birden bire.

2. Yürüyerek gelmek.

yayar

:

Yağar.

“Yâmır yayar gün ışılar

Ahırda camız muşular

Gardas gapıda yunurkan

Gınamış bizi gomşular”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kazayla Düğünde Vurulan Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Zorlu)

yaygı

:

1. Hasır, çul, kilim halı gibi serilen şeyler. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Yere yayılan kaba kumaş.

yayhamak

:

Su ya da başka bir sıvı kullanarak bir şeyi temiz duruma getirmek, yıkamak.

yayhanmak

:

Kendi vücudunu yıkamak, banyo yapmak, yıkanmak.

yayık yaymak

:

Yayıkta ayran ya da sütü çalkalamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yayılım

:

Hayvanların otlanması için çayırın bol olması.

“Yayılımlı yer.”

yayılmak

:

1. Hayvan otlatmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Geniş oturmak.

yayıltma

:

Davarları karnını doyurması için dağda, alanlarda gezdirilmesi.

yaykamak

:

Su ya da başka bir sıvı kullanarak bir şeyi temiz duruma getirmek, yıkamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Bekarlık sultanlıktır amma bulaşık yaykayan sultan görmedim.”

yaykanmak

:

Kendi vücudunu yıkamak, banyo yapmak, yıkanmak.

yaykmak

:

Yıkamak.

Kılı soñra yüller yayḳallar, ēğirtmeçte eğirirler.

yayla çayı

:

Ada çayı.

yayla yolları oyunu

:

Bölgede oynanan seyirlik bir halk oyunu.

YAYLA YOLLARI: Bu oyun Toros dağları üzerinde yasayan Türkmen Aşiretlerine ait bir oyundur. İçinde Türk soyunun en eski oyun gelenekleri vardır. Daha doğrusu Orta Asya'dan gelen eski bir oyundur. Yaz aylarında denize gelen, sıcaktan kaçan halkın, dağ eteklerindeki yaylalara çekilisini, genç kızların ve erkeklerin beraberce yaptıkları oyunları ve şenlikleri, kısaca yayla yollarında göç eden boyların, obaların göçlerini yasatan, onların coşkularını dile getiren bir oyundur. Erkek ve kızların birlikte oynayabildiği gibi sadece erkekler tarafından da oynanmaktadır. Oyun daire biçimde oynanır ve türkülüdür.

(Aslı Ağcalar, Silifke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Mersin Üni., S.B.E.,TDE., ABD, Mersin, 2009, s. 241)

yaylak

:

Yaylanacak yer, yayla.

Arab atı olan iştahlı biner

Aşireti olan yaylağa konar

Aşnası olan da yolları dener

Belki sevdiceğim döner geriye

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.413

yaylamak

:

Yaylaya çıkmak.

Yörü behey Bolkar Dağı

Senden yüce dağ olma mı

Sende yaylayan güzelin

Yanakları ağ olma mı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.421

yaylanın gırı

:

Yayla soğuğu, buzu, kırı.

yaylasını çekmek

:

Yaylasının yoluna koyulmak.

Pembe önceğini çalmış beline

Altın bileziği takmış koluna

Katarlamış mayasını yoluna

Alabahar yaylasını çekiyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.614

yaylı

:

Yayla.

yaylım

:

Otlamak için gerekli bitki topluluğu, otlak.

“Sığırlar Miralayın çiftliğine indi Ağam. İyi yaylım var. Bu yıl sığırlar iyi et tutacak.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yaylım etmek

:

Yayılmak.

yaylıma çıkmak

:

(Hayvanları) Otlamaya çıkmak.

yayma

:

1. Bineğin üstüne kolay yüklenmek için çuvalın az doldurulmuş hali.

2. Taşımak için çıplak eşeğin üzerine atılan buğday.

3. Tahıl doldurulmuş çuvalın at üstüne atılmış hali.

“Atlının yüküne bakılırsa, değirmene gidiyor gibiydi. Yarım çuval yük, iki taraflı çuvala yayılarak, yayma yapılıp atın sırtına atılıvermişti. Yaymanın üstünde oturan genç biriydi.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

yaymak

:

1. Hayvanı otlatmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Hacı Zülkadir’i daldırmış aydın

Çoban mısın dedi sürüsün yaydın

On sekiz vilayet adını saydın

Dosdoğru gelişin Bor’dan mı güzel”

(Hacı Zülkadiroğlu)

2. (Yayığı) Çalkalamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

“Eskiden köyümüzde pınarın orta yerine yannıklar çatmalarla kurulur ve fişşeğenen yayılırdı.”

3. Ayran yapmak.

4. Sermek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

Kaşını yıkmış da yüzün şişirir

Samranı samranı manca pişirir

Döşeyi yay deyin çulu devşirir

Alman köt'avradı hörü de olsa

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.398

yaynık

:

Ayran kabı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yaz bahar ayı

:

Mayıs ile Haziran arası.

Dostun bahçasının gonca gülüyüm

Yitirdim aklımı şimdi deliyim

Yaz bahar ayında beşe seliyim

Akar boz bulanık kardan gelirim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.503

yaz eylemek

:

Yaz mevsimini getirmiş gibi olmak.

Geçen olur şu yaylanın düzünü

İlin aşiretin çeker nazını

Nazlı yârim sürmelemiş gözünü

Suları ısıtıp yaz eylemesin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.558

yaz yeri çıkarmak

:

Tarlayı sürüp dinlenmeye bırakarak ekime hazırlamak.

“Rıza yaz yeri hazırlamak için bir çift öküz buldu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yazalamak

:

Sermek, bir şeyi yayarak sermek.

“Gızım misafir uzak yoldan geldi. Yorgundur. Yatağanı yazalıya ver.”

yazalanmak

:

Yere yayılmak, kapaklanmak, serilmek.

“Zeynebim de söyler bunu

Yıkılsın şu dünya fanı

Yazalanmış akar ganı

Ganını simliye geldim

Verin ipek mendilini

Ganını simliye geldim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yazarbozar

:

Yazı tahtası. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yazdın mı sandal yerini

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıp. Yere serdin mi sandaldan döşeğini? Sandal kumaşıyla kaplı döşek.

yazgı

:

1. Hasır, çul, kilim halı gibi serilen şeyler. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Alınyazısı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yazgılı

:

Karayazılı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yazgu

:

Kalem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yazı

:

1. Toprak parçası, arazi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Mahkemede verir koç gibi sözü
Kanun dağında yayılır yazı
Ağlayıp gülmesin şu Çerkez kızı
Bunu da böylece bil Hössün Ağa”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

2. Düzlük, ova. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç. Osm. Ada.)

3. Akarsu kenarındaki geniş düz arazi.

“Korkar idik zabitlerin boyundan

Seçilmezdik yazıdaki koyundan

Depo köprüsünden Ceyhan kıyından

Çinçin‘in belini aştım da geldim”

(Kaynak şahıs: Celil Çınkır, Şair: Beşbucaklı Aşık Halil)

Evlerinin önü yazıdır yazı

Beğler bırakıyor ceyrana tazı

Sallanma karşımda kahpenin kızı

Ölürsem kanımı verebilin mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.452

yazı yaban

:

Dağ taş, her yan, her taraf, her yer.

“Döngele de gelse kapıya otursa, Çukurovada da pamuk açsa, dünya, yazı yaban apak kesilse bu yıl dizlerimde derman yok.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yazıda bulmak

:

Beleş olmadığını bildiren deyim.

yazığı gelmek

:

Birineacımak.

“Ne kadar da güzelsin, sana yazığım geldi, dedi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yazılannar

:

Kader, yazgı.

“Dağlarda biter menevşe

Bacısının adı Anşa

Ne ağlıyon Kele gızım

Yazılannarı gelir başa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yasin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

yazılı

:

Serili.

“Odada kilim yazılı
Vafiri filcan dizili
Bu ilin ağası ölmüş
Ardı ufacık kuzulu”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

yazınıŋ ortası

:

Meydanda, herkese açık, tehlikeye açık anlamında deyim.

yazının yüzü

:

Açık arazi.

yazıya düşmek

:

Kimse sahip çıkmamak, çaresiz kalmak.

yazıya sermek

:

Kıymetini bilmemek, heba etmek.

yazıyı dolanmak

:

Her tarafı aramak.

yazla

:

Bölgemiz göçmen ağzında; balkon.

yazlak           

:

1. Bağ, bostan kulübesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Köyün içinde yazın serin olsun diye çıkılan kısmen yüksek yer, yaylalık.

“Çünkü yazlaklarından birisi de obanın, bu düzlüktü.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yazlamak

:

Yazı geçirmek.

yazlan

:

Dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozulmuş.

yazlık

:

1. Yazın oturmak üzere fazla özenilmeden yapılmış çardak türü barınakların ortak adı.

2. İlkbaharda ekilen, küçük taneli sert bir buğday çeşidi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Yeğin yazlığın firezi

Geçti dokturun birezi

Açın bakın zabitleri

Parmağı sultan kirezi”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Bıyıklı Durdu Mehmet’in Ağıdı, Derleyen: Cuma Özdemir, Mensur Arslan Kaynak Kişi: Fatma Kılın (Hamiş))

yazma

:

Bir çeşit başörtüsü, yemeni, yazma. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

Al önlükle mavi yazma

Gey karşımda salın dilber

Yalın ayak yere basma

Geyin altun nalın dilber

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.586

yazmak

:

1. (Halı, yatak vb. için)Yere sermek, açmak.

“Odasına halı yazdım

Fincanı tabağa dizdim

Bakın benim gaderime

Avşardan berisin gezdim”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Yer yatağı hazırlamak, yatak yapmak.

“Gadanı alıyım gazak
Kak ağam yerini yazak
Hodul gezer benim ağam
Çuha şalvar mavu pezek”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar, YKY, İstanbul, 1993)

3. Süslemek.    

“Gidip şu güzelin elin gezmeli

Kalem alıp kaşın gözün yazmalı

Kırmızı önlüklü sarı çizmeli

Hatun kızlar nerden gider yolunuz”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yazmış

:

1. Kuzulamayan kısır keçi.

2. İki yaşındaki dişi keçi.

yazönü

:

İlkbahar.

yazyeri

:

Sürülüp dinlenmeye bırakılan tarla.

“Rıza, yazyeri çıkarmak için bir çift öküz buldu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yazyeri çıkarmak

:

Tarlayı sürüp dinlenmeye bırakarak ekime hazırlamak.

“Rıza, yazyeri çıkarmak için bir çift öküz buldu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yazzık

:

Yazık.

“Gaynanan yanına geldi

Nışanlına habar vardı

Yazık oldu sana Ahmet

Doktur da garnını yardı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ye:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yer.

yeda:rdaş

:

Yedi kardeş.

yeda:tı

:

Bahçe.

ye:dden

:

Yeniden.

yedek

:

1. Kahve ocağında su kaynatılan musluklu teneke. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Arkadan gelen, öndden çekilerek götürülen at, deve vb.

Yüklettim yedeğim deste katarım

Yüküm kumaş ben alana satarım

İki bülbül bir kafeste öterim

Konmaz mıyım yeni açmış güle ben

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.527

yedermek

:

Bir kimseyi elinden tutup götürmek, bir hayvanı yedeğe alıp çekmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yedi içti yelden yana geçti

:

Görülen iyiliğin kıymetini bilmedi.

yealmak

:

Yayılmak.

yedi iklim

:

Dünya, yeryüzü. Eskiden yeryüzü 7 bölge olarak kabul edilirdi.

Karac’oğlan der ki burda durulmaz

Güleç yüze tatlı söze doyulmaz

Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz

Yedi iklim dört köşeden geliyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.616

yedi köyü bir eşşeğe bindirmek

:

Yavuzluk, yamanlık.

yediğin bokun kepçesini yanında taşı

:

Sigara içtiği halde çakmak ya da kibriti olmayanlara şaka yollu söylenir.

“Yediğin bokun kepçesini yanında taşı.”

yediken

:

Yedi defa.

“Elbeyoğlu’m der de her sözüm haktır

Sözümün içinde hilafım yoktur

Altında hile var Muzu’da yoktur

Yediken(z) süzülmüş gümüş gal gibi”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

yedim yedim yetmek

:

Yedeğe almak, hırpalayarak götürmek.

“Küheylanım yedim yedim yederler

Olanca malımı talan ederler

Heves güves yaptırdığımı odalar

Korkarım ki düşman konar yurt olur”

(Haşim Nezihi Okay, Köroğlu ve Dadaloğlu, May Yay., 1970)

yedirme

:

Bir çeşit kilim motifi adı.

yedirmek

:

Bir sıvıyı yavaş yavaş bir şeye emdirmek.

yedme

:

Köle, olma, olgunlaşma.

yedmek

:

Çekip peşisıra götürmek, yedeğinde götürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ye:n, yeen

:

Yeğen.

ye:ni

:

1. Hafifmeşrep.

2. Hafif.

ye:nice

:

Hafifçe.

ye:nilig

:

Hafiflik.

ye:nimeg

:

Hafiflemek.

yefelemek

:

Bocalamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

yegdelemek

:

Topallamak.

yegdudu

:

Aksayarak, topallayarak yürümeyi anlatır.

yeğ

:

İyi, daha iyi, daha güzel.

Gargıcak'ta bir güzele uğradım

Ala gözler kıya kıya bakıyor

O güzeli görmemesi yeğ imiş

Ciğerciğim aşk oduna yakıyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.614

“Oturan aslandan gezen tilki yeğdir.”

(Andırın Atasözü)

yeğelmek

:

Yayılmak.

“Evimizin önü yazı

Yazıda yeğelir guzu

Gadanız alıyım eller

Hanı bunun oğlu gızı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yeğin

:

1. (Hastalık vs.) Çok azgın.

2. Gür, sık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Yeğin ekinin firezi

Takım koymuşlar kirazı

Yedi Ülker üç terazi

Bakın, ağ yar görünür mü?”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ., İstanbul,1984)

3. Çok bol, bereketli. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

Onun tarlasında yeğin ekin var.

4. Hızlı, süratli, üstün, güçlü.

Garbî yeli yeğin eser

Deli poyraz sana küser

Ak yâr duyar bana küser

Sen barıştır garbî yeli

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.446

Kadir Mevlâ'm senden ziynet umanın

Yeğindir dalgamı cûş eyle beni

Çok mal vermesen de murad alırım

Bir gök kır atman baş eyle beni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.455

Karac’oğlan der ki güle ağdığım

Bazı bazı hatırına değdiğim

Yeğin ata binip ceylân koğduğum

O ıssız çöllere göresim geldi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.440

5. İyi, uslu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

6. Hızlı, çevik, güçlü, çalışkan, yiğit. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

“Acımış eşek katırdan yeğin gider.”

“Züğürt olup düşünmektense, uyuz olup kaşınmak yeğdir.”

(Andırın Atasözü)

yeğin olmak

:

Hızlı olmak, acele etmek.

Yeğin ey sevdiğim sen seni gözet

Karayı bağla da beyazı çöz at

Doldur ver bâdeyi bir daha uzat

Ayrılık şerbetin ver melil melil

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.480

yeğni, yeyni

:

Hafif, ağırlığı az olan, ağır olmayan, canı tez. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Osm.)

