Söz Varlığı

Maraş Söz Varlığı



KAHRAMANMARAŞ YÖRESİNDE KULLANILAN MAHALLÎ KELİMELER

şa:paz

:

Şahbaz, eline çabuk.

şa:riye

:

Şehriye.

şaba

:

1. Düğünde, oyundan sonra davulcunun topladığı parsa. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Gelin eve getirildiğinde evde çalınan davul.

3. Düğünlerde yardım toplama biçimi, çaba.

şabak

:

Bakımsız bağ. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şabalamak

:

Kesimli düğünlerde, davul ve zurnacının, düğüne gelenleri, özel bir davul zurna havası eşliğinde düğün sahibine yardım etmesini sağlamak amacıyla davette bulunması. Düğüne gelenler şabasını hemen vermezler. Özellikle davul çalan abdala takla attırırlar, bir takım cezalar verirler, özel olarak türkü çaldırabilirler,  vb. şekilde naza çekilirler. Davul çalan abdal özel sözlerle şabayı yapmaya çalışır sözlerinin sonunda hep yaşa! varol! gibi sözler sarfeder. Çok naza çekilen, abdala türlü cezalar veren misafirlerin hem abdalağasına verdiği şabası hem de abdala verdiği bahşişi fazla olur.

şabaş

:

1. Düğünde, oyundan sonra davulcunun topladığı parsa. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Düğünlerde yardım toplama biçimi, çaba.

şabe

:

1. Düğünlerde davulcuların misafiri karşılayarak ağırlaması.

2. Parse.

şabelemek, sabalamak, sağbelemek

:

Davulcunun çeşitli oyunlar oynayarak konukları eğlendirdikten sonra davulu yatık tutup dımbırdata dımbırdata para toplamaya çalışması.

şabık

:

Çabuk.

şablak

:

Şaplak, tokat.

“Ablak Sarı Mullam ablak

Gıyık da vurmadım şablak

Yenil oğlum yenil dedim

Yeniyor mu gara tobrak?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sarı Mulla (Mullacık )’nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

şad etmek

:

Eğlendirmek, hoş tutmak.

Ala gözlerini sevdiğim dilber

Şâd edip elleri gülmeseneydin

Muhabbettir güzelliğin nişanı

Bakıp uğrun uğrun gütmeseneydin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.544

şad eylemek

:

Eğlendirmek, hoş tutmak.

Aşkın ataşı bu sînemi deler

Dîvâne gönlümü gâhi şâd eyler

Sanırım vücudum Cennet'te gezer

Yârimi koynuma aldığım zaman

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.523

şad olmak

:

Neşeli olmak, sevinmek, mutlu olmak.

Karac’oğlan der ki Hak'tan bu nazar

Biçildi kefenin kazıldı mezar

Eller yârin almış şâd olup gezer

Hemen kara yazın bana mı felek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.472

şadeli

:

Müzikli, uyumlu.

“Ağlayamadım şadeli

Asvap giyerdi modalı

Aslan Adana’da galdı

Karaçadır ağ odalı”

(Derleyen: İbrahim Davutoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

şadenlik

:

Bahşiş.

şadennig, şa:dennig

:

Bahşiş.

şad şadıman olmak

:

Aşırı derecede ilgilenmek.

şadıman

:

Şen, neşeli.

şadıravan, şadırvan

:

Fıskiyeli birkaç oluklu küçük havuz.

Munbuç'un kapısı altun tokalı

Kimse yaptırmamış felek yıkalı

Ulu şadırvanlı çatal birkeli

Kastalında abdest alanlar hani

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.454

şadu hurrem olmak

:

Neşelenmek, sevinmek.

Niçin böyle melil melil gezersin

Şad ü hürrem olup gül kömür gözlüm

Arzu eder gönlüm gurbet elleri

İşte gidiyorum kal kömür gözlüm

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.515

şafak

:

Atın başına hakim olamaması. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şafak bendi

:

Tan kızıllığı, sabah olması. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şafaklamak

:

1. Gözleri havada yürümek.

2.  Sabahlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Elini alnına götürüp kaş hizasına siper yaparak uzağa bakmak.

“Ne o bire ulan, eyice gocayıksın elleham… Şafaklayıp duruyon.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

şafa:nan

:

Şafakla birlikte, erkenden.

“Can veriyor bibimoğlu

Ben de başında oturdum

Gınaman komşular beni

Şafânan cenaze getirdim”

(Mehmet Temiz Yüksek Lisans Tezi Andırın Ağıtları Apandistten Ölen Kadir Demir’in Ağıdı Ağıdı Yakan: Duran Hacımehmetoğlu)

şafkarmak

:

Aydınlanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şagşag

:

Alkış.

“Osman Bölükbaşı isimli hitabet sanatı çok güçlü olan politikacı, bir genel seçim sonrasında K.Maraş’ta, Kıbrıs Meydanı’nda topladığı çok büyük bir kalabalık kitlesine yaptığı bir konuşmada “Kahramanmaraş’ın galleş evlatları! Şagşagları bana verdiniz oyları Demirel’e! diyerek bir seçim sonrası nasıl da sitem ediyordu.”