“Küçcük kız Emine çıktı arkadaş. O biraz canı yeğni. Firik firik. Firik ya.”

(Aşık Mehmet Demirci, Kaynak: Refiye Okuşluk Şenesen, Adana Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği Geleneği, Altınkoza, Adana 2009)

yeğnicek

:

Hafif, gayrı ciddi, şımarık.

yeğnilmek

:

(Arı, yağmur, rüzgâr vb.) ağırlığını, şiddetini yitirmek, hafiflemek.

“Tuğçem’e burs çıktı çıkalı yüküm yeğnildi. Allah razı olsun Mehmet Topal Amca’dan.”

yeğniltme

:

Hafifletme, yorulanı dinlendirme.

yeğrek

:

Hızlı ve güzel.

“Atım da yürürdü yeğrek

Boynunu yana eğerek

Bakman gomşularım bakman

Ağıtçıya öğüt gerek”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yek toptan

:

Yüze karşı açıkça söylemek.

yekdelemeg

:

Sekerek, topallayarak yürümek.

yekdirbaş

:

Topallayarak yürüme.

yekdirlop

:

Aksak, topal.

yekindirmek 

:

1. Parasal yönden yardımda bulunmak.

2. Kaldırmak.

“Yekin turnam yekin koca Payas’tan

Yüküm tuttum Kumkale’den, Payas’tan

Yedi avcı gelmiş Kilis’ten, Has’tan

Atılmayın şu Cerid’in salına”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

yekinmek  

:

1. Bir eylem yapmak için harekete geçmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

Kabaktepe’nin ekini

Gelir yekini yekini

Mehri kızım eve gelir

Çiçek sokunu sokunu

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.165.

2. Ayağa kalkmak için doğrulmak, ayağa kalkmak, kımıldamak, yükselmek, kalkmak.

“Yekin gül dudaklım yekin
Efendin gelir darılır
İki gelin bir oluşun
Çiçek biter yer yarılır”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

Gövel ördek kondu göle sakındı

Şimdi gönlüm kemalini takındı

Uzattım elimi kalktı, yekindi

Darıldı elini çek dedi bana”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 92

yekinsene

:

Kalksana, ayağa kalksana.

“Yekinsene İmirz’oğlum

Eller yaylıya göçücü

Hocalar da hep toplandı

Ahret kefeni biçici”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yekle

:

Yele.

yekpare

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Bakır ürününün tek parçadan oluşmasıdır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 40)

yekre

:

Hallaçta atılmış pamuk yığını.

yekte

:

Yelek türü kolsuz bir giyecek, bluz.

“Altına al geyer üstüne yekte

Al beni sevdiğim koynuna sakla

Kara kaş altında bir ik’üç nokta

Ira mıdır ışgın mıdır dal mıdır”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yektelemek

:

Topallayarak yürümek, sekerek yürümek.

yel

:

Rüzgâr, romatizma.

yel değmemiş

:

Yellenilmemiş, gaz kaçırılmamış.

yel ela:, yelfe külâa

:

Hafif insnalar için söylenen bir deyim.

“Yel elâ, yelfe külâa.”

yel gelen deliği bilmek

:

Dedikodunun kaynağını bilmek.

“Yel gelen deliği biliyom amma velakin sırası gelinceye kadar sesimi çıkarmıyom.”

yel gimi getmek

:

Çok hızlı gitmek.

“Yel gibi getdi.”

yel kayadan ne anlar

:

“Yel ne denli güçlü eserse essin, kayaya bir şey yapamaz” anlamında, sağlam duruşlar için söylenir.

“Muhtar durmadı, söyledi söyledi, yel kayadan ne anlar, çocuk Nuh dedi de peygamber demedi”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yel önü

:

Değersiz işe yaramaz nesne.

yel vurmak

:

Yelin vurması, rüzgarın değmesi.

Çıktım Kırklar Dağı'n seyrân eyledim

Sallanarak gider yolu Hama'nın

Yel vurdukça derdli dolap iniler

Burcu burcu kokar gülü Hama'nın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.537

yela:

:

Yeleği.

“Gış geldi mi, biz galın galın mavrum köyneg, iç yelâ der idig, şö:le gısalama diker geyer idik.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yelden guzdan esirgemek

:

Bir kimseyi her türlü musibetten ve kötülüklerden korumak.

“Yelden, guzdan esirgerdim.”

yeldirme

:

Bir çeşit kadın başörtüsü.

yeldirmek

:

1. Boşu boşuna dolandırmak, salmak, düşürmek. (Daha çok sevda için kullanılır)

“Ata biner at yeldirir

Yelkesini yel galdırır

Yiğitliğin serdarı bu

Hemi ölür hem öldürür”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Beş yaşında akıl geldi başıma

On yaşında gider oldum işime

Varıp da değince on beş yaşıma

Bir kuru sevdâya yeldirdin beni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.457

2. Çalma top ve çelik oyunlarında, karşı takımı iyi oyunla hep kaleden uzak tutmak.

3. Koşturmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Yeldir tazıyı görsün yazıyı.

yele yele

:

koşarak, koparak.

yelek

:

Gömlek, mintan. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Takaklıdan yelek dikdim

Enni döşe dar geliyor

Bir daşdan adam mı ölür?

Namusuma ar geliyor”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

yélen itiŋ yélkesi guyrūnuŋ halkası

:

Bir kişinin peşinedüşüp giden kimse.

yelep yelep

:

Parlayarak, pasparlak, yaldır yaldır, pırıl pırıl.

“Altında da atı Arap

Başında püsgülü kelep

Hacı Veli’m sele getmiş

Siyah kekil yelep yelep”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar, YKY, İstanbul, 1993)

yelfe

:

1. Hafif.

2. Ördek yavrusu.

3. Sulak alanlarda yaşayan zayıf bir kuş. Bu kuş genelde kışın Toros dağlarının eteklerine çıkar. Daha çok pirinç tarlalarında yaşar.

yelgin

:

1. Yorgun, yavaş.

2. Hızlı, süratli, rüzgar gibi.

“Salınan yelgin geldiler

Çatal gapıdan girdiler

Daha doyup osanmadan

Fakı’m elimden aldılar”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Dirgen Ali’nin Oğlu Fakı’nın Ağıtı, Derleyen: Mustafa Yalçınöz, Kaynak Kişi: Osman Kızılay)

yelgin avlamak

:

Bir işe hevesle sarılmak.

yelgin gitmek

:

Hızlıca gitmek.

“Bindirirler cansız ata

İndirirler tuta tuta

Var dünyadan yol ahrete

Yelgin gider salın bir gün”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yeligmek

:

Çok çalışmaktan dolayı, ağrı, şişme ve sızıyla kendini gösteren zorlama, aşırı hamlama.

yelikmek

:

Rüzgara karşı veya iniş aşağı devenin koşması.

yêlim

:

(“e” uzatarak ve vurgulu okunur.) Otlamak için gerekli bitki topluluğu, otlak.

yelim yelim yeldirmek

:

Kafası kesik tavuk gibi sağa sola koşturmak.

Yelke: atın başının arkasındaki kaküle benzer kıllar, yele.

yelinlemek

:

Hayvanlarda doğum öncesi memelerinin sütlenmesi.

yelinmek

:

Boşa hamle yapmak.

yelinmemek

:

(Hayvan) Doğumu yaklaşmak, doğuracağı belli olmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yelip gelmek

:

Hızlı hızlı gelmek.

yelişmek

:

Gezinmek, koşuşmak, birlikte yelip gitmek.

yélke

:

Rüzgȃrından bile etkilenip bir kişinin söyledikleriniyapan, peşine düşen.

yelke

:

1. Atın başının arkasındaki kaküle benzer kıllar, yele.

“Ata biner at yeldirir

Yelkesini yel galdırır

Yiğitliğin serdarı bu

Hemi ölür hem öldürür”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Taranmış saç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yelkenmek

:

Yeltenmek.

yelkinmek

:

Dövüş için ileri atılmak. Hamle yapmaya hazırlanmak.

yelkoma

:

Öküzlerde geçici topallık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yelkufa

:

Hayvanda kalça çıkıklığı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yelkum

:

Kumul. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yelleme

:

Havalandırma, yelpazeleme.

yellemek

:

1. Rüzgara tutarak kabuğu ile tanesini birbirinden ayırma.

2. Kışkırtmak, yelpaze vb. şeyle hava akımı oluşturmak.

yellenip hoplamak

:

30-40 metre kadar koşarak atlamak.

yellenip tüğmek

:

Hızlanarak atlamak, hızlanarak kaçmak.

yellenmek

:

1. Osurmak.

2. Hız almak, hızlanmak, uzun atlamada ya da bir hendeği atlamak için biraz uzaktan koşarak hız kazanmak.

“Üç adım atlama yarışında neredeyse 150 metre yellendi.”

yelli

:

Hızlı, canı tez.

yellimkara

:

Mor çiçekli, dikenli bir ot. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yelmek

:

1. Çarçabuk, telaşla, kiminde koşarak bir yere gitmek,

Ala gözlerini sevdiğim dilber

Güzellikte yârim idin bir zaman

Gece gündüz kız sevdâna yelerdim

Can içinde canım idin bir zaman

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.522

“Duran gelir yele yele

Yırtlaz da yanında bile

Kadı da Mersin’den gelir

Duran’ımı sora sora”

(Anonim - Gizik Duran’ın Ağıdı)

2. Bir işin bir kimsenin vb. peşinden koşup durmak.

“Aklımın yettiği sözün bitmişi

Ehli nar şairin yüzde yetmişi

Az görüyom ahretini utmuşu

Dünyada hak için yelmek giderik”

(Ahmet Çıtak, Kaynak: Av. M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufçuk Bas. Yay. Ve Tanıtım Hiz. Ankara 2001)

ye:lmek

:

1. Çocuk oyunlarında savunmada kalmak.

2. (Hayvan) Yayılmak.

“Evimizin önü yazı,

Yêlir goyununan guzu,

Gelemedi anan gızı,

Ciyerim göçer gider şimdi.”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Küçük Kemal’in Ağıdı, Ağıdı Yakan: Safiye Temiz)

yelpezek

:

Yelpaze.

yelpik

:

Soluganlık, göğüs tutukluğu, astım nefes darlığı, bronşit. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yelpikli

:

Nefes darlığı çeken, bronşitli kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yelpise

:

Evin iç kenarında duvar dibine biriken pislikler.

yelyepelek

:

Alelacele.

yema:mi

:

Yemeğimi.

yema:n

:

Yemeğin.

“Nebilim ben, senin paran yoğudu da bu yemân bana geldiğine inanamadım da onun uçun yemedim” demiş. “Ye” demiş herifi. Avrat yemiş.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

yemeni

:

1. Altı kösele, üstü yumuşak deri, bir tür hafif ve yumuşak ayakkabı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Ayağına geymiş telli yemeni

Aramızdan kaldıralım gümani

Aç göğsünü kız göreyim memeni

Boğum boğum kınalanmış sürmeli

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.445

2.  Hindi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

3. Bir çeşit başörtüsü.

yemezidim tavık eti nazınan, yedirdiler cücüg burnu duzunan

:

Çok nazlı büyüdüm ama şimdi o günlerimi çok arıyorum.

“Yemezidim tavık eti nazınan, yedirdiler cücüg burnu duzunan.”

yemin etsem başım ağrımaz

:

Doğru söyleme ifadesi.

“Yemin etsem başım ağrımaz.”

yemin içmek, yemin çekmek

:

Yemin etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

Dostumun elinde bir tutam çiçek

Ne kadar medhetsem o kadar göğçek

Getir hamaylını yeminler içek

Yâr sevmedim senden başka güçücek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.469

yemine çekmek

:

Yemin ettirmek.

Yavru geçersen elime

Çekerim seni yemine

Benim şimdiki halıma

Gülen benden beter olsun

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.566

yemirmek

:

Yıkmak, çökertmek, bozup dağıtmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yemiş

:

1. İncir.

“Bacı sen netdin Aniş’i?

Gardaş getirir yemişi

Bu bacım yenge binecek

Ne işden gına gümüşü?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Aniş’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

2. Yiyecek.

“Ali’m kamyonundan iner

Kucağında yemişinen

Canım kurban olsun oğlum

Gülperi de Emiş’inen”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

yemişen, yemşen

:

1. Alıç ağacına benzer yabani yemişleri olan bir ağaç.

2. Ak çiçekli, dikenli bir çalı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

yemlik

:

Yenilebilir bir ot türü.

yemsimek

:

Hafifçe topallamak, aksamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yemşen

:

Alıça benzer küçük kızıl meyveli ağaççık.

“Yaylamın saymakla bitmez semtleri

Ericek’ten aşağı Ağcalar’ın dam yeri

Cılpırtının Sırtı şirin yemşenli

Karapınar’dan mezdalık görünür yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı) Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

yen

:

Hayvanın kıç ve meme kısmı arasında kalan bölüm.

yeŋ

:

1. Elbisenin kol kenarı.

2. Zafer.

“Akşamki gördüğüm şu kara düşler

Hesaba gelmedi kesilen başlar

Eğerlen atımı küçük kardaşlar

Hünkâr düzeninden bize yeŋ oldu”

(Haşim Nezihi Okay, Köroğlu ve Dadaloğlu, May Yay., 1970, S. 150)

yeŋdirmek

:

Pancar, patates, havuç vb. mahsulleri toprak altından çıkarırken dikkatsizlik sonucu yaralamak.

yenek

:

İstekle yenilen, tadı güzel, mideyi yormayan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yeŋemiyom

:

İkna edemiyorum.

yeŋge

:

1. Aynı erkekli aynı zamanda evli olan kadınların birbirlerine olan durumları, kuma.

“Bacı sen ne’ttin Arif’i

Gardaş getirin Emiş’i

Dul kadın yenge binecek

N’olacak gına gümüşü”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Düğün sırasında geline yardımcı olan kadın. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Hediyeler paranın yanında mal olarak da verilir. Gelin arabadan indikten sonra eşikliğin önüne bir bardak konur ve bunu gelinin kırması istenir. Bunda düşünce kurulan yuvanın dağılmamasıdır. Tüm bu işler yapılırken gelinin yanında akrabadan yenge adı verilen iki bayan bulunur.”

yeŋgel

:

1. Şımarık

2. Yenilmesi hoşa giden, kolay olan, mideyi yormayan tadı güzel yiyecek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yeŋi

:

Yeni.

yeŋi düştüm kolunuza

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır.Evlenecek kız, nişanlı... Sizin eve daha yeni ge­lin geliyordum. Ağıtlardaki anlamı: Size sığmıyordum

yeŋi yaka

:

Yeni ev açmış kimse, yeni evli.

yeŋi yakın

:

Yeni, yakın zamanda.

yeŋi yetme

:

Genç, zamane genci.

yeŋice

:

1. Yeni yetişen bağ. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

2. Yeni, şimdi. “Kadan allım Apti Emmi

Sabahanan bir kuş öttü

Emmiden düşman mı olur

Yenice ocağım battı”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

yeŋiirek

:

Yeni yeni, şimdilerde.

yeŋil

:

Uslan.

yeŋile

:

Yeni yeni, nihayet, şimdi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Raka’dan beri gelen gaziler

Raka’nın gonca gülü soldu mu

Yenile arada bir haber duydum

Dağıtmış Colab’ı şol Abbas Paşa”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

Yenile bir habar geldi sıladan

Eğer gerçek ise büktü belimi

Dediler ki nazlı yâri el aldı

Kadir Mevlâ'm nasib eyle ölümü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.642

yeŋiler

:

Yeniden, son zamanlarda.

Ağrır başım kulaklarım çınılar

Yaralarım göz göz oldu yeniler

Hastaların derdi vardır iniler

Sağlar melil melil bilmem nedendir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.607

yeŋilgi

:

Yenilgi.

yenilmek

:

Durmak, beklemek. Mağlubiyet değil.

yeŋilmez

:

Başedilemez, durdurulamaz.

yeŋişden

:

Yeni baştan, yeniden.

yeŋişmek

:

(Güreşte) Yarışmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yeŋişten

:

Yeni baştan, yeniden.

yeŋiyaka

:

Daha yeni evlenmiş ve bu yüzden ev eşyalarını temin etmede zorluk yaşayan kimse.

“O zamanlar yeniyakaydım. Kaşık vardı çatal yoktu. Sandalye vardı masa yoktu. Çok şey yoktu ama en önemlisi tasa da yoktu.”

yeŋmek

:

İnmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yennemek

:

Hayvan, doğuracağına yakın memesi, üreme organı büyümek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yepelek

:

İvedi. Yel sözcüğüyle birlikte kullanılır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yepelemek

:

Birinin sırtına yavaşça vurarak okşamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yepinti

:

Hayvanların koyulaşmış kıvamdaki sona doğru sütleri.

yer

:

1. Tarla. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

2. Yatak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yer diğnemek

:

Uyumak, yatakta düşünmek.

yer götürmez asker

:

Çok kalabalık asker.

Hazır ol vaktına Nemse kralı

Yer götürmez asker ile geliyor

Patriklerin inmiş tahttan diyorlar

Bir halife kalmış o da geliyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.616

yer yata:

:

Döşeğin yere serilmesiyle hazırlanan yatak.

yeralması

:

Yerelması. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yerçimek

:

Beğenmemek, küçümsemek.

yerda:

:

Yerdeki.

“Falan yerdâ gâvurun bılızını getirip, yanıma goyacânız, benim yanımdan da şu adamı alıp, evin dibine atacânız, dedi.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

yerden yapalacık

:

Yerden yavaşça kalkmak.a

yerden yüksek oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

YERDEN YÜKSEK

En az iki kişiyle oynan bir oyundur. Amacı yerden yüksekte olmayan kişiyi ebelemektir. Oyuna başlamak için herkes yükseğe çıkar ve en sona kalan kişi ebe olur. Yukarıdakiler aralarında yer değiştirmelidir ve bu arada ebe onları yakalamaya çalışır. Yakalanan oyuncu ebe olur.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 226)

yergin

:

Bitkin, üzgün.

yergin olmak

:

Hamile kadınların aşermesi hali.

yeri çalmak

:

Yeri süpürmek.

yeri göğü tutmak

:

Her yanı kaplamak.

“Aman Allah etmesin, onlarınki de boy mu? Bir alamet. Yeri göğü tutuyor.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yerimek

:

Yürümek.

“Yüce dağın karı erisin

Yerisin suyu yerisin

Bana müjdeyi verene

Canım ola kele ola”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Topuz Arefe’nin Ağıdı, Derleyen: Selçuk Osman Belli, Kaynak Kişi: Fadime Şahin)

yeriŋ zembi

:

Yerin derin kısmı, Allah’a karşı suçlu olanların bulunacağı yer.

yerince

:

Özenme, gıpta ve hüzünle karışık sevinç.

“Kara kütük karıncalı

Kızın gönlü yerinceli

Çifte çifte görümceli

Kız anam kınan kutlu olsun

Söyle, dillerin datlı olsun”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

yerindirmek

:

1. Mahcup etmek.

2. İmrendirmek.

yerine

:

Yatağına.

“Canımı koydum serine

Soyunsam, girsem yerine

Derdiçoğu defterine

Al kalemi yaz Fadıma”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 151

yerini sermek

:

Yer yatağını hazırlamak.

yerini yazmak (birinin)

:

Yer yatağını sermek, yatağını hazırlamak. Yazmak sermek demektir.

“Gadanı alıyım gazak
Kak ağam yerini yazak
Hodul gezer benim ağam
Çuha şalvar mavu pezek”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

yerinin

:

Yerinirsin.

yerinmek

:

1. Yakınmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Üzülmek, isteği yerine gelmediği için üzülmek, bir türlü pişmanlık duymak, hayıflanmak, kıskanmak.

“Gardaşımın gonağından

Diğnesen Cahan görünür

Tez gel babam oğlu tez gel

Gelinin ele yerinir”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yerişmek

:

Varmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yerkayması

:

Kayşa. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yerlerini rahatlamak

:

Yatağı sermek.

yerlik

:

Arzularına ulaşamamış, muradına erememiş.

yermek

:

Birinin ardından kötülüğünü söylemek, bir şeyi beğenmemek, aşağılamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yernik

:

İsteği yerine gelmediği için hevesi içinde kalmış. (TDK Derleme Sözlüğünden Osm. Ada.)

“Yayıkta yayılan yağımız ernik

Bıldır ki bayrama gönlümüz yernik

Düven sürer iken verirdik yornuk

Diline hayranım Çukurova’nın”

(Aşık Feymani (Osman Taşkaya))

yernik gitmek

:

Muradına ermeden ölmek.

“Öldür onu da dağ gibi, suna gibi yiğidim Murtazanın anası öteki dünyaya yernik gitmesin.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yeroynaması

:

Deprem. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yersen kabacık, yemezsen kapı açık

:

Fazla söze ne hacet.

“Yersen kabacık, yemezsen kapı açık.”

yersi

:

1. Bayat.

2. Çok hafif de olsa nemli toprağa konan un, bulgur, pirinç vb. yiyecek maddelerine nem ve toprak kokusunun sinmesi, nüfuz etmesi.

yersimek

:

Unun bayatlaması, bayat un kokusu.

yersinmek

:

Sevmemek.

yesir

:

Savaşta düşman eline düşen kimse, esir, tutsak.

“Ellerin ardından bağlı

Keşke olsayıdın yesir

Kör ederim Döndü seni

Hizmetinde koyma kusur”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

Ben bir bezirgânım sen de bir yesir

Bahanı ödemez Hind ile Mısır

Verdim yedi bini kaldı mı küsur

Bahaya kalanı daha ne dilber

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.585

yeş

:

Eş.

yeşilci

:

Faizci.

yeşillik

:

Sebze. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yetemeli

:

Öfkeli.

yetesie

:

Yeteri kadar.

yetgin

:

Yetişkin, olgun, ergin. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Hakk’a ısmarladık dedi sizleri

İkide bir dala gelir gözleri

Köyün gelinneri yetgin gızları

Bekliyor Emine gelecek deyi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Şanlıurfa’ya Gelin Giden Emine’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Hacı İsmail Özdemir)

yetik

:

1. Olgunlaşmış meyve.

2. Uzunboylu, babayiğit.

3. Yetişmiş.

“Yetik gardaşı yoğurmuş

Yadlar endirmişmezere

Yüzünce pullu bürüdüm

Söylemen göz değer güzele”

(Nakleden: Zeynep Taştan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

yetiklemek

:

Tamamlamak.

yetilmek

:

Olgunlaşmak, yeterince büyümek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yetim guymak

:

Yetim bırakmak.

yetimliyinen

:

Yetim olarak.

“Gavır düşman gama vurmuş

Açılmış güllerin soldu

Yetimliyinen ben bö:tdüm

Babası gurbetde galdı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kavgada Öldürülen Kara Ahmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Rabia Duman (Güngör))

yetipturmak

:

Yetişmek, yetişip durmak.

Bir birliğe yetüptürüz

Aşk eteğin tutupturuz

Gerimize atıp duruz

Namus ile arımızı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.640

yetirmek

:

1. Eksiğini tamamlayıp denk getirmek ya da eksik gelmemesini sağlamak.

“Gel anam yanıma otur

Ben deyim eksiğim yetir

Oğluna mı gidiyorsun

Sen Ese’me selam götür”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Ese’nin Ağıdı, Derleyen: Sadettin Kaya, Kaynak Kişi: Serhat Sarı)

2. Ekip, dikip, büyütmek ya da insan için yetiştirmek, büyütmek.

“Yaşını yetirdim, bıyığını bitirdim, delikanlı oluncaya kadar bakıp büyüttüm, benden daha ne ister?’ 

“Anam beş oğlan yetirmiş

Arkası keten gömlekli

Benim kardeş cirit oynar

Kucağı on beş değnekli”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar, YKY, İstanbul, 1993)

3. Tamamlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Ulaştırmak, yetiştirmek.

“Gedin nazlı yâri bura getirin

Yâr gelmezse selamımı yetirin

Tenha bulup nazlı yârin hatırın

İkide bir sorabilmem ağlarım”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 123

yetkin

:

Olgun, olgunlaşmış, yetişmiş.

Gelin der ki kalk gidelim pazara

Uğradalım usul boyu nazara

Beş on türlü meyva gelir pazara

Yetkini m'alırlar yoksa hamı mı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.429

yetmek      

:

1. (Meyve) Olgunlaşmak.

Yaz gelip de beş'ayları doğunca

Selleri gördüm de bulandım bugün

Lâlesi yetmiş de sümbülü taze

Gülleri gördüm de bulandım bugün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.570

2. Ermek.

“Yılannı’nın günden yüzü

Lale sünbül bitdim’ola?

Suna boylu sürmeli’ıızım

Murazına yetdi mola?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

3. Yetişmek, koşmak.

“Seğirttim ardından yettim

Eğildim yüzünden öptüm

Adın bilirdim unuttum

Çağırmayı çağırmayı”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

yetmir

:

Yetmiyor.

“Hoşgin delerdi hoşgin. Dörd desde kâdınan. Onu benim heç algım yetmiü, belliemedim, bilmiüm ki.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yetmiş

:

(Meyve) Olgunlaşmış, yenecek hale gelmiş.

yetürmek

:

Yetiştirmek, ulaştırmak.

                     Er isen meydanda otur

İleri gel cevap yetür

Melil melil olmuş yatur

Zindanda kullar iniler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.590

yeygi

:

Yiyecek, yem.

yeyhanmak

:

Yıkanmak.

“Köynekleri de, mintanları da, poturları da, çarıkları da en fazla iki tane olurmuş. Onbeş günde hatta ayda bir don yunurken, geydiğini yeyhanmaya verip ötekini giyerlermiş.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yeyim

:

Rüşvet.

“Alışmış yeyime. Almadığı gün gözüne uyku girmiyor.”

yeyimci

:

Rüşvetci.

yeyin

:

Çok, bol, sık gibi anlamlar taşır.

“Yağmur yeğin yağıyor.”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yeyinti

:

İnsan ve hayvan yiyecekleri. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Karakış girmeden yeyintileri hazırlayıp hazın damına koymuşlardı.”

yeynemek

:

Artmak, güçlenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yeyni

:

Hafif, ağırbaşlı olmayan, gayri ciddi..

“Kız bir gecede pahada ağır, batmanda yeyni ne takımları varsa onları almış, iki heybe de altın doldurmuşlar. Bir gece de Osman Çavuş’la vedalaşmışlar.”

(Yaşar Kemal, Sarı Defterdekiler, 262)

yeynicek

:

Hoppa, hafif meşrep. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yeynilik

:

1. Hastanın üzüntüsünün acısını azaltmak için söylenen söz, davranış. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Hafiflik.

“Haştırın’dan gelirkene

Çuvala doldurur çıra

Kamyondan çamur değer

Kilon yeyni berk sıçıra”

yeyniltmek

:

Hafifletmek.

yeynimek

:

Hafiflemek.

“Hapisten kaçan Ecep Malik’in oğlu öldü ve onun şerrinden kurtuldular ve kaygıları biraz yeynidi.”

yezit

:

Kavgacı, huzur bozan erkek çocuklar için kullanılır.

“O ne yezit o.”

yığı vurmak

:

Davarı dinlendirmek için bir yere toplayıp yatırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yığıntı

:

Yatağın üst üste yığılmış hali.

yığma kenar

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Kabın kenar kısmına çember geçirmeksizin yapılmasıdır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 40)

yıhıg

:

Harabe.

yıhılmak

:

Misafir olmak.

yı:lı

:

Yığılı.

yı:lıyok

:

Yığılıyoruz.

yı:lmak

:

Toplanmak, bir araya gelmek, yığılmak.

“Dün gimi de bö:n gimi

Yı:lıyok dü:n gimi

İniliyor sürmel’eşim

Avcı vuruk şahan gimi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

yıkık

:

Yıkılmış, eğilmiş.

Ak bilekte sarı hakık

Zülüfü gerdana dökük

Gözün melil kaşın yıkık

Dostum neler duydum bugün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.570

yıkık handa kırk gün eğleşmek

:

Gittiği yerden bir türlü gelmemek.

yıkılmak

:

1. Güreşte yenilmek.

2. Düşmek, misafir olmak.

yıkış

:

Güreş.

yıkışmak

:

Güreşmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Karac’oğlan size bakar sevinir

Sevinirken kalbi yanar göyünür

Kımıldanır hep dertlerim devinir

Yas ile sevincim yıkışır dağlar”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

yıkmak

:

Güreşte yenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yıkman bunun bayrağını / dolanır da gelir belki

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Düğünlerde evlerin av­lusuna bir de bayrak dikilir. Bayrağı indirmeyin, diyor.

yıl çocu:

:

Aynı yıl doğmuş olanlar.

yıl on iki ay

:

Bütün bir yıl, yıl boyunca.

“Bütün öfkeleri, kavgaları, yıl on iki ay asık gördüğü suratları”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yılan gursa:ndan çıhıg gimi

:

Çok düzgün.

“Yılan gursândan çıhıg gimi.”

yılan kırkan, yılancı

:

Fetbaz.

yılancık

:

1. Romatizmanın en şiddetlisi.

2. Kurt düşmüş iltihaplı yara.

3. Kemik veremi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Bir kuş adı.

yılanlıyelen

:

Kilimde bir kıyı süsü çeşidi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yılanyastığı

:

Kertenkele. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yılar

:

Yular.

yılbır

:

Parlak bir biçimdeki.

“O yılbır yılbır eden gökyüzündeki neredeyse tanış olduğumuz yıldızları tek tek yoklamak… Ceyhan nehrinden, bataklıklardan ve özellikle Millet Bahçesi’nden gelen kurbağa seslerini, cırcır böceği, çekirge ve Ağustos böceklerini dinleyerek uyumak kalırdı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yıldaçı

:

Her yıl doğuran. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yıldır

:

1. Yıl oldu, yıl geçti.

Sana dedim allı gelin has gelin

Suya gider sağ elinde tas gelin

Yedi yıldır ben sevdana düşeli

Kerem eyle şu sevdâmı kes gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.551

2. Parlak bir şekilde.

“Gara şalvar yıldır yıldır

Gak gardaş silahını doldur

Düşman arkandan geliyor

Geri dön de onu öldür”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Gır Mustuk’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

yıldır yıldır etmek

:

Parlamak.