şagşahı

:

Alkış.

şagşahıcı

:

Yaltaklanarak alkış tutan.

şah

:

1. Devlet adamı, devlet başkanı.

Açıldı dehanım söyler zebanlar

Sana muhtaç bunca şâhlar gedâlar

Al yeşil hırkalar türlü libaslar

Böylece münâsib geymek isterim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.501

2.  Gözbebeği. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Ağacın yeni sürgünü, dalı.

4. Parça, şak.

şaha kalkmak, şaha kakmag

:

Öfkelenmek, öfke ile fırlamak, ayağa kalkmak.

şaha şaha etmek

:

Parçalara ayırmak.

şahan

:

Şahin, çevik, şahbaz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Ovalar ovalar engin ovalar

Didem yaşı birbirini kovalar

Yüce dağ başında şahan yuvalar

Öter garib bülbülleri sılanın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.536

şahbaz

:

1. Doğan türü bir kuş.

Koç yiğidin koluna şahbaz gelir

Yen(ile sevdiğinden nice vaz gelir

Bugün sıcak gider yarın güz gelir

Güzelin koynunda kışlamak gerek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.472

2. Hızlı, çabuk, atik.

“İçeriye kurdum düğün

Gızlar da oyun oynasın

Gızım şahbaz goyun sağar

Çerkezler satmasın goyun”

(İhsan Şimşek, Aşık Hasibe Hatun, TFA, C.9 S.187, 12 Şubat 1965)

şahle

:

Nergis. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

Şahı Merdan

:

Yiğitlerin şahı, Hz. Ali.

Şâh-ı Merdân idi adı

Cömert sofrasın kim kodu

Ali'ye aslan'ım dedi

Ayruk Ali gelmemiştir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.613

şahılamag

:

Ses çıkaracak şekilde vurmak.

şahımag

:

Şakımak.

şahınlık

:

Şahinlerin yaşadıkları sarp kayalıklar.

şahmerdan bakırı

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Eskiden pres şeklinde ezilen bakıra denir.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 40)

şahna

:

Tahsildar, Tahıl vergisi toplayan görevli.

şahniş

:

Kafesli çıkma.

şahpaz

:

1. Yemek sofrası. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Ayağına çabuk, tez canlı.

“İki idi babamın oğlu iki

Biri gitti kaldı teki

Şahpazımış babam oğlu

Şehirde yükledi yükü”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

şahrık

:

At, eşek vb. hayvanlara odun yüklemekte kullanılan, dört çatal ağacın ikişer ikişer bağlanmasından oluşan araç. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şahvezir

:

Balaban soyundan nesli tükenmiş bir alıcı kuş.

“Kuşların destanın söyleyem sana

Şahvezir Balaban’ın soyudur

İspir Miralay, Doğan Binbaşı

Soyak dedikleri onun tayıdır”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

şak

:

1. (Halı ve kilim için) Parça, bölüm, kısım.

2. Yanma, yıkılma.

3. Parçalara ayrılmış, ortadan ikiye ayırma, ayrılan parçaların her biri..

şakak

:

Yar, uçurum, kayalık alan.

şakasoyak

:

Çocukların bir çoğunun günümüzde adından bile haberdar olmadığı bir tür çocuk oyunu.

şakıl

:

Eşeğin sırtına iki yana su tenekesi koymaya yarayan araç.

“Ulan Hamza, ulan Hamza

Gozan’dan öte Tomarza

Hardallık’da Hacı Merza

Şakıl yitti görmedin mi?

Cinniler’in çocukları

Hamza sever sucukları

Dumanların gücükleri

Şakıl yitti görmedin mi?

Gopil Ahmed’in boyu cüce

Minibüs sürer gündüz gece

Cinniler’de Gadir Hoca

Şakıl yitti görmedin mi?

Golcu Osman’ın gazları

Cinni Osman çalar sazları

Gızıloluk’un gominis gızları

Şakıl yitti görmedin mi?

Bakın Hamza’nın işine

Neler geliyor başına

Sorun hocanın keşine

Şakıl yitti görmedin mi?”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

şakıldak

:

1. Koyunların sidiğiyle pisliğinin karışarak yünlerine yapışması ile ortaya çıkan hal.

“Kepeği katar ununa

Şakıldak bağlar donuna

Kocası almamz yanına

Daha kız bekar oturur”

(Aşık İmami)

2. Değirmende, hazneden dökülen tanelerin dökülüşünü ayarlamak ereğiyle yapılan düzenek, ki değirmen taşının üstüne konulan ve hazne ile bağlantısı olan, taş döndükçe şakır şakır ses çıkaran tahta.

“Değirmenin şakıldağı

Döner fırlanı fırlanı

Eğer eşim sağ gelirse

Çifte keserim kurbanı”

(Anonim - Gizik Duran’ın Ağıdı)

“Sele gitmiş değirmeniŋ şakıldağı aranmaz.”

“Değirmen sele gitmiş, sen şakıldak arıyorsun.”

(Andırın Atasözü)

şakıldak gimi

:

Çok fazla ürün ya da meyve veren bitkiyi anlatır.