“Çadırın orta direği oyma… Direğe uçan geyikler oymuşlar. Tüyleri yıldır yıldır eden geyikler…” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Yıldır yıldı eder toprağın taşın

Yüz bin yılı geçgin belki de yaşın

Bulutlar da göklerde can yoldaşın

Güzelleri seyir, işin Binboğa”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, II. Baskı, 1984 S. 259)

yıldır yıldır yanmak

:

Pırıl pırıl parlamak.

“Yıldır yıldır yanıyor.”

yıldırdamak

:

Parlamak.

“Oysa ki insan… bir hayvanın sıcak tüylerinin yıldırdamasına, sıcacık yumuşaklığına…kendisi, yüreğini…kaptırandır.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yıldırtı

:

Işıltı, parıltı.

“Doru atların tertemiz, yatkın tüylerinin yıldırtısına karışmış par par ediyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yıldız

:

Bir üzüm türü.

yıldız akmak

:

(Yıldız) Kayıp yer değiştirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yıldız sağılmak

:

Yıldız kaymak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yıldızı dişi

:

Sevimli, cana yakın. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yılgı

:

At sürüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yılgın  

:

1. Bıkkın

2. Ilgın ağacı.

“Söğütlü’nün yılgınları bitmesin

Yeşilbaşlı ördekleri gitmesin

Bostanlar şenlensin, diken bitmesin

Yeşiline hasret kaldım Elbistan”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

3. Keskinliğini yitirmiş balta, keser.

4. Eğri. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yılhı

:

Yaban atı.

yılı

:

Yığılı.

“Bôk evin âl gimi

Gabı yılı çâl gimi

Elendi de burada galdı

Fatma bizden dâl gimi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Zehirlenen Fatma Hatın’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

yılık

:

1. Usanmış. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Beceriksiz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

3. Hoppa. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

4. Eğri, çarpık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

5. Birbirine koşut görme ekseni olmayan, ayrı yönlere bakıyormuş gibi görünen göz ya da kimse, şaşı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yılın yılın

:

1. Azar azar.

2. Yıllarca, yaşam boyu.

“Yılancıklar çıkarsın da yılın yılın yatsın.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yılıntılamak

:

Gözü korkmak.

yılış

:

Gülüş, gülme3.

yılış yılış

:

Yapmacıklı bir şekilde gülerek.

yılışmak

:

1. Arsızca gülümsemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“İki yüz askerinen Nazmi Bey geldi

Kimine yılıştı, kimine güldü

Çok uzun sürmedi ağalık öldü

Pek kalp insanları revan eyledi”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

2. Kendini sevdirmek, hoşa gitmek, ilgi toplamak için soğuk, yapma bir tavır takınmak, gülmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

3.  Nişan alırken bir gözünü kapamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4.  Korkmak, sinmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

5. Tebessüm etmek.

“Sal götüren al kısırak

Gelir nalına basarak

Çiftçelerim at koşturur

Battal’ınan yılışarak”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

yılkı

:

Bir at türüsü, başıboş yaban atı.

“Heyhat! Sahrasında iki kere yüz bin otak yılkıya malik idi.”

(Ev. XVII. 8, 44)

yılkı

:

1. Şaşı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Bir at türü, başıboş yaban atı.

“Heyhat! Sahrasında iki kere yüz bin otak yılkıya malik idi.”

(Ev. XVII. 8, 44)

yıllakçı

:

Çok geç kalmak.

“Yıllakçılığın nedeni annaşıldı.”

yılmak

:

1. Eğrilmek, yamulmak.

2. Usanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yılmık

:

Saraçların ve köşkerlerin sahtiyandan yaptıkları uzun, ince kayış. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yılmırt

:

Pırıl pırıl. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yılmırt yılmırt etmek

:

Gülümsemek, hafiften gülmek, tebessüm etmek.

yımırta

:

Bölgemiz göçmen ağzında; Yumurta.

yımırtlamak

:

Yumurtlamak.

yımşacık

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yumuşacık.

yınak

:

Kar inniği, yığınak.

“Gar yetirin yınağından

Gurşun değmis yüreğinden

Gır atı acı acı kişner

Gara çadır direğinden”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Avcı İbrahim’in Ağıdı - 2, Kaynak Kişi: Âşık Mustafa Keleş)

yınnaşık

:

Şımarık, sırnaşık.

yırak, yırah̬

:

Uzak, ırak, çok ötelerde bulunan, gidilmesi çok vakit alan. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Ada.)

“Andırın’ın yolu uzak

Yırak yere mektup yazak

Bibimoğlu burada m’ola

Gel gardaş goğuşu gezek”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yıraklayın

:

Irak olarak.

“Su vurmuşlar yıraklayın

Duru mu şehidim’ ganı

Beyiminen bana benzer

Selvi söğüt lale dalı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yırakleyin

:

Irak olarak. Iraktan.

yıraktan

:

Iraktan, uzak yerden.

yıramak

:

Üstünden çok zaman geçmek, uzamak.

Aslın sordum pek yıradın

Sandım Cennet'teki kadın

Şu yalan dünyanın tadın

Ala gözlü kız veriyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.617

yırdlaz

:

Göz kapağı, yaralanıp iyi olduktan sonra, şeklini değiştirmiş olan göz ve böyle gözlü oan kimse.

“Sarışın, açık kaşlı, sağ gözü yırdlaz, isimli cariye…”

yırlamak

:

Şarkı-türkü söylemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yırtı malı

:

Mânifatura ürünü, kumaşlar.

yırtık

:

Yırtılmış, yarılmış. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yırtım

:

Kumaş, basma, vb. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yıvırmak

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yoğurmak.

yıykamak

:

Su ya da başka bir sıvı kullanarak bir şeyi temiz duruma getirmek, yıkamak

“İşi gıcır yan gelerek söykünür

Kim gonuşsa ağzına öykünür

İsilikli soğuk suda yıykanır

Diline hayranım Çukurova’nın”

(Aşık Feymani (Osman Taşkaya))

yi

:

(Yemek fiilinin emirkipi) Ye.

yi:

:

Yeni, henüz.

yi:baş

:

Yeniden, yeni baştan.

yi:d

:

Yiğit.

yi:dden

:

Yeniden.

yi:m

:

Rüşvet.

yien

:

Yeğen.

“Guşanıver de tüfengini yayını

Gösderiver de cemalını boyunu

Aman yienim utandurma dayını

Vur yiên üsdüne Ceren varıyor, oy oy

Ey varıyor oy o eyy varıyor. oy oy oy”

(Andırın’dan Duran Avan)

yienin

:

Yeğenin.

yiğa:

:

Sığır ve keçi için sürüden ayrılıp bağa, bostana zarar vermeye giden hayvan.

yiğanim

:

Yeğenim.

“Ohi:cinin ardına bizi gaddılar yiğanim.”

yiğe

:

1. Kurnaz, hileci.

2. Hırsız, zarar veren, muzu ve ziyankâr hayvan. (Hayvan, insan için)(TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yiğen

:

Yeğen.

“Amanın böğle olur mu?

Dayı yiğeni vurur mu?

Ala gözlü gökçek Döndü’m

Getdi de geri gelir mi?”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yiğide nisbetle yürüyüşlü

:

Yiğit gibi yürüyen kimse.

Dinleyin bir güzel medhin edeyim

Yiğide nisbetle yörüyüşlünün

Can fedâ ederim şöyle sunaya

Bin türlü naz ile şahnişlinin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.538

yiğirağaç

:

Pis kokulu bir cins çalı.

yiğirmi

:

Yirmi.

Naçar Karac’oğlan naçar

Aşkın kitabını açar

Yiğirmide vakti geçer

Geçmez akça pula benzer

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.596

yim

:

Yem. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yima:

:

Yemeği.

“Allah aşkına hiç ohuntu geliyor mu; hanımlar, şeş atmaya gidiyorlar mı; şöyle ağız tadıyla bir velime yimâ olsa da yisek diye düşüneniiz var mı?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yimbeş

:

Yirmi beş.

“O zaman yimbeş var ıdı. On var ıdı. Elluruş var ıdı.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yimeani

:

Yemeğini.

“Bu bez germe işinden sonra, elbirliği ile içlerinden birinin bebeği varsa ona da salıncak kurulur ve en kısa zamanda eğer hazırlayıp getirmedilerse, yimeani bişirmek için ocak gayacak üç daş bulmaya, kuru odun toplamaya, kaplarına su doldurmaya ve diğer hazırlıklara başlarlardı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yimeg

:

Yemek.

“Dü:nde yimeg yenici. Veleme yenici. Egmeg olmalı.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yi:mek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yemek.

yinik

:

1. Yenmiş, tükenmiş.

2. Nefsine geçirmiş.

yinmek

:

Yenmek, üstün gelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yirik

:

1. Yarık, ayrık, kesik, yırtık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç. Osm.)

“Ayağındaki yirikleri tedavi etmek için mehlem diye çam sakızı sürerdi Cennetmekan Köse Musa.”

2. Üst dudağı yarık. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Kadın cinsel organı.

yirikli

:

Yarığı bulunan ama mecazen dişilik organını kasdenkadın için ama kadın olmanın yerini bilmeyen.

yiril yiril

:

Ağır ve kötü koku.

yirilmek

:

Yırtılmak, yarılıp ayrılmak.

yirişmek

:

İddialaşmak, yarışmak.

yirmek

:

1. Dilmek, yarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Yırtmak

“Yedi başla ejderhadan korkma, evet, dinücüden kork. Zira O söz iletip getirmekten bir demde yırduğunı sen bir yılda dikemezsin.”

(Kab. XVI. 268)

yi:t

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yiğit.

yitegden

:

Yeniden, tekrardan.

“Yitegden geline gedilir idi. Geline tagsie yazılıllardı. Şimdi:mi tagsi nerdi:di. Eski belediyenin altında bir tagsi var idi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yiteglemek

:

İtelemek.

“Sâ dü:rcü gelillerse, süllümden yitegle, tengir mengir yuvalansın, arhanda ben varım der imiş.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yiteklemek

:

İteklemek, itmek.

yiten getmez, çeken gelmez

:

Çözümü olmayan müşkül bir durumda olan kimsenin halini anlatır.

“Yiten getmez, çeken gelmez.”

yitik, yitig

:

Kayıp. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

Hem okudum hemi yazdım

Yalan dünya senden bezdim

Dağlar kovuğunda gezdim

Yitik yavru bulunur mu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.640

yitikçi

:

Yitiğini arayan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm.)

yitirmek

:

Kaybetmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

yitişmek

:

İtişmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yitmek

:

1. İtelemek, bir şeyi öne doğru sürmek, itmek, dürtmek.

“Vardık evinin üsdüne

Yatar soğanın gasdine

Toprak yitiyollar üsdüne

Yatar gayri yorgun yorgun”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Usta Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Doğan)

2. Yetmek, gelişmek.

Bizim elde bir gül biter

Vakti gelince tez yiter

Her kötü de bir söz atar

Bitmiş işim gerilenir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.611

3. Ne olduğu, nerede olduğu bilinmemek, ortadan kaybolmak, elden gitmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Enişde buyur, enişde buyur, şöyle gel, böyle gel derken ayı yaklaşıyor. Bunnar hemen ayıyı dutup, o guyunun içine yitiveriyorlar”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

yiüg

:

Yiyoruz.

“Avradın gö:nü tarhana tarhana isdedi mi hemen şurda yôrd var, bissatır yôrd alim, yarısını tarhana ediü, yarısını yiüg.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yivgin olmak

:

Yapılmakta olan işin sık sık kesintiye uğraması,işin başından sık sık kalkılarak başka işlerle uğraşılmak zorunda kalmak.

“Yivgin oldu garibim.”

yivi seti galmi:k

:

Sözüne güvenilmez, haram yiyebilen, hırsızlık yapabilen ve en önemlisi de yaptıklarından utanmayanlar için kullanılan enfes bir deyim.

“Yivi seti galmi:k.”

yivinmek

:

Sıvışmak.

yivlemek

:

Birinci dikişin üstüne, ilk dikişi içine alacak şekilde ikinci bir dikiş yapmak.

yivşit

:

1. Tam zamanında.

2. Keçiyolu, çığır.

yiyan

:

Yeğen.

“Yi:d olan da arhacığını soyunur

Üç gün oldu acımızdan aķlıcımız bayınır

Sırhıntı oğlum bize yiyan sayılır

Boz keçe gayretin çekme mi dersin”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

yiye

:

Ekeneklere zarar veren daha çok hayvanlar için.

yiyecen

:

Obur. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yiyem

:

Yiyeyim.

yiyen        

:

Yeğen.

“Gelin gardaşlarım gelin

Abisine habar salın

Yiyeniniz söylemiyor

Gelin de derdini sorun”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yiyep

:

Yiyip.

“Orda ne gadar daş varısa, hepiciğini, guyunun içine atıyorlar, ayıyı orada öldürüyorlar. Onnar da yiyep içip muradlarına geçiyorlar.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

yiye:rim

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yiyorum.

yiygi

:

Yitecek, yem.

yiyid

:

Yiğit, güçlü, kuvvetli.

“Avıdup bö:tmedim mi?

Nen çalıp uyutmadım mı?

Üsdünüze kölge oldum

(Gurban olam koç yiyidim)

Çoban olup gütmedim mi?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İsmail Salan’In Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürü Salan)

yiyik

:

Hastalık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yo

:

Hayır; yok (kesinliği şüpheli)

yo:

:

Hayır; yok (kesinlik ifade eder)

yobaz

:

Kabasaba, inceliksiz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yo:du

:

Yok idi.

“Havada bulut yôdu

Nerde yağdı bu garcâz?

Arada düşman yôdu

Nerde dâdi gurşuncâz?”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Hüsne Teyze’nin Ağıtı, Derleyen: Hasan Batmaz, Kaynak Kişi: Hüsne Şahin)

yog he:ri!

:

Daha neler…. Olmaz öyle şey.

yogsul

:

Yoksul.

“Merhamedsize merhamed ver, imansıza iman ver, yogsullara varlıg ver Yâ  Rabbi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yoğ

:

Yok.

“Bitmesin ekini, selvi söğüdü

Sait Battal hiç içinde yoğudu

Fino fesli, dal püsküllü yiğidi

On kişiye yamaç üçü Avşar’ın”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

Karac’oğlan der ki nasıl beğ imiş

Üst yanımız karlı karlı dağ imiş

Yokladım öğeni öğen yoğ imiş

Kız alamam seni hörü isen de

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.406

yoğa

:

1. Eski , işe yaramayan eşya. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Köyde gezen yabancı hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yoğanta

:

Avare, aylak, işsiz güçsüz.

yoğsa

:

Yoksa.

yo:m

:

Yokum.

yo:n

:

Yoğun.

yo:rt çiçe:

:

Papatya.

yo:sa, yosa

:

Yok ise.

yo:sam

:

Yoksa.

yo:sul

:

Yoksul.

yo:sul yemez

:

Bir buğday türü.

yoğsul

:

Yosun.

“Geben deller bir su akar
Yoğsulu yüzüne çıkar
Böyle yiğit benim oğlum
Gavırın bayrağın gapar”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar, YKY, İstanbul, 1993)

yo:şan

:

Eskimiş.

yoğumuş

:

Yok imiş, yokmuş.

“Hep çekdiyim Kürt Yusuf’un yüzünden

Heç din iman yogumus gavır gızında

Hep düşürdü dünya alemin yüzünden

Tükenmez ömrümü tüketdin gader”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalanıp Ölen Abo Mehmet’in Kızının Ağıdı, Ağıdı Yakan: Bayram Tüten)

yoğun

:

Kaba, kalın, iri (Elek, iğne vb.)(TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yoğurt çalmak

:

Yoğurt mayalamak.

“Çardakların üstünde büyük leğenlerin içine köylüler yoğurt çalıyorlardı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yoğurt çiçeği

:

Çayırlarda, ekinler arasında kendiliğinden yetişen, gövdesi çok dallı, yaprakları parçalı, baharda çiçek açan çok yıllık bir kır bitkisi, papatya. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Ya bir yoğurt çiçeği, ya bir pampal, ya bir ağınağacı çiçeği, ya bir su püreni”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yoğurt kazanı

:

Ağız çapı 75 cm., taban kısmı ise 70 cm. olan kazanlardır.

yoğurtlamak

:

Saçmasapan davranmak ya da konuşmak, en son söyleyeceğini baştan söylemek.

yoğurtlu kömbe

:

Özellikle Ramazan Bayramında yapılan bir kömbe çeiidi.

yoharı

:

Yukarı.

yoharıya

:

Yukarıya.

“Gel guzum, aha şeyle otur, yoharıya otur diye iltifat edilirdi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yohe:ri

:

Gerçekten mi? O kadar da olmaz.

yok

:

Hayır.

yok gününe oturmak

:

Birinin ölümünden sonra yaşıyor olmak.

yok kine

:

Yok ki.

“Gayrı aklımdan heç çıkmaz

Müftü diye çağırdığı

Bir daha yok kine alam

Hatın gızın doğurduğu”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yok yoŋsul

:

Çok fakir, çok yoksul.

yok yoŋsul, kör öŋ

:

Çok fakir, çok yoksul.

yokardan

:

Yukardan.

“Artin dayı alavere edecêm de, beni tandın mı?... Ben yokardan Kır Ali’nin oğlu Musa’yım….”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

yokarı

:

Yukarı.

“Aşşa tükürseŋ sakal, yokarı tükürseŋ bıyık.”
(Toros Atasözü)

yokarılamak

:

Yükselmek, yukarıya doğru çıkmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yokkinede

:

Yok ki.

“Arab atım yoķkine de binem oynadam

Tor şahanım yoķkine de alam avladam

Gözel nışannım yoķkine de göğnüm âledem

Ben gediyom gaşı garam gal galan”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

yoklamak

:

1. Sormak, sual etmek.

2. Ziyaret etmek, kontrol etmek.

yoklu

:

1. Yoksul.

“N’ola odasında öleyidi

Alem başına yığılır

Yoklu değil babamoğlu

On(i)ki ineği sağılır”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

2. Fakir.

“Kara yamçı kara başlık

Ben de alamıyom dışlık

Nerede bir yoklu görse

Eline verirdi haşlık”

(Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 262)

yokra

:

Zayıf kalmış keçilerin kış mevsiminde kılları arasında oluşan pamukçuk.

yol 

:

1. Usul, düzen, yöntem.

Her sabah her sabah sabak verirsin

Edeb nedir erkân nedir yol nedir

Okuyup da ince dilden bilene

Kitap nedir îman nedir yol nedir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.604

2. Kez, defa.

3. Okuntu.

“Bağlayıp götürelim işbu piri

Sana yol yoktur girme içeri”

(Battal. XVIII. 195)

yol azdırmak

:

Yolu şaşırmak, yolu kaybetmek.

Lâleli Dağı'ndan yolum azdırdım

Çağırırım Kadir Mevlâ'm aman hey

Bir yandan da yağar yağmur kar serper

Bir yandan da yolum bağlar duman hey

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.644

yol bağlamak

:

Yol kesmek, yolu kaybettirmek.

yol büke, çamur çöke

:

Gün olur hesap döner, fırsat bana da düşer.

“Yol büke, çamur çöke.”

yol uğratmak

:

Yolun bir yere rast gelmesi.

Hiçbir daha yükseklerden uçmayın

Uçarsam da kanadımı açmayın

Muhannatın köprüsünü geçmeyin

Coşkun sele uğratayım yolumu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.642

yol üstüne uzatmak

:

Kimsesizleri yol kenarına gömmek.

yola gėtmek

:

Gezintiye çıkar gibi yavaş yavaş yürümek.

Daraldım, sesim çıkmayıvėrdi yola gedemedim.

yola inmek

:

Yol kesmek, haydutluk yapmak.

Haramî olmuş da yola inmişsin

Öldürmüş âşığı kana girmişsin

Geyinmiş kuşanmış güzel olmuşsun

Güzellik kıymatın bilmeli gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.547

yola yoğurt sermek

:

Aşırı cömertlik.

yolak, yolah̬

:

1. Dağlar üzerinde geçiş yolu, kapalı bir alandan çıkış yolu, yol verilen dar bölge, keçiyolu, küçük geçit. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Kabe’den açıldı yolak

Ganadım gırıldı felek

Daşdım dışıma gediyom

Cehan gimi atdım gulak”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Bir çift güzel gördüm yolda yolakta

Altun küpe şan veriyor kulakta

Yer yüzünde insan gökte melekte

Aceb sevdiğimin eşi var m'ola

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.385

2. Kapı, giriş, ev yolu.

“Ben mezara vardım idi

Mezarda diledim dilek

Açıp bakıcıyım bacım

Hocalar vermiyor yolak”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

yolakçı

:

Düğün sonrası gelin ve damadı kız evine götüren, yol açan kişi.

yolcu

:

Göze inen perde, boz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yoldaş

:

Arkadaş, yol arkadaşı.

Yiğit yiğidin yoldaşı

At yiğidin öz kardaşı

Sağlıktır her şeyin başı

Gamlanma gönül gamlanma

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.390

yoldurmak

:

Koparttırmak.

yollaye:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yolluyor.

yollu

:

1. Başka erkeklerle ilişki kurmaya istekli kadın.

2.  Yol yordam bilen.

Altıma serdi de ipekten halı

Önüme koydu da kaymağı balı

Seni gören yiğit n'eylesin malı

Edepli erkânlı yollu bir gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.551

3. Gitme sırası gelmiş.

“Sırtıma da geymem alı

Başıma bağlamam teli

Gurban olam Gadir sana

Benim ölmem daha yollu”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

yolluk yumuşluk

:

Yolculukta ya da iş yaparken giyilen eski elbise.

yolluk, yolluh̬

:

1. Geline, yakınlarına verilen armağan. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

2. Armağan. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

3. Düğün sırasında gelin arabasının önü kesilerek alınan yol parası.

“Yolluğu almadan salmazdık gelin arabalarını.”

yolpaz

:

Taranmamış saç, yapıklı saç.

yolsuz

:

Parasız.

yolsuz iş tutmak

:

Doğru olmayan iş tutmak, ölmek.

“Kadanı alayım Ağa

Sen ağlama biz ağlayak

Ağam yolsuz bir iş tutmuş

Birikip minnet eyliyek”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

yolu düzlemek

:

Yolu kısaltmak, kısadan gitmrk.

Yavru şahan gibi hava gözlerim

İner ormana da yolum düzlerim

Yedi yıldır ben o yâri gözlerim

Bekledim murada eremedim ben

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.528

yolu tutmak

:

Yola koyulmak.

yolu uğramak

:

Yolu düşmek.

Yine esti muhabbetin yelleri

Attım hoş geliyor falı yavrunun

Vardı sana uğradı mı yolları

Parlayıp gidiyor eli yavrunun

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.563

yoluk

:

1. Yolunmuş.

2. Kadın küfrü.

yolun çiğini açmak

:

Yaz aylarında geceleri çiğ yağar. Tozlu yollardaki izleri siler. Buradan ilk gidenin izi belli olur. buna yolun çiğini açmak denir.

yoluynan yolda olmak

:

Sözünde durmayı sürdürmek.

yom

:

Şüphe, varsayım. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Akşam pazarı sabah için yomdur.”

(Atasözü)

yomga

:

Çok küçük odun parçası.

yomlamak

:

Sanmak, oranlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yonak

:

Marangoz keseri. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Yonan

:

Yunan.

“Gedin bulutlar gedin

Yonan’a habar edin

Üç oğlunu sorarsa

Denizi tarif edin”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yonat

:

Düzgün ve doğru.

yoŋga             

:

Odun kesilirken oluşan kırıntı, odun kırığı, talaş. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

yoŋgal

:

Yontmaya elverişli ağaç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

yoŋka

:

Yontulmuş küçük odun parçaları, talaş. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yoŋmak

:

Yontmak, kesmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Her tahtayı ki yonarsan gâh taht ve gah tabut olur.”

(Maarif, 15, 203)

“Yenilmiyor deli gönlüm

Aşk atına bindi getti

Yedim feleğin taşını

Ciğerimi yondu getti”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 155

yonnuk

:

Yorgun.

“Gosguç oyunu oynanırken, çocuklar kazanması daha kolay olan sivri uca doğru atış yaparlar ve atışı tam yaparken de;

-Atarım yonnuk ucu, hıh…! Diye kalıplaşmış bir sözü söylerlerdi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yonnuk almak

:

Dinlenmek.

yoŋsa

:

Yoksa. (TDK Derleme Sözlüğünden Osm. İç.)

“Ev yaptırdım göze göze

Oturmadım geze geze

Babam gurbanın oluyum

Yonsa küsgün müsün bize”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yoŋsul

:

Fakir, yosun.

“Savrın da bulanık akar

Yonsul da yüzüne çıkar

Gamla burada beğ Duran’ım

Üvez yer de mucuk çokar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yontmuk

:

Odunun yontulan kısmı.

yontulmamış

:

Kaba saba.

yonuk

:

Yontulmuş.

yoŋulu

:

Yontulmuş.

“Ben ağlamam dünya yalan

Merteği yonulu kalan

Ulu peygamber aşkına

Yok mu yaralımı gören”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

yoŋurmak

:

Yoğurmak.

yoŋusa

:

Yoksa. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

Yonuz

:

Bölgemiz göçmen ağzında; Yunus.

yoŋuz

:

Dağ eriği.

yoŋuz eriği

:

Dağ eriği, ekşi yaban eriği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

yoŋuzluk

:

Su değirmenlerinde suyun dik olarak döküleceği yer.

yo:

:

Hayır, asla olmaz. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yoraça

:

1. Dalkavukluk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Dalkavuk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yorak

:

1. Mest, çapula, yemeni gibi ayakkabılara vurulan meşin yama. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Köşkerin kullandığı tabaklanmış deri, meşin, gön. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yorasa

:

1. Uğura ve uğursuzluğa duyulan boş inanç.

2. Deney, görgü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yoraz

:

Ters.

yorçumak

:

Küçük görmek, burunlamak.

yo:rd, yo:rt

:

Yoğurt.

”Südden a:zı yanan, yôrdu üflüyerek yerimiş.”
(Toros Atasözü)

yordam

:

Yöntem, usul.

yordamlamak

:

Yoklayarak ölçüp biçmek, yoklamak.

“Ali de gidip ayağıyla yordamladı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yorga

:

Atlarda rahvana yakın bir yürüyüş biçimi, yumuşak rahvan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yorgaca

:

Yorgun, yorgun düşme.

yorgacalık

:

Rahatsızlık, yorgunluk.

yorgan kalkmadan, döşek kalkmaz

:

Büyük çocuk evlenmeden küçük çocuk evlendirilmez.

“Yorgan kalkmadan, döşek kalkmaz.”

yorkan

:

Yorgan.

“Oturmuş da yorkan yüzler

Gönül sevdiğini nazlar

Top top olmuş gelin kızlar

Yoktur benim yarim içinde”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Keskahlı Hüsne Çınar’ın Ağıdı-1, Kaynak Kişi: Mustafa Çınar)

yornuğu çıkmak

:

İyice dinlenmek.

yornuk, yornug

:

Yorgunluk, yorulma, yorgun, istirahat, mola.

“Ağmaşat’ın kelileri
Av ediyor delileri
Dengi sırma dengi atlas
Yornuk gelmiş tülüleri”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

yornu:unu almak

:

Dinlenmek.

yornuk almak ya da çıkarmak

:

Dinlenmek.

“Burada bir yornuk almak gerek.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Bu gece burada kalmalı. Yornuğumuzu bir iyice çıkardıktan sonra…”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yornuk yornuk

:

Yorgun yorgun.

yornuklanmak  

:

Dinlenmek, yorgunluğunu gidermek.

yo:rt

:

Yoğurt.

“Sülemen, şehere, şehirdeki tanıdıkları, hısım akrabalarının evine geliyorsa; süt, yôrt, yımırta, ayaklarından bağlanıp baş aşağı sallanan bir iki tavık, -tavuklar da inadına başlarını yukarı doğru kaldırırlardı- küçük bir torbanın içinde darı unundan yapılmış dârmi gibi köy ürünlerini içeren çeşitli hediyesini de eşşâne ya da kağnısına yükleyip gelirdi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yortlan

:

Kaya deliği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yorundurmak

:

Yol gözlemek.

yos

:

Gevezelik için şapka çıkarırken söylenen söz.

yo:sa

:

Yoksa.

“Hêç!... Nôlacak!... analarına oynaş gedikler zahar Fransızların!... Yôsa, Sucu Mustafa Gibi. Kır Ali Musa gibi adamlar ne edici ki?... Her çeşit adamınızı gözlüyok demeye getiriyorlar zahar…”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

yo:sam

:

Yoksa.

“Ulan oruspu dölü o gıza ben dolanıyom; get şurdan, yôsam ben yapacâ bilirim hâa!”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yosma

:

Genç ve güzel kadın.

“Kadanı alıyım Haçça

Öyle dediğime küsme

Benim oğlum dal kekilli

Gelinim de gezer yosma”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

Yazın geldiceğin neden bilelim

Gül açılmış yapraklan solgundur

Gece gündüz ah u feryad eylerim

Hiç demezler bir yosmaya vurgundur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.618

yosmak

:

İnce yüz örtüsü kullanarak şen, güzel görünmeye çalışma.

yosul

:

Yosun.

“Binboğa’nın suyu akar

Yosulu dibine çöker

Galma burada Duran’ım

Sinek yer de mucuk çokar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çokaklı Ahmet Paşa’nın Oğlu Duran’ın Ağıdı, Ağıtı Yakan: Rabia Duman)

yo:sul

:

Yosun.