“Şakıldak gimi.”

şakımak

:

1. Şen şakrak olmak, neşeli olmak.

Şu yalan dünyaya geldim geleli

Şakıyıp gülmedim hey zalim felek

Her ne tuttum ise aldın elimden

Nice bir dîvâne dolanam felek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.471

2. Ötmek.

Hocasına vardım sabakın okur

Dostun bahçasında bülbüller şakır

Ne İstanbul gerek ne Diyarbakır

Sılam seni terk edeyim bir zaman

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.522

3. Çok ağrımak, sancımak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şakır

:

Şakıyan.

Dosta doğru gider yollarım olsa

Bülbül gibi şakır dillerim olsa

Kayık oynatacak göllerim olsa

İçi dolu ördek inen kaz inen

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.531

şakırdak

:

Değirmende, hazneden dökülen tanelerin dökülüşünü ayarlamak ereğiyle yapılan düzenek, ki değirmen taşının üstüne konulan ve hazne ile bağlantısı olan, taş döndükçe şakır şakır ses çıkaran tahta.

“Değirmenin şakırdağı

Döner fırlanı fırlanı

Eğer eşim sağ gelirse

Çifte keserim kurbanı”

(Derleyen: İbrahim Davutoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

şakirt

:

Çırak.

“Yârimin zülüfü destedir deste

Verirler şâkirdi öğretir usta

Bir alma getirdim gümanım dosta

El sürüp koynunu aramadım ben”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 528

şakna

:

Fasülye , bakla gibi bitkilerde kapsül. Küncü şaknası.

şakşahıcı

:

Alkışçı.

şakşak

:

1. İri habbe (tane)'li süs tesbihi.

2. Değirmende un öğüten taş.

şakşakı

:

1. Değirmen taşına buğday veren ve bu esnada şak şak diye sesler çıkaran titreşimli oluk.

2. Kavrulmuş fındık ve peynir şekeri karışımı çerez. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şakül    

:

Duvar terazisi.

şal

:

Bir cins kalın kumaş. Kadınların omuzlarını örtmek için kullandıkları geniş atkı.

Hocasına vardım dersini okur

Bahçasına vardım bülbüller şakır

İbrişim içinde halılar dokur

Şal kuşaklı ince belli bir gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.551

şal atmak

:

İstenmeyen bir görüntüyü gizlemeye çalışmak.

şalak

:

1. Yük, tay.

2. Büyümemiş kavun, karpuz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şalak-şulak

:

Karpuz için küçümseme sözü.

şalaşura

:

 Olmayan şeyler, dalavere.

şalfar

:

Şalvar.

şalgaba, şalkaba

:

Keven gibi meşhur bir yayla bitkisi olup dikensiz ve daha geniş yaprakları vardır. Boyu 50-60 santime kadar yükselir. Kumluk ve kayalık yerlerde yetişir. Yumru köklü, sarı çiçekli olup ilaç yapımında ve kauçuk elde etmede kullanılır. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şalva:lı

:

Bölgemiz göçmen ağzında; şalvarlı.

şalvar

:

Kadın ya da erkeklerin pantolon yerine giydikleri bol dökümlü üst giyeceği. Yazın siyah veya koyu renkte şalvarlar, kışın ise yün şalvarlar giyilir. Peyiği yani peşi geniş olur.Boyu ayak bileğindedir ve beli uçkur denilen bağ ile bağlanır.

Bir güzel gördüm de şalvarı parlar

Düşmemiş eşine menendin arar

Seni gören yiğit sararır solar

Göreni ataşa yakar bu gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.552

şalvar ayak

:

Ayağı şalvarlı, giyimli.

şalvar bırakmak

:

Güreşte galip tarafa ve baş güreşçiye verilen ödül.

şalvarı kaptırmak

:

Fırsat vermek.

şam

:

Akşam.

şam u seher

:

Akşam sabah, daima.

Be felek senin elinden

Ah ediben ben ağlarım

Şâm ü seher ağlar gözüm

Başımı döver ağlarım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.490

şamata kutusu

:

Radyo.

şamdan

:

Üzerine mum yerleştirilen ince uzun aydınlatma aracı.

Heves kaldım pınarının başına

Altun yağmış toprağına taşına

Ulu Câmisi'nin kandil başına

Altun şamdanı da yanar Hama'nın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.537

şampirti

:

Ayakdaş.

şane

:

Baş tarağı.

şap

:

Eğri, yamuk, çarpık.

şapalmak

:

Hızardan çıkmış tomruğun çalışması, eğilip bükülmesi.

şapaz

:

Hızlı, çabuk.

“İzmir’in de yeri geniş

Kak da binbaşına danış

Şapaz benim sürmel’eşim

Gel otur yanıma gonuş”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Askerde Ölen Gencin Ağıdı, Kaynak Kişi: Güllü Gülmez)

şapda

:

Çatı ve dam yapımında kullanılan 5-6 metre uzunluğunda ince kavak.

“Şaptalarını ta: Goca Hapıs’ın başından getirdi Yusuf Usda.”