“Akar gannı Cahan akar

Yôsulu yüzüne çıkar

Aldım Çürükler’den gelin

Güllü’m burcu burcu kokar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Güllü’nün Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

yosun

:

Fakir.

Kuyu başında kuzu

Kıvrım kıvrım boynuzu

Yok deme yosun deme

Yiğide verin kızı

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.151.

yoş

:

Akşam karanlığının çökmesi.

yoşuk

:

(Giysi) Kullanılıp eskimiş, yıpranmış. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yova, yoğa, yoğanta

:

Tembel, çalışmayan, makbul olmayan kişi.

yovanta

:

İşsiz, güçsüz, tembel. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yovanta zağar

:

İşsiz güçsüz.

yovarak

:

Kekeme, dili dönmeme.

Bu çocuḵ çoḵ yovaraḳ konuşuyor bē.

yoydurmak

:

Telef olmasına sebep olmak, bozulmasına yol açmak, boşa gitmesine sebep olmak.

yoylu

:

Darıldan, çabuk alınan.

yoymak

:

1. Harcamak, yok etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Bozmak, boşa götürmek.

3. Zayi etmek.

4. Başaramamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

5. (Düş) Yorumlamak.

“Düş görenin değil yoyanındır”

(Atasözü)

yoynukmak

:

Yerinden yurdundan olmak, soğumak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Yerinden yoynukturdu.”

yoyulmak

:

Emeği zayi olmak, emeği boşa gitmek.

yoz

:

1. Süt vermeyen, doğurmayan, kısır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç. Osm.)

“Gonurun dağında yayılır yozu

Maykemelerde de goç gimi sözü

Durmayıp ağlıyor Çerkez’in gızı

Galdı gelinlerin dul Hös’gün Ağa”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Sabahleyin seher yeli değince

Lâle verip sümbül boyun eğince

Yaz gelip de beş ayları doğunca

Çekilir sağmalı, yozu dağların

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.538

2. Doğada olduğu gibi kalarak işlenmemiş olan, kısır.

3. Hayvan tüccarı.

4. Deve.

5. Kısır ve erkek davar sürüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

“Kele Döndü kele Döndü

Bu millet de nerden geldi

Ben gardaşa öldü demem

Yozunan Haleb’e indi”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yoz it

:

Sahipsiz it.

yoz kalmak

:

Yalnız ve kimsesiz kalmak.

yozcu

:

Koyun tecimeni. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yozlak

:

1. Yabani, işlenmemiş, terbiye edilmemiş, özünü yitirmiş.

2. Doğurmasıyakın, ağrı çeken hayvan.

3. Koyunun sürüden ayrılıp başka yerde kuzulaması.

yozlamak

:

Bağ ve bahçelerdeki işe yaramazfilizleri ayıklamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

yozmak

:

1. Kök salamayıp, gelişememek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. İsteğinden caymak, bir şeyden soğumak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Öğrenmek, sökütmek.

4. Yoldan çıkmak, yolunu şaşırmak.

yozmal sırkıntı

:

Çıkıntı, kısır, koyun sürüsü.

yozukmak

:

Bir yerin yabancısı olmak.

yö:mie

:

Yevmiye, gündelik.

yö:miyeci

:

Gündelikçi.

yöğrük

:

Hızlı yol alma.

“Metin Karac’oğlan metin

Yöğrük derler aşkın atın

Kardeş kardeşin kıymetin

Sağlıkta bilen öğünsün”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

yöleb

:

Tez, acele, parıltı.

yömiye

:

Yevmiye.

yöŋ

:

Yön.

yöndem

:

Uygun biçim, tutulacak yol, yöntem.

yöŋelgesi tez

:

Çabuk inandırılan, kolayca kandırılan kimse.

“Yönelgesi tez.”

yöŋelmek

:

Yüzünü çevirmek, dönmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

yöntemsiz, yöndemsiz

:

Yeteneksiz, beceriksiz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yönüm

:

Önüm.

“Yönüm ardıma dönsün”

yöre

:

1. Çevre. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Değirmen taşının çevresinde biriken ve hayvan yemi olarak kullanılan salt un. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Buğday saklanan kuyuda, buğdayla toprak arasına konulan dolgu, saman, değirmenlerde, taşla kasnak arasında kalan ve hayvan yemi olarak kullanılan salt un.

yöre tutmak

:

Varsıllşmak, zenginleşmek.

yöreb

:

Bayır.

yöreb atmak

:

Boşa harcamak, israf etmek.

yörebi a:mak

:

Yokuşa başlamak.

yörebine

:

Yanlamasına.

yörek

:

1. Çevre. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Geçilerin dört tanesi gelmedi. Garannık basmadan yöreğe eyicene bakın.”

2. Beşik bağı, kundağı beşiğe bağlayan sargı.

“Uşak saldım yırağına

Ortak olam marağına

Kurban olam yöreğine

Kuzum bebeğin ağlayor”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 178

yörelemek

:

Tahılı korumak amacıyla toprakta açılan çukura koyarken, toprakla arasına saman vb. koymak.

“Tahılı çuvallarla kuyuya indirdiler.Yoncayla ve samanla yörelediler.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yörep  

:

1. Akabe arazi, dik yamaç, az eğimli yer, bayır yokuş.

“Tek atı olduğu için yörepde açtığı tarlayı bir türlü bitiremez. Yağmursuz havalarda mutlaka köten yüklü atına biner, köyün dışındaki bayırın yolunu dutardı.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

2. Bedenin yan tarafı.

3. Dağların sırtından geçen dar yol.

“Uzaktan, kıraç, kepir taşlı yörepten aşağı, karnı karnına geçmiş, dili dışarıda, yalpalayarak, kocamış bir kurt geliyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yörev

:

Aksi.

yörü

:

Yürü, haydi oradan, asla inanmam, inandıramazsın.

“Maraş’da da gardaşın evi

Hediyeler ediciyim

Yörü gediyorsan ana

Ben gardaşa gediciyim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Karcı İs-mail (Kahveci)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

Yörü güzel yörü işin onara

Gün değmiş de şavkı vurmuş pınara

Gün üstüne bir gün daha doğara

Eymirli'den bir kız geldi pınara

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.396

yörük

:

1. Göçebe. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

2. (At) Uçarcasına dörtnala gitmesi, yüğrük, tez ayaklı.

 “Hamam köprüsünden Beğlik yolundan

Doğru geçin hükümetin kolundan

Azgıt kalesinden Halbır Beli’nden

Yörüktür atımız uçmadan gitsin”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

Metin Karac’oğlan metin

Yörük derler aşkın senin

Kardaş kardaşın kıymatın

Sağlıkta bilen öğünsün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.573

“Eşşeğin canı yanınca attan yörük olur.”

(Andırın Atasözü)

Yörük ateşi

:

Üç uzun dal yardımı ile bir idam sehpası hazırlanır. Ortasından yere doğru taşıyıcı bölüm sallandırılır. Alta yakılan ateşle yemek pişirilir.

yörükçü

:

Çoban.

Yörükçülüḵ yaparıñ yanı davar ġúderiñ.

yörükçülük

:

Yöre ağızlarında köylülük, çobancılık anlamında

Kullanılmaktadır.

yörü:lek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yürüyerek.

yörümek, yörümeg 

:

Yürümek.

“Maraş’da gardaşım evi

Hediyeler ediciyim

Yörü gediyorsan ana

Ben gardaşa gediciğim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Yörü bire yörü Antep elleri

Senin yakışığın yaz inen gelir

Başı top top olmuş eğri peçeli

Gelinler karışmış kız inen gelir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.609

yörütmek

:

Yürütmek, çalıştırmak, hareket etmek.

Bir ah çeksem dağı taşı eritir

Gözüm yaşı değirmeni yörütür

Bu hasretlik beni dahi çürütür

Bana sıla da bir gurbet el de bir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.603

yörüyüşlü

:

Bir kimseye benzemeye çalışarak yürüyen kimse.

Dinleyin bir güzel medhin edeyim

Yiğide nisbetle yörüyüşlünün

Can fedâ ederim şöyle sunaya

Bin türlü naz ile şahnişlinin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.538

yöş

:

Akşam karanlığının çökmesi.

yöşerti

:

Karanlıkta görülen gölge, imge. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yövmiye

:

Yevmiye.

“Küçük kaya boyutlarındaki çakmak taşları, yanılmıyorsam zengin bir damarı bulunan Adıyaman’dan özel olarak getirtilirdi. İhtiyacı olanlar almak istediği kadar alırlar ve dükkanının bir köşesine yığarak yövmiyesiynen duttuğu ve bu işde tecrübeli döllere özel çekiçle kırdırırdı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yua

:

Şaşma, korku bildiren ünlem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yu:cular

:

Yıkayacaklar.

“Bir nar kesdim dane dane

Asbabını serdim yine

Gelin seni yûcular

Teneşir de döne döne”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüsne Gelin (Kuru)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: Murtaza Yılmaz)

yuddurugüllos

:

Yutturmaca yapılan iş.

yuduk

:

Yıkadık.

yudular

:

Yıkadılar.

yudur

:

Yıkat.

yudurmak

:

Yıkatmak.

“Su vurullar yudurullar

Durur mu şehidin ganı

Gül yaprâ leylab dalı

Yarimine bana benzer”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin Ağa’nın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Adil Gök)

yufḫa

:

Lavaştan daha ince, sac üzerinde pişirilen ve uzun süre bayatlamadan dayanan ekmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. Mr. İç.)

yufka

:

Lavaştan daha ince, sac üzerinde pişirilen ve uzun süre bayatlamadan dayanan ekmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. Mr. İç.)

Çıksam dağ başına, taşa otursam

Üstümle başımla yere yatırsam

Tarhana aşına yufka batırsam

Nerde benim o çocukluk yıllarım

(Kaynak şahıs: Celil Çınkır, Şair: Aşık Ataroğlu)

yuğluk

:

Utangaç, beceriksiz. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yuha

:

1.Sığ, derin olmayan su vs.

2. İnce.

yuharie

:

Yukarıya.

“Hatın gız, hatın gız der imiş bu gaynanamın gaynanasına. Şu ırbı:mı doldur da ver der imiş. Irbı: doldurur imiş. Beli:nen yuharie çeker imiş. Ne bileg işde,essah mı yalan mı gızım.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yuhariece:

:

Yukarıya kadar.

“Hışını mışını ayitleri:m. Üç sefer de yurûm, onan sôna bö:le üsdünden bir garış yuhariece su goyarım. O sü: çeker.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yuka  

:

1 Kağıt gibi ince açılmış ve sac üzerinde pişmiş yufka.

“Yuka ekmeğin arsına yeşil soğan ve tere koyup yedin mi hiç?”

2. İnce, sığ. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Ada. İç.)

3. Derin olmayan, sığ.

“Der Kemal’ım beni kuldan seçmeyin

Kabrim derin olsun yuka açmayın

Saptırmamı hızarımda biçmeyin

Ağu ağacından kırın getirin”

(Ali Kemal Yiğit)

En yüksek yerlerde avcılar gezer

Hem derin göllerde ördekler yüzer

Yuka olan dudak şekerler ezer

Kızıl yanakların kaldır aradan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.518

yuka:kile:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yukardakiler.

yukalamak

:

Bir işi bitirmek üzere olmak, bir işin sonuna doğru yaklaşmak.

yukarı bakmak

:

Büyüklenmek, kibirlenmek, kendini beğenmek.

Güzel oldum deyi yukarı bakma

Kanlarım kurutup yüreğim yakma

Hatırlar incitip gönüller yıkma

Bu yalan dünyanın sonu ölümdür

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.618

yukarıyüz

:

Yukarı.

yukleşmek

:

Yüklenmek, abanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yularını üstüne etmek

:

Bundan böyle yapıp edeceğine karışmamak.

yuluk

:

Solmuş, eskimiş.

yumak

:

1. Su ya da başka bir sıvı kullanarak bir şeyi temiz hale getirmek, yıkamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Ada. Osm. İç.)

“Mendilim yudum arıttım

Gülün dalında kuruttum

Adın ne idi unuttum

Sorulmayı sorulmayı”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

“El eli yur, el de döner yüzü yur.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

2. Hamur bezesi.

3. İplerin bir çeşit sarılma şekli.

“Kalktı, bir su içti, yüzünü yudu, geldi yerine oturdu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yumalak

:

Değirmi.

yumcalamak

:

Elleri, avuçları ile sıkmak, buruşturmak.

yummaböceği

:

Salyangoz. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yummak

:

Kapamak.

“Demişler kıssa-hana sen dahi göç

Heman ağzını yummuş görmemiş güç”

(Güvahi. XVI. 53)

yumrarmak

:

Şişmek, kabarmak, tümsek gibi olmak, şişmek.

yumrulmak

:

Yoğrulmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yumşak

:

Yumuşak, gevşek.

“Dudağından şeker, şerbet, bal döker

Gülüşünden inci, mercan, gül döker

Saçlarından sırma sırma tel döker

Göğsü, kolu yumşak olur güzelin”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

yumulama

:

Yaraya sarılan sargı.

yumulmak

:

1. Saldırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Bir şeyin üzerine kapanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yumurta oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

Yumurta Oyunu: Oyun kum üzerinde oynanır. Kumda büyükçe bir çukur

açılır. Herkes eline bir yumurta alır. Uzak bir noktadan bir oyuncu

yumurtasını çukura yuvarlar. Ardından ikinci oyuncu da yumurtasını

yuvarlar. Yumurtasını diğerine değdirirse o yumurtayı kazanmış sayılır.

Herkes sırasıyla yumurtasını yuvarlar. Yumurtalar oyunun sonuna kadar

çukurda bekler. Sonra gelen oyuncu, en son yumurta kazanmış olan

oyuncunun yumurtasına dokunabilirse oradaki bütün yumurtaları alır.

(Mısra Uğurlu, Adana İli Karataş İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üni., SBE. TDE. ABD, Adana, 2010, s.127)

yumuş  

:

İş buyruğu, iş yaptırma isteği, emir buyruk, istek, iş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm. İç.)

İş, toplanış, cemiyet. Adana'da pamuk otlarını kazmak için tutulan işçinin adına "yumu uşağı" derler. K. Maraş'ta yumuş uşağı veya oğlanı, kendisine iş buyurulan evin hizmetçisi veya bir ferdi (kızı oğlanı)'ne denir. Hizmetkâr erkek olursa dışarı işlerine, kadın olursa ev işlerine bakar. Ahır temizliği ve hayvanların bakımı erkek hizmetkara aittir. Adana'da buna "eldeci" adı verilir. Eskiden her evin bir hizmetkârı olurdu. Günümüzde bazı isim ve şekil değişikliği ile bu usul devam etmektedir. Apartman kapıcılığı aslında birden fazla evin hizmetini görmek demektir. Bunların adı, görev ve sorumluluğu bir kısım kanuni formalitelere bağlanmıştır. Önceleri hizmetkarlık evin, ailenin gönlüne bağlıydı.

“Ömer Kaya, Hacı Abdullah Kozan, Mahalli Kelimeler Sözlüğü, UKDE Yayınları No: 30, Kahamanmaraş, Ağustos 2003.

“Gelenlerin gelmez oldu

Kahv’ocağı yanmaz oldu

Dudu bir yumuş buyursa

Köylü yüzün dönmez oldu”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

“Çocuğa yumuş buyur ardısıra sen get.”Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

yumuş ağzından akmak

:

Çok iş buyurmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.Osm.)

yumuş tutmak

:

Söylenen, yapılması istenen bir şeyi yapmak.

“Guzum yanımda dursun, yumuşu tutsun yeter.”

yumuş uşağı

:

Denileni, verilen işi hiç zorsunmadan yapan kimse, birinin ayak işlerini yapmak, ayakçı, hizmetkar.

yumuşuk durmak

:

Bir eşyanın karışık durması.

yumzuk

:

Yumruk.

yuŋ

:

1. Yün.

“Yunu darardıg. Darag var ıdı, şö:le dişdiş telden telden daraglar olur udu evel. Gaynanam ırahmedlig sabahâca darar ıdı.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

2. Yıkayın.

“Gömleğini yun arıdın

Askıya dakın gurudun

Senem gızı geleneçek

Vermeyin evde çürüdün”

(Kaynak: Hürü Köse, Andırın Büveme Köyü’nden)

yunağ

:

Yunak, ölü yıkanan yer.

“Mahana etdin yunağın

Eşsiz mi goydun düneğin?

Yernik getdi benim eşim de

Büyüdemedi bebeğim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ölen Hanımın Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Çığşar)

yunak

:

1. Yunak, ölü yıkanan yer, çamaşır yıkama yeri, banyo yeri, yıkanacak kirli çamaşır.

“Ana yunağa vardın mı?

Yunu yerini gördün mü?

Yunu yerini görünce

Gızın gıymatın bildin mi?”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Yıkanacak kirli çamaşır, çamaşır.

“Kolay gelsin, yunak mı yuyordunuz?”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yunak cini

:

En güçlü cin.

yunak tası

:

Saplı su tası.

yunak yıkamak

:

Çamaşır yıkamak.

“Ocağa su goydum. Böğön yunak yıkama günü.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

yunak yumak

:

Çamaşır yıkamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Kolay gelsin. Yunak mı yuyordunuz?”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yunaklık

:

1. Yıkanacak kirli çamaşır vb. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Çamaşır yıkanan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Yunaklıkta haber vardı

İmekledim gelemedim

İki oğlan ölmüş derler

Aradım da bulamadım”

(Mehmet Yardımcı, Ağıt Söyleme Geleneğimiz ve Kadirli – Kozan Yöresinde Söylenen Ağıtlar İsimli Makalesi)

yunan

:

Yıkanan.

“Kiskibar bişirdigden sôna, o yunan temiz çabıdları bir suya goyarıg, püsüg ne dâdi filan, sıçan mı işedi? Bör böcüg mü gezdi dimi?”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yuŋmak

:

1. Kendi vücudunu yıkamak, yıkanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Gapıya dökülmüş gazel

Anam, gızlarını gezer

Hacıyıdın hatın anam

Yundukça da oldun gözel”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Gözüm kaldı şu kaplanın postunda

Azrail de can almağın kastında

Döne döne teneşirin üstünde

Yunmayınca gönül yârdan ayrılmaz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.645

2. Su ya da başka bir sıvı kullanarak bir şeyi temiz bir hale getirmek, yıkamak.

“Camiin taşları kan ile yundu

Meraş vilayeti şirike döndü

Dördüncü orduyu fesada verdi

Söylendi dillerde halın Adana”

(Adana Vakası üzerine söylenen türküden alınmıştır.)

yuŋsek

:

Yüksek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yuŋselmek

:

Yükselmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yuŋurmak

:

Yoğurmak.

“Benim gözüm bir sulu yâmır,

Akıyor yere oluyor çamır

Elim golum dutmaz oldu,

Ben de yunuramam hamır”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hamide Aslantaş’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Kabagil)

hamur yuŋurmak

:

Unu suyla karıştırarak hamur hâline getirmek; yoğurmak.

yunus eriği

:

Olgunlaşmadan yenmeyen çok ekşi ve sapsarı dağ eriği, Yonuz eriği.

yuŋusuz

:

Biçimsiz.

yural

:

Tasma. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yurd

:

Ev, bark, memleket.

Kerem eyle kara gözlü

Açma bizim sırrımızı

Araya firkat düşürüp

Od eyleme yurdumuzu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.640

yurd bogcusu

:

1. Hiçbir işte tutunamayan

2. Miras malını çarçur eden kimse, mirasyedi.

yurdu

:

İğne deliği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

yurdulamak

:

İpliği iğneden geçirme işi.

“Nenem ben beni bildim bileli ipliği hep bana yurduladırdı.”

yu:rrug

:

Yoğururuz.

yurt

:

1. Ev.

2. Yörüklerin yazın ya da kışın oturdukları yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yu:rt

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yoğurt.

yurtlak

:

Yörüklerin kışın ya da yazın oturdukları yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yurtluk

:

Yaylak ve kışlakta obaların çadır kurduğu yer.

yurug

:

Yıkarız.

“Kiskibar, tertemiz gazanları yurug, kiskibar, killi suları geder, berrag gimi olur.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

yuryumuşak

:

Yumuşacık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yusa:ne

:

Yıkasana.

“Kör ederim Eşe seni

Vezir dayım desâne

Yakasına kan damlamış

Su vurup da yusâne”

(Kaynak: İbrahim Davutoğlu, Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

Yusuf alması

:

Güzelliği sebebiyle bu ad ile anılan bir elma türü.

Şan alsın da dostun bahçası bağı

Derilmiştir gülü geçmiştir çağı

Yusuf almasına dönmüş yanağı

Onu öpmek değil dişlemek gerek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.472

yu:sük

:

Yüzük. Düğünlerde kahve fincanı ile yu:sük (yûsük) oyunu oynanırdı.

yutkuna kalmak

:

Bir durum karşısında söyleyecek söz bulamamak.

Yük: Yük konulan yer, yüklük; kiler.

yutkunmak

:

Canı çektiği için ağzı sulanmak.

yuva

:

Konuşma sırasında kullanılan bir hitap sözü.

yuva hanı

:

Buluntu ve sahipsiz hayvanların getirilip içine konulduğu han.

yuvagacı

:

Loğ ağacı.

yuvahane

:

Ziraate ve ormana zarar veren hayvanların hapsedildiği ağıl.

yuvak

:

1. Anamur’da evlerin damlarında bulunan antik mermer sütundan kesilen silindir.

2. Loğ taşı, toprak damların akmaması için damın üzerinde dolaştırılın taş.

yuval

:

Gürbüz, kilolu.

yuval yuval

:

Kilolu insanların yürüyüşü.

yuva:lak

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yuvarlak.

yuvalamak

:

Yuva yapmak.

Ovalar ovalar engin ovalar

Gözüm yaşı biri birin kovalar

Gülistan içinde bülbül yuvalar

Çalısı çırpısı güldür sılanın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.536

yuvantı

:

1. Sürüdeki sahibi bilinmeyen mal, yabancı mal, yabancı adam.

2. Tufanbeyli yöresine başka bir yerden gelip yerleşen kişi.

3. Yabancı.

yuvarlak miyene

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Yapılan bakır eşyada, istenilen çukurların oluşturulmasında kullanılır. Ağız kısmı toparlaktır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 40)

yuvha e:

:

Aşırıya kaçan davranışlarda söylenir.

yuyan

:

Yıkayan.

“Memet hizmetin görüyor

Yuyan kefene sarıyor

Eli belinde duruyor

Gardaşınız bacılarım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yuymak

:

Damın toprağını sıkıştırıp düzeltmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yuyun

:

Yıkayın.

“Savcı dokdur hep geldiler

Açıp yareni gördüler

Götürün yuyun dediler

Yakdın bizi Ali gardaş”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gır Ali’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Hacı Mustafa Duman)

yüceli

:

Çevresine göre daha yüksekce olan yer.

“Dama çıkar, esikli, yüceli damların birinden atlayıp ötekine sıçrayarak, üç, beş hatta on ev ötedeki bir başka sokağa inerdik.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yüdurge

:

Çok keskin. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yüğlük

:

Genç ve dinç demek olup şişman anlamına da gelmektedir.

“Yüğlük dağı genç, yeşil ve çiçekli bir dağdır. Bu dağda bazı vahşi hayvan avcılığı da yapılmaktadır. Dağın tepesinde Karaman ve Konya ovaları serbestçe görülebilir.”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

yüğrük

:

1. Tez ayaklı.

“Yüğrük kızcağızım yüğrük

Yürürken ığranır beli

İnşallah anam send’ölürsün

Yalınız ağlattın beni”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar, YKY, İstanbul, 1993)

2. Çok hızlı.

“Del’osman da, Sürmel’ali

İnce yaralımın beli

Kör Mehmet, Hacı Mustafa

Yüğrük Bekir’imin dili”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

yüğrülmek

:

Dişi koyun yahut keçinin erkeğiyle çiftleşmesi.

yüğürmek

:

1. Boğa istemek; boğasamak.

2. Koçun dişi koyunu döllemesi.

yüğürtmek

:

Boğa isteyen ineği boğayla çiftleştirmek.

yüğütmek

:

Koşup yorulmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yük bitirmek

:

Yük tutmak, yük almak.

“Düşünü düşünü aklım yitirdim

Ben yükümü gam yükünden bitirdim

Güzel seni kol üstünde yatırdım

Hayal miydi, fikir miydi, düş bana?”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 91

yük vurmak

:

Dert açmak.

“Karac’oğlan der ki yâr döne döne

Tükettim ömrümü kalmadı sene

Yükümün üstüne yük vurdun yine

Ağırdır yüklerim götüremedim”

(Mehmet Öksüz, Karacaoğlan, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993)

yüklü, yüglü

:

Hamile, gebe.

yüklük, yüglüg            

:

Evde yatak konulan yüksekçe raf.

“Çocuk yüklükten yana geçti.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüksa:miş

:

Yüksek imiş.

yüksük

:

1. Düğünlerde oynanan seyirlik köy oyunu.

Yüksük Oyunu: Düğünde kadın ve erkekler ayrı eğlendiği için, özellikle akşamvaktinde erkekler toplanıp çeşitli oyunlar oynardı. Bu oyunlardan yüksük oyunuen çok sevilenidir. Bu oyunda iki taraf vardır. Tepsi üzerine altı tane fincankonulur. Bu fincanların birinde yüksük saklıdır. Karşı tarafın yüksüğü bulmasıistenir. Yüksüğü bulan kişi kendi tarafına bir puan kazandırır. Kazanamayantaraf cezalandırılır. Kazanan tarafın seçilen başı, cezayı belirler. Bu cezalar zorve ağır cezalardır. Islak havlu ile cezalı gurubun ellerine vurulması ya da kevenotu ile tıraş yapılması gibi. Bu oyun düğünlerimizde oynanmamaktadır.

(Suat Savur, Adana İli Tufanbeyli İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üni., SBE., TDE. ABD, Adana, 2010, s.188)

2. Baldır kemiğinin kalça kemiği ile birleştiği eklem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yükünmek

:

Öykünmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yükünü yüŋseğe yığmak

:

Kendini önemsetmeye çalışmak.

yülek

:

Bıçakları veya kesici aletleri keskinleştirmeye çalışmak.

yülekli

:

Yülenmiş, ucu keskinleştirilmiş.

yülemek

:

1. Traş etmek, kazımak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Kesici aletleri bileylemek, balta, keser, çapa gibi gereçlerin ağzını düzeltmek, inceltmek, bileylemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Ekin biçim vaktı yaklaşıyor. Oraklarınan, tırpanların ağzını yüledek e bire guzum.”

yülemşah

:

Hırpani.

yülenmek

:

Bileğilenmek, keskinleştirilmek.

“Hançer bıçak yüleniyor

Heral bizi kesiciler

Selam olsun Saimbeyli’m

Urumlu’yu basıcılar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Saimbeylilerin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayşe Temiz)

yületmek

:

Kesici aletleri bileylemek, balta, keser, çapa gibi gereçlerin ağzını düzeltmek, inceltmek, bileylemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

yülmek

:

Yunmak, yıkamak.

Kılı soñra yüller yayḳallar, ēğirtmeçte eğirirler.

yülük, yülüg

:

Traş olmuş, dazlak.

yülümek

:

(Kıl vb. için) Traş etmek, biçmek, keskin bir aletle kesmek, kazımak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç. Osm. Ada.)

yülümennik

:

Kasık bölgesi.

yülütmek

:

Traş ettirmek, tüylerini yoldurmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

yümek

:

Yıkamak.

yün özemesi

:

Dağınık halde yün yumağı.

yüŋsek

:

Yüksek.

“Yünsek galdırın salını

Getsin görünü görünü

Bu kimin nesi derlerse

Memiş’in de Güllü gızı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yüŋseklik

:

Yükseklik.

yüŋse:ne

:

Yükseğine.

“Yünsêne çıksam da görünmez dâlar,

Asgerlik adamı gıl ile bağlar,

Silade validem ah çeker ağlar,

O sebebden arzederim veteni”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sıla Ağıdı 6, Kaynak Kişi: Ümmügülsüm Temiz)

yüŋsük

:

Yüzük.

“Altın yünsük barnağanda

Boz elbise dırnağanda

Gezer benim babam oğlu

Şu bay beğler örneğende”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yünu:z

:

Yününüz.

yüra: a:rımak

:

Miğdesi ağrımak.

“Yürâm ârıdı.”

yüra: dutmak

:

Hafif uykuya dalmak.

“Yürâm dutmuş guzum.”

yüra: düşmek

:

Çok korkmak.

“Yürâm düştü.”

yüra: gagmak

:

Midesi bulanmak.

“Yürâm gagdı.”

yürağ yekinmek

:

Midesi bulanmak.

yürağam

:

Yüreğim, midem.

“Keşifçiler binmiş geliyor

Gardaşın deli oluyor

Hısım olsam çok söğlerim

Hemen yürağam doluyor”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

yüra:mde

:

Yüreğimde.

“Şu dağlar da sıra sıra

Vardır yürâmde yara

Sen hakkını helal eyle

Ayrılık yok dura dura”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Battal’ın Ağıtı, Derleyen: Mustafa Karaman-Gülcihan Yapan, Kaynak Kişi: Elif Köse)

yüra:n

:

Yüreğin.

“Yürân yandı mı; istediğin limonatanın, meyan şerbetinin veya gülsuyunun bardağını doldurmadan önce o bardağın kenarıyla şöyle kazıya kazıya yarısına kadar kar alınır, sonra onun üzerine mümkün olduğunca yukarıdan ve köpürdetilerek akıtılırdı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yüre:

:

Yüreği.

“Elime aldım kürê

Yıkıldı damımın dirê

Yanı sıra verin bardak

Yangın eşimin yürê”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

yüreande

:

Yüreğinde.

“Birbirine etmediğini gomazlarmış. Gomazlarmış da Zeynep hanım mazlum tabiatlı ve haksızlığa uğramanın ezikliğini tâ yüreande duyduğundan hep altta kalıyor, yeni gelen kuma da biraz baskın çıkıyormuş…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

yüreği bulanmak

:

Midesi bulanmak.