şapga

:

Şapka.

“Foter şapgası başında

Sedef düğmesi döşünde

Sên Gediği’ni aşmış

Mukdarın gızı peşinde”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Karcı İs-mail (Kahveci)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

şapıḫ, şapık

:

Çabuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şapılamah̬

:

Ses çıkarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şapıldak

:

Alkış.

şapırdatan yakalamak

:

Kaçan ya da kaçmaya çalışan bir kimseyi ani olarak tutmak, yakalamak.

şapla

:

Uzun ve düzgün boynuzlu öküz. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şaplak 

:

1. Delikanlı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Elin içi ile vurulan tokat. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç. Osm. Ada.)

“Ablak gar” İsmet’im ablak

Gıyıp da vurmadım şaplak

Ben sana doymadım guzum

Doysun gayrı gara toprak”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

şaplak çalmak

:

Elle alkış tutmak.

şaplaklamak

:

Şaplakla vurmak, tokat atmak, tokatlamak.

şapşak

:

1. Bakır ya da teneke maşrapa. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Her söze atılan.

3. Çamaşır ve banyoda kullanılan ve su kabağının ağız açılmasıyla yapılan su kabı.

şapşap

:

Sinek öldüreceği.

şapta     

:

Hayma yapımında dalları tutmak için kullanılan sundurmalar, ince, uzun, ağaç.

şar

:

1. Şehir, belli günlerde kurulan köylü pazarı. Günlük hayatta bugün neredeyse kullanılmayan bir kelime.

Dinleyin ağalar size söyleyim

Arş u kürsü gider yolun var dağlar

Kar'ardıçlı kamalaklı yüceler S

Selvili söğütlü yerin var dağlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.578

2. Tükenmez.

3. Şehir.

4. Sevinçli, iyilikle, güzellikle donanmış.

“Babamın oğlu var idi

Anamın oğlu bir idi

Topuz kardeşim var iken

Öksüzce başım şar idi”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

şargada

:

Yaramaz, kavgacı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şargadan

:

Kavgacı, geçimsiz, dirliksiz kimse.

şa:riye

:

Şehriye.

şarık

:

Yük hayvanında kullanılan ağaçtan heybe.

şarıltı

:

Büyü, sihir. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şark

:

Doğu.

Ben seni severim çoktan

Kaşın yay kirpiğin oktan

Yâr kervanı gelir şarktan

Aslı Hotenli Hotenli

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.421

şarlağan

:

Derelerdeki küçük çağlayan. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şarlak   

:

Çağlayan, şarıldayarak akan su. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Dam üstünde yuvarlak

Dere akıyor şarlak

Benim sevdiğim yarim

Doğan aylardan parlak”

(Veli Aba, Seyfi Metin, Ö. Tuğrul Kara, Osmaniye Manileri, Adana 2011)

şarlamak

:

Su için şar şar diye ses çıkararak akmak.

şarlavık

:

Çağlayan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şarlavuk

:

Çağlayan. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

şarmıta

:

1. Şer saçan, şirretli kadın.

2. Ahlaksız, hoppa kadın. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şarp

:

(Yakalamak için) Şıp diye, birdenbire. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şarpada

:

Aniden, birdenbire, ansızın. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Ala gözlerini sevdiğim kel gız

Benim göonüm sâ düştü gürpede

Âelde bir yol yanândan öpeyim

Camız suya sıçrar gibi şarpada”

(Anonim bir Türkü)

şarpadan

:

Aniden, birdenbire, ansızın.

“Tarlada sürdüm gemi

Atlara verdim yemi

Olan oldu bikere

Şarpadan öptü beni”

(Veli Aba, Seyfi Metin, Ö. Tuğrul Kara, Osmaniye Manileri, Adana 2011)

şarpındırık

:

(Et için) Arık, yağsız. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şarramak

:

Su için şar şar diye ses çıkararak akmak.

şarşalak

:

Sakar.

şarşar

:

(Yağan yağmur, akarsu için) Çok ve sürekli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şartlak

:

Şelale. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Antakya’da Dede Postu denilen ufak bir şelale vardır. Orada insanlar buna şartlak demektedirler.”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

şartlan

:

Şelale, çağlayan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şaş

:

Şaşı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şaşık

:

Şaşmış, şaşırmış, hata yapmış, yanılmış.

“Şaşık nazlı eşim şaşık

Yumuluk evine düşük

Dokuz senelik gelinim

Kolum sallamadı beşik”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

şaşırdık

:

Aptal, sersem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şataf

:

1. Taze sürgün.

2. Üzümün ya da limonun ikinci meyvesi.

şatafatlı

:

Gösterişli.

Beğlerimiz Arab atlı

Dilberlerin dili tatlı

Ünlü şanlı şatafatlı

Bu dil bizim diller değil

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.478

şateri

:

Zubun, Halep’ten getirilip diktirilen kumaş.

“Kabaktepe kar yatağı

Sarıyecek gül biteği

Kardeşimin gelinleri

Şateri zubun eteği”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

şatlak

:

Kasap çırağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şavflık

:

Işık, aydınlık. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şavhı

:

Şavkı, yansıması, ışığı, aydınlığı.

Eve geldi ki Gündeşli-zı biyâz gonân içinde garyolanın üsdünde üç günden belli uyhusuz döşaçık, lambanın şavhı gendine düşmüş gendinin şavhı da lambaya düşmüş.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

şavhıl

:

Şakül, çekül.

şavılamak

:

Rüzgarın uğultusu.

“Kar geldikçe durmaz dilim çatılar

Yel vurdukça şu dağlar da şavılar

Osman, Mehmet birbirini gıvılar

Göz görmüyor yüce dağlar duman hey”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Arıtaş Ağıtları, Derleyen: Şenay Günel, Kaynak Kişi: Suna Dikici)

şavır

:

Durum, davranış biçimi.

şavır vermek

:

 İp ucu vermek, haber vermek.

şavırlamak

:

Kendinden yana çekmek amacıyla söz ve yazı ile etkilemeye çalışmak, propaganda yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şavik

:

Bölgemiz göçmen ağzında; aydınlık, ışık.

şavk

:

Işık, pırıltı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm.)

“Mezerden gördüm şavkını

Bir yürüdüm bir de durdum

Benim analığım batsın

İki eve kilit vurdum”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)

Yeşil ördek sulanıyor gölekte

Altun küpe şavk veriyor kulakta

Cennet-i Âlâ'da hörü melekte

Aceb gezsem mavi donlum var m'ola

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.386

şavkarmak

:

Aydınlanmak, parlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şavkartmak, şavgartmak

:

Aydınlatmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şavkı

:

Yansıma.

“Arhadaş bâ müsaadedin. Tâbi üç günnük gelinim vardır. Atlarızı görün. Heç kimsenin habarı olmadan gedek, deyi cuvabını verdi. Eve geldi ki Gündeşli-zı biyâz gonân içinde garyolanın üsdünde üç günden belli uyhusuz döşaçık, lambanın şavkı gendine düşmüş gendinin şavkı da lambaya düşmüş. Elboğlu bunu görür görmez, içerisi yanıp aldı sazı eline bahak ne söylemiş.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

şavkı vurmak

:

Işığı yayılmak, parıltısı yansımak.

“Ayın şavkı vurdu.”

Havayi hey deli gönül havayi

Ay doğmadan şavkı vurdu ovayı

Türkmen kızı katarlamış mayayı

Geçip gider bir gözleri sürmeli

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.444

şavkımak

:

Pırıl pırıl etmek, ışın saçmak.

“Ova boyunca su, güneşte şavkıyor.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

şavlar

:

Apış arasına gelen yeri çok bol olan, bele uçkurla bağlanan, geniş üst donu, şalvar.

“Dar ikindin geldik bele

Öldüm yalvarı yalvarı

Ayan olsun sürmel’eşim

Kürtler de geydi şavları”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

şavşalak

:

Şaşkın, davranışlarında düzensiz, haldır huldur, beceriksiz.

şavşırı

:

Ters, eğri, düzgün olmayan.

şay etmek

:

Dedikodu çıkarmak, herkese yaymak, duyurmak.

“Ala gözlü yârim yakıp yandırma

Şay edip âleme bildirme beni

Açıp ak gerdanın durma karşımda

Ecelimden evvel öldürme beni”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

şayak

:

1. Pembe.

2. Yünden ya da pamuktan kaba olarak dokunmuş kumaş, erkek şalvarı.

şaybalak

:

Sakar.

şa:yir

:

Şair.

Ala gözlü yârim yakıp yandırma

Şay edip âleme bildirme beni

Açıp ak gerdanın durma karşımda

Ecelimden evvel öldürme beni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.455

şayhal şayhal etmek

:

Dengesiz yürümek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şayit

:

Bölgemiz göçmen ağzında; şahit.

şayka

:

Çivi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şeb

:

Gece.

“Söyledikçe lezzet verir sözünde

Rûz u şeb hayali iki gözümde

Hüda emriile o mâh yüzünde

Ak güller açılır güldüğü zaman”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 623

şebeden

:

Hoş kokulu, yalnız koklamak için yetiştirilen bir kavun cinsi.

şebit

:

Yufka, bazlama.

şecereli

:

Raporlu deli.

“Tescilli şecereli.”

şaddat gibi

:

Fazla hızlı ve seri; hareketli.

şefdeli

:

Şeftali.

şefdeli yemeni

:

Ham deriden bir tür ayakkabı.

şefe:t

:

Şefaat.

“Gayın babam darılıyor

Ağlıyamam sana bebek

Cennetde şefêt eylesin

Bir ben dâl yedi göbek”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İclâl’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

Şefket

:

Bölgemiz göçmen ağzında; Şevket.

Şefku

:

Bölgemiz göçmen ağzında; Şevki.

şeflek

:

Yakışıklı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

Şefre

:

Şerife.

şeftalipazarı

:

Güzeller topluluğu.

Sallanı sallanı vardım köyüne

Güzeller başıma derilsin deyi

Herkes sevdiğini almış yanma

Şeftali pazarı kurulsun deyi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.467

şefteli

:

Bölgemiz göçmen ağzında; şeftali.

şehadet

:

Şehitlik.

şehben

:

Şohben.

şeher

:

Şehir.

“Develinin yükü şeker

Şeherden şehere çeker

Anası dul gendi bekar

Vermen beni develiye”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Kına Türküsü, Derleyen: Ergün Küçük)

2. Başa bağlanan, bir çeşit eşarp, cılgı da denir. İlkin şehirden geldiği için bu adla anılmıştır.

“Halevik’ten gelen şeher

Gelin bana etme kaher

Gelmiş Yusuf uğramamış

O senin kardeşin değil”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I), S. 52)

şehre    

:

Biçilmiş ekinin yığın şeklinde değil de çember şeklinde istiflenmesi.

şehrî

:

Şehirde yaşayan, şehir halkı.

Her nereden baksam parlayıp gezer

Sunam göz yaşını göle düşürür

Şehrî gibi mor beliğin parlatır

Atar sümbül saçın bele düşürür

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.629

şeirt

:

Çırak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şek şek konuşmak

:

Ters ters konuşmak.

şeke:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; şeker.

şeker şerbet

:

Çok hoş, çok tatlı.

On birinde bir yâr sevdim

Yeni açmış güle benzer

On ikide şeker şerbet

Oğul vermiş bala benzer

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.595

şekerdennig

:

Şeker konacak kap.

şekere

:

1. Küçük tarlaları çeltik ekmek üzere dutmaya vermek, Sehm usulünün tersi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Tarlanın bir bölümüne ya da küçük bir tarlaya bir dost ya da akraba için ekilen tahıl, sebze vb.

şekerelik

:

Evin yakınında bulunan ve bostan ekilen tarla.

“Kabaklığın yan tarafındaki hopuru Hacer dezzemgil yaylaya geldiğinde kullanmaları için şekerelik yaptım.”

şekerimin şiltesi

:

Yakınım, değer verdiğim insan,dostum.

“Şekerimin şiltesi.”

şekerin suya mı düşdü

:

Acelen ne?

“Şekerin suya mı düşdü, nedir bu telaşın?”

şekerlice olmak

:

Bir yemeğin bir malzemesi fazla kaçmak”. Yeme:ŋ duzuşekerlice olmuş. “Yemeğin tuzu fazla kaçmış”.

şekerlirek

:

Şekeri biraz çok. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şekva

:

Şikayet.

şekva etmek

:

Şikayet etmek, dert yanmak.

Ezelden de ondurmadın kendimi

Ben yaparım sen yıkarsın bendimi

Bana mı sınadın olan harbini

Kime şekva edem elinden felek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.471

şe:le

:

Bölgemiz göçmen ağzında; şeyle.

şeleği üstüne almak

:

Sorumluluğu almak.

“Şeleğini üstüme aldım.”

şelek

:

1. Şaşı.

2. Biçilip desteler durumuna getirilmiş ekin. Ekin biçilip deste yapıldıktan sonra desteler bir araya getirilip sırtta harman yerine taşınır ki sırtta taşınan her ekin yükü bir şelektir. Yalnızca ekin destesi değildir elbette şelek. Sırtta taşınabilecek miktarda küçük dallardan, çalılardan ya da odunlardan meydana gelen yüke de şelek denir.

“Gövdeli avradı götürmüşsün şeleğe.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Oğlan yetir, kız yetir yine şeleği sen götür.”

(Andırın Atasözü)

Karac’oğlan der ki fenadır fena

Nice bir ataşta yüreğim yana

Derdimin üstüne derd koydun yine

Ağırdır şeleğim götüremedim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.485

Şikayetim vardır benim felekten

Kurtar Mevlâ’m bizi ağır şelekten

Zabitim talimde tutar kulaktan

Efratların gözü yaş oldu gene”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 96

şelek çekmek

:

Şeleği yüklenip harman yerine götürmek.

“Sonra harman yapmak için anasıyla birlikte şelek çekti.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

şelek olmak

:

Yük olmak.

şem, şem’a

:

Mum, ışık.

Bir adam hasmını utandıramaz

Elde külliyetli var olmayınca

Pervane şem'ini uyandıramaz

Başta sevdâ kalbde nâr olmayınca

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.382

Şem eli

:

Şam eli, biladüsşam olarak ta adlandırılan bölge. Bu bölgede Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin devletleri bulunmaktadır.

şema:den

:

Şamdan.

şema:lli.

:

Yüz şekli.

şeme

:

Ekşimsi, küçük kavun. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şemedan

:

Bir kavun türü.

şememe

:

Ekşimsi, küçük kavun. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şemermek

:

Nemlenmek.

şemini uyandırmak

:

Mumunu yakmak.

şemis

:

Şems, güneş.

“Gözlerin şemistir gün yüzün kamer

Seni seven yiğit zekatın umar

İnce bel üstüne cevahir kemer

Şöyle bir salın ki bel incinmesin”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 559

şemkirmek

:

Karşılık vermek.

şemsili

:

Parlak.

“Kabaktepe Koçdağı’na

Binerler sığın avına

Şemsili kabut geyerdi

Kurban olduğum boyuna”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

şemşa:mer

:

Ay çiçeği.

şemşi

:

Nem çekip yumuşamak (Kuruyemişler vb. için kullanılır).

şemşimek

:

1. Saç için dökülmek.

2. Cevizleri kabuğundan ayırmak için karanlık biryere koyup soymak için kolay hȃle getirmek.

3. El dokunmasıyla tüyü dökülmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şende

:

Şu.

şenderde

:

Şurada.

şendere

:

Şuraya, uzakta bir yere.

şendöyle

:

Şu şekilde.

şeŋelmek

:

(Bir yerleşim yeri) Nüfusça artmak, gelişmek.

“Afet evleri yapıldıkdan sonra çok şenelmiş buralar.”

şeŋelti

:

Eğlence, şenlik.

şeŋgi

:

Şunu. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şeŋgüne

:

Kötü kadın.

“Şengüne, şengüne le câanım.”

şennik

:

Şenlik, eğlenmek için bir araya gelmiş kalabalığın yaptığı şey.

“Biri gelinini getirmie ne,biri de gız evinden gelen şenni:, misafiri bindirmie ne. İşde başga dutan olmassa, iki tagsi:nen gedilirdi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

şenola

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Sağ ayakla başlayarak üç adım ilerlenir, havada kalan sol ayağın pençesi üç kez yere vurulur ve geriye doğru sol ayakla başlanarak üç adım basılır, havada kalan sağ ayağın pençesi sol ayağın yanına vurulup (bağlama) çekilir. Aynı hareket bir kez daha yapılır ve sağ ayak havada kalarak adım cümlesi başa döner. II. Adım Cümlesi: İlk 3 sayıda sürükleme yapılır, diğerleri aynıdır. III. Adım Cümlesi: 2. Adım cümlesinin hoplatması yapılır.

(Hatice Fatoş Derebent, Çağlayancerit Halk Kültürü, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, Kahramanmaraş, Mayıs 2015. s. 94)

şepe

:

Yufka ekmeğinin küçüğü.

“Gözlemeden büyükçe açılır, yağsız ve peynirsiz olarak yenen kalınca bir yufka türü.”

şepeden

:

Küçük ve hoş kokulu ancak yenmeyen bir kavuntürü.

şepik çalmak

:

Alkış tutmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şepildirik

:

Başaklanmaya yüz tutmuş ekin. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şepit

:

1. Uzun dar ve ince yufka. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Küçük ve az pişmiş bazlama.

3. Bazlamadan büyük, yufkadan küçük ekmek.

4. Yufka ekmek yapmak için hamurun küçük parçalara ayrılmış her bir parçası.

“Bazlamanın yapıldığı hamur topağına beze, şepe yapılan hamur topağına da şepit denilmektedir.”

şe:r

:

1. Şehir.

2. Bölgemiz göçmen ağzında; şehir.

şer

:

Musibet, kötülük, kavga.

“Silkinir de biner ata

At altında dört bükülür

Sürmel’eşim güçcük ama

Alem şerrinden sakınır”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Öldürülen Kocanın Ağıdı, Kaynak Kişi: Eşe Baraklı)

On beş yaşadım yirmiye yol oldu

Otuzunda çevre yanım göl oldu

Kırk yaşadım hayrım şerrim bell'oldu

Hayrımı şerrimi bildirdin ben

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.458

şeran

:

Şeriata göre.

şera:tiŋ gözü kızgın

:

İş sarpa saracak, sonuç kötüye varacak anlamında.

şerbet

:

Meyve özlü tatlı bir içecek anlamına gelmekle beraber, ölüm anında hastaların içtiği kabul edilen hayali içecek, cel şerbeti.

Nazlı yâr elinden bir selâm geldi

Ecel şerbeti de bağrımı deldi

Kibar yâr alnına bir yağlık çaldı

Yeşil midir oflaz mıdır al mıdır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.606

şerbet ezmek

:

Şerbet hazırlamak.

Yüce dağ başında sığınlar gezer

Derindir göllerin bahrîler yüzer

Dilin şeker olmuş şerbetler ezer

Altun tas içinde bala dönmüşsün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.575

şerbet içme

:

Küçük nişan töreni.

şerbetlemek

:

Birini herhangi bir şeye karşı alışkın, dayanıklı duruma getirmek.

şerbetli

:

1. Alışkın, dayanıklı.

2.(Yılan akrep sokması gibi) Tehlikeli durumlara karşı korunduğuna inanılan dua almış kimse.

“Eskiden Hatay’ın Dörtyol ilçesinde Hacı Macit isimli bir efsuncu vardı. Televizyon ekranından veya telefon ile insanları şerbedli hale getirirdi.”

şerbetlik

:

Şerbet takımı, kız istemede söz kesilirken verilen armağan.

“Şerbedliğimizi de getirdik hısım.”

şergada

:

Sürekli kötülük üreten, yaramaz kimse.

“Göde Hamid’den habar gelir gelmez akrabalarını ve kimine öküz kimine para sözü verdiği birkaç şergada adamı bir araya getirip, Tokmaklı’nın yolunu dutmuştu.”

şerha şerha

:

Parça parça, dilim dilim

“Nice ulu beyler astı

Din gayreti bugün kardaş

Asıp şerha şerha dildi

Din gayreti bugün kardaş”

(Balkan Harbi’nde Edirne kuşatması altında Orçan Karyesi imamı Molla Hasan tarafından söylenen türküden alınmıştır.)

şeriat

:

Adalet kuralları, hukuk yolu.

Ustalar yapıyı tersine yapar

Esnaflar işine hiyleler katar

Zamâne kadısı altuna tapar

Doğru hak şeriat sürülmez oldu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.639

şerim şerim üstüne işerim

:

Söz dinlemem.

“Şerim şerim üstüne işerim. Daha da üstüme gelirsen mezerini deşerim.”

şerim şerim, üzerine işerim

:

Üzerime fazla gelme yoksa sana zararım dokunur anlamında kullanılan bir deyim.

“Şerim şerim üstüne işerim.”

şerini sapaya satmak

:

Sorunu başkasıyla çözmek.

“Şerini sapaya sattım.”

şerini sürdmek

:

İnsanları rahatsız etmek.

“Şerini sürdme.”

şeş                 

:

1. Tülbent, yazma. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2.  Dolgun vücut.

“Şeşine de Karacoğlan şeşine

Kurban olan yârin ablak döşüne

Gök kıratınan da çakır kuşuna

Geri dur hey benli sunam geri dur”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.628)

3.  Karlşı, ileri, ön. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Dantelsiz oyasız kadın başörtüsü.

“Kalk gelin yokarı deşir şeşini

Emmi dayı bitirsinler işini

Damlatmadan sil gözüyün yaşını

Al gelin almaya geldik almaya

Güllerin dermeye geldik dermeye”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

şeşber

:

Ortaçağ dönemine ait bir silahç

şeşine

:

Dümdüz. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şeşitli

:

Çeşitli.

şeşlemek

:

Doğrultmak, nişan almak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şeşmek

:

Çözmek.

“Kaşları benziyor eğri kaleme

El kavşıram dîvan duram selâma

Bilmem ay mı doğdu gün mü âleme

Yoksa yârim düğmelerin şeşdimi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 643

şetil

:

Sitil, küçük helke.

şetle

:

Sırtta taşınan odun parçası.

şetsiz

:

Şekilsiz, çirkin.

şevka:

:

Yakınma, şikayet.

şevketli

:

Güç sahibi, büyüklük.

“Şevketli efendim sultanım vezir

Altmış bin kılıçlı yanında hazır

Deryalar yüzünde boz atlı Hızır

Benliboz’a binmiş o da geliyor”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 616

şevşiri

:

Eğri, çarpık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç. Ada.)

şevteli

:

Şeftali.

“Tobuz tobuz dedikleri

Gül şevteli yedikleri

Tobuz’un göçü geliyor

Sıçıraşır bodukları”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Topuz’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Bakacak)

şeyda

:

Çılgın, kendisinden geçercesine âşık olan bülbül vb.

“Dinle sevdiceğim mehdin eyleyim

Açılmış baharda gülün sevdiğim

Şirin’in aşkına söylen sözümü

Şeydâ bülbül gibi dilin sevdiğim”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 494

şeytan azdırmak

:

Genç erkeğin uyurken rüyasında cinsel ilişkiye girmiş gibi kendi kendine boşalması, ihtilam olması.

şeytandüğünü

:

Kasırga, bora. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şeytanın beleş amelesi

:

Menfaat beklemeden gerekli gereksiz her işte çalışan.

“Şeytanın beleş amelesi.”

şıbınlık

:

Cibinlik. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şıbkın

:

Fırtınayla yağan sert yağmur. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şıfan

:

Yulaf. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

şıfanak

:

Yabani yulaf.

şıfka

:

İnce.

“Ak ellerim şıfka parmak

Ellerin dokurdu örnek

Bu da bizden ganil kalsın

Halakada beşik kalmak”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

şıfkoca

:

Sürgün gibi, filize benzer, şıvgınca.

“Hupların serdarı Muzu’yu gördüm

Seherde açılmış gonca gül gibi

Yaşta güçcük amma boyda münasip

Sallanışı bir şıfkoca dal gibi”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

şıh

:

Şeyh.

şıh eşşeğinden usda olmak

:

İyice terbiye edilmiş, iyice ustalaşmış anlamında.

“Şıh eşşeğinden usda olmuş.”

Şıh Ömer

:

Gülnar’ın aynı adı taşıyan köyüne ismini veren kişi. Orada yaşamış hikmetli bir kişi olan şıh Ömer’in kabri bu köydedir ve bölgede “Anamur Fatihi” olarak bilinmektedir.

şıhırtı

:

Şıkırtı.

“Su şıhırtısı, akce şıhırtısı, ille de gelin kikirtisi datlı olur.”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Merkez Ağzı, Ukde Kitaplığı, Kahramanmaraş 2009)

şıhrana