“Ayağa kalktı. Ama gene, her adım attıkça yüreği bulanıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreği cıkrımak

:

Midesi ekşimek.

“Yüreğim cıkrıdı.”

yüreği darakmak

:

İçi çok sıkılmak, bunalmak.

“Beş parasız, işsiz kaldığı geldi gözünün önüne… Yüreği daraktı. Gözleri karardı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreği götürmemek

:

Başkalarının çektiği acıya dayanamamak, içi götürmemek. “Kadın: Herif, dedi, Hiç yüreğim götürmüyor.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreği gürp gürp etmek

:

Çok korkmak; coşkudan ya da korkudan kalbi hızlı hızlı vurmak.

“Işığın yanında yüreği gürp gürp ederek durdu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreği hop etmek

:

Ansızın çok heyecanlanmak ya da korkmak.

“Uyanık da olsalar babası anası, bu sesten bir şey anlamazlardı. Yüreği hop etti ortalığı dinledi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreği kopmak

:

Çok korkmak.

“Bir düşün, atımız ölürse ben nasıl giderim. Yüreğim kopuyor.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreği oynamak

:

Çok heyecanlanmak.

“Yüreğim oynadı.”

yüreği sıkılmak

:

İçinde bir sıkıntı duyumsamak, bunalmak, canı sıkılmak.

“Yüreği sıkılıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreği yağ bağlamak

:

Mutluluktan içi içine sığmamak.

yüreğil

:

Yürekli, cesaretli.

yüreğine ateş düşmek

:

Çok üzülmek.

“Yüreğime ateş düştü.”

yüreğine tıp etmek

:

Birdenbire aklına gelmek, birdenbire anlamak, kavramak.

“Genç Kaymakamı görür görmez, Okçuoğlunun yüreğine tıp etti.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

yüreğinin şişi inmek

:

Öfkesi yatışmak.

“Yüreğimin şişi indi.”

yürek bulantısı

:

Mide bulantısı.

“Yüreğimin bulantısı nar eşgisi içince geçer gibi oldu.”

yürek sıkısı

:

Baş ağrısı.

yürsek

:

Yüksek.

“Yürsek olur da şu dağlarıŋ bedeni

Duman çökmüş görünmüyor yolları

Size máğlûm da Yazıcı Oğlu’nuŋ halleri

Goca Tanır yaz olmıya başladı”

(Görkem, 1986)

yürük

:

1. Sıpa. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Yüğrük, hızlı, çabuk, yiğit.

yürükmek

:

Zorla yürümek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

yüsek

:

Yüksek.

“Ne yüsek uçarsın hey gözü kanlı

Eğlen kondurayım dala Fadime

Nerde güzel olsa kötünün malı

Gövel ördek konmaz göle Fadime”

(Duran Boz, Yazarların Şehri Kahramanmaraş, Pehlil Ali, Kahramanmaraş Valiliği 2009)

yüssük

:

1. Bölgemiz göçmen ağzında; yüzük.

2. Yüksük. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

YÜSSÜK OYUNU Kapalı mekânda, ev içerisinde oynanır. Kız ve erkek çocuklar birlikte oynar. Oyuncu sayısında kısıtlama yoktur. Bir tepsi, yüzük ve yedi kahve fincanı bulunur. Oyun başlamadan önce kaç sayıda oyunun biteceği kararlaştırılır. Fincanlar tepsiye ters olarak konur. Birinci grup fincanlardan birinin içine yüzüğü saklar. Diğer grup saklanan yüzüğün hangi fincanda olduğunu bilmeye çalışır. Yüzüğü bulan oyunu kazanır, bulamayan türkü söyler. Bazen de kaybeden kişi, kazanan kişiyi arkasında taşır.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 209)

yüsük

:

Yüzük.

yüyen

:

At başlığı, at başlıklarının ağza geçen demir bölümü.

yüz

:

Taraf.

“Eşli yağmur geliyor!... Şo yüzde, bir mağara varıdı!... Yağmura dutulmadan yetişek!... Çuvalı Hasan’ınan Sülemen löbetleşe daşısın.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

yüz ağardıcı

:

Süpürge.

yüz ağartma

:

Memnun etme.

yüz cırmalamak

:

Alacağını ya da verilen sözün yapılmasını arsızca istemek.

yüz da:l camız gönü

:

Yaptığından dolayı bir kimseye olmadık laflar söylendiği halde bunlardan hiç nasibini almayan hatta oralı bile olmayanlar için söylenir.

“Yüz dâl camız gönü.”

yüz döndürmek

:

Yüz çevirmek, uzaklaşmak.

Ala gözlerini sevdiğim dilber

Niçin benden ay yüzünü dönderdin

Yoksa hizmetinde kusur mu koydum

Niçin gül dalına harı kondurdun

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.562

yüz görümlü:

:

Damadın gelinin duvağını açtığında verdiği armağan.

yüz yumak

:

Yalakalık etmek.

yüzâ

:

Yüzüne.

yüzahı

:

Onur.

yüzcek

:

Yüzyüze, yüzünden. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

Yüzcek tanıyorum ama adını bilmiyorum.

yüze pıya

:

Sahte gülücük etmek.

yüze vurmak

:

1. Bir kimsenin hatasını yüzüne karşı söylemek, yaptığı iyiliği baş kakıncı etmek.

2. Yüze peçe vs. örtmek.

Yüzüne vurduğum sırmalı peçe

O yâre ettiğim emekler hiçe

Belki güzellerin kervanı geçe

Baççıyım beklerim yol kenarında

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.383

yüze:ri

:

B yüzüyor.ölgemiz göçmen ağzında;

yüzerlig

:

İri tohumlu, ateşe atıldığında hoş bir koku bırakan ve nazara iyi geldiğine inanılan bir bitki, üzerlik.

yüzetmek

:

1. Yüzleştirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Alacağını ya da borcunu başka birinin ödemesini ya da almasını istemek.

yüzeyapışkan

:

Bir böcek.

yüzgaç        

:

Ağaç kabuklarını yüzen işçiler.

yüzgeç

:

Yüzme bilen.

yüzlü kömbe

:

Yüzüne yoğurtla sos yapılarak genellikle sac arasında pişirilen kömbe.

yüzlük

:

Peçe, nikab, yüz örtüsü.

“Kurtulan sürtüp girürler içeri

At depüp yortup gelür paşa gerü

Göksü gürledi, köpüğü saçılır

Yüzlüğün kaldırdı yüzü açılır”

(Enver XV. 70)

yüzsüz

:

Utanmaz.

Yalınız git yoldaş olma yüzsüze

Selâm verme erkânsıza yolsuza

Komşu olma nâmussuza arsıza

Âkıbet üstüne hiyle getirir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.612

yüzü kölgeli

:

Sıkıntılı, üzüntülü.

“Yüzü kölgeli.”

yüzü surat

:

Atın yüzü insan suratına benziyor.

Yüzük oyunu

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Genellikle düğünlerde erkeklerin ev içerisinde bir odada oynadıkları iç mekan oyunudur. Herkes odanınyapısına göre kare veya çember şeklinde oturur. En az 10, en fazla 20 erkekle oynanır. Havlunun ya da başörtüsünün bir ucu bağlanarak düğümlenir. Bir kişi avucuna yüzük alır. Bu kişi ortada ilk ebe olarak görevlidir. Oyuncuların hepsi iki elini birleştirerek avucunu öne uzatır. Ebe tek tek sırasıyla herkesin avucuna yüzüğü bırakıyormuş gibi yapar ve içlerinden birinin avucuna yüzüğü gerçekten bırakır. Sonra eline düğümlü havluyu alır. Bir oyuncuya yüzük kimde diye sorar. Odadaki kişilerin beden dilinden, tavrından anlamaya çalışırlar. Eğer bu oyuncu doğru tahminde bulunursa havluyu alır ve ebe olarak o devam eder. Yüzüğün kimde olduğunu yanlış tahmin ederse ebe, elindeki havlu ile bu oyuncunun eline bir kez vurur. Tahminde bulunduğu kişiye tekrar sorar.  Oyun bu şekilde yüzük bulunana kadar devam eder. Yüzük bulununca ebe değişir ve oyun devam eder.

(Hatice Fatoş Derebent, Çağlayancerit Halk Kültürü, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, Kahramanmaraş, Mayıs 2015. s. 122)

YÜZÜK OYUNU Yüzük oyunu, kına gecesi kız tarafında oynanan bir oyundur. Kına töreninin bitmesinden sonra, topluluk kız tarafı ve erkek tarafı olarak ikiye ayrılır. “Yüzük oyunu” oynamak için köy odasına gidilir. Dokuz tane fincanın altına bir yüzük saklanır. Yüzüğü hangi grup bulursa o grup, oyunu kazanan taraf olur. Yüzük oyunu belirlenen sayının son bulmasına kadar oynanır. Kazanan taraf, kaybeden tarafa çeşitli cezalar verir. Cezalar ertesi günün sabahına uygulanacaktır. Bu cezalardan bazıları; eşeğe ters bindirilip, tüm köyde gezdirilmesi, kaybeden tarafın elinin, yüzünün, gözünün kazan karası ile boyanması, kadın elbisesi giydirilerek köy meydanında oynatılması gibi… Hatta bazen ceza o kadar abartılırmış ki; kaybeden adamlardan birini, öküz arabalarının tekerinin mazısına, iki ucuna bağlayarak, yokuştan aşağı atılırmış. Oyun baştan sona, eğlence havasında geçer. Yüzük oyunu bazı köylerde ise şu şekilde oynanmaktadır: Hangi grup fincanın altındaki yüzüğü bulursa diğer gruba “partala” çalar. Yani yenilen grubu dörtlükler şeklinde söylenen manilerle, hicvederler. Partala çalınırken kırılmak, gücenmek yoktur, bir nevi sözlü ceza verilmektedir. Yüzük oyununda Göksun yöresinde çalınan partala örneklerinden birkaç tanesi şunlardır:

Yük üstüne pala koydum

Bir üstünü dala koydum

Soysuz leşini dala koydum

Yüzük bilmem neden oynan?

Keklik öter vık vık diye

Fındık içi küçük diye

Geberin giden puştluk diye

Yüzük bilmem neden oynan?

Avradın gelir firezden

Elinde değneği kirazdan

Salınıp uzatır birazdan

Yüzük bilmem neden oynan

Kağnıya vurdum kütüğü

İçmez sineksiz katığı

Avratların don artığı

Yüzük bilmem neden oynan

Ala tazının kancığı

Boğazında var boncuğu

Alırsın yüzüğü, köpek kancığı

Yüzük bilmem neden oynan

(Duygu Arslan, Kahramanmaraş İli Göksun İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üni. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2011, s.398-399)

Bölgede oynanan bir seyirlik köy oyunu.

YÜZÜK OYUNU Köylerden birçoğunda, eskiden beri oynanan oyunlardan birisi de yüzük oyunudur. Bu oyun çeşitli yerlerde değişik biçimlere bürünmüştür. Bu oyun düğünlerde ve kış gecelerinde oynanır. Düğün devam ettiği gecelerde gençler davul ve zurna ile halay çektikten sonra büyük bir ateş yakarak sin-sin oyununa geçerler. Bu oyun bitince bir evde toplanarak yüzük oyunu oynamak üzere iki gruba ayrılırlar. Ortaya bir ekmek

tahtasıyla yüzük takımı olarak bir tava, on bir zarf getirilir. Bu oyun bazı köylerde fincan ve ceviz kabuğu ile de oynanmaktadır. Her iki tarafın bir başoyuncusu bulunur. Oyuna geçilmeden önce başoyuncular arasında taş tutulur. Dolu çıkan taraf yüzüğü saklar, diğer taraf aramaya başlar. Yüzük ilk çekilen zarf arasında olursa, o zaman tabak arayan tarafa geçer. Şayet ikinci zarfın içinde çıkarsa, dimyet olur. Böylece yüzüğü saklayan taraf ön deve (sayı) kazanmış olur. Yüzüğü saklama işi devam eder. Yine karşı taraf aramaya başlar. Birinci ikinci zarfları kaldırır, yüzük bulamazsa dimyet geçer. Şayet yüzük sonraki zarfların birinin içinde çıkarsa kaybolmayan zarflar deve sayılır. Eğer sonran iki zarf kalmışsa bu iki zarftan birini arayan taraf “Bize” diye kaldırır. Bu kaldırma işinde yüzük zarfta çıkarsa arayan taraf saklar. Çıkmazsa diğeri iki deve kazanır. Oyun böylece devam eder. Hangi tarafın deve sayısı 30 olursa diğer tarafa 30 çektirir. Devesi 30 olmayan taraf diz çöker diğer taraftanbiri hocalık yapar. Bir kişide elinde sopa ayakta bekler. Diz çökenler, başlarındaki kişi ile birlikte aşağıdaki sözleri söyleyerek yere yatıp kalkarlar.

Otuz of

Beller büken otuz of

Evler yıkan otuz of

Kırk yaşında emekleten otuz of

Çocukları yetim koyan otuz of

Kara Meryem’e hizmetçi yapan otuz of

Bu bitince tabak otuz of çeken tarafa yeminler verilir. Neteşenin, menteşenin,kızılcıktaki kara eşenin, Cuma günü yatanın ve beni vebal aldın kabul ettin mi? “Aldım”denilirse tabak verilir. Yoksa verilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısını50 yaparsa partala (karşı tarafı sinirlendirip üzecek şiir şeklinde söylenen ağır sözlerdir)söylerler. Partalayı söyleyecek kişinin elinde değnek vardır. Bu kişi iki taraf arasındadurur. Partala söyleyeceğini dönüp söyler. Sinirlendirir. Partala bittikten sonra, tabak

partal çalınan tarafa yenimler verilir. Enteşenin, menteşenin, kızılcıktaki kara eşenin,Cuma günü yatanın ve beni vebal aldın mı? “Aldım” denilirse tabak verilir. Yoksaverilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısı yüz iki olursa o taraf utmuş olur.Utulan taraf, sıra halinde diz çöker, önce kendi şapkaları ile terleri silinir.

(Ümit Kaldar, Adana İli Yumurtalık İlçesi Halk Kültürü Ve Edebiyatı Üzerine Bir İnceleme Konulu Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi S.B.E., TDE. ABD, Konya, 2008, s. 88-89)

yüzün guylu

:

Yüzü koyun.

yüzündâ

:

Yüzündeki.

yüzüŋe barabar

:

Yüzüne karşı.

“Yüzüne barabar.”

yüzüŋgüğü, yüzüŋguyu

:

İniş aşağı, inişe doğru, tepe takla.

yüzüŋü dola da git

:

Defol git.

“Yüzünü dola da git.”

yüzünü eşgitmej

:

Bir anlaşmazlıktan ya da beğenmemekten dolayı yüz vermemek.

yüzünü yere yıkmak

:

Yere bakmak.

Sabahtan vardım da yoluna durdum

Gül yüzünü yere yıktı da geçti

Sen kimin yârisin deyi de sordum

Bir cevap vermeden baktı da geçti

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.464

yüzzek

:

Yüzme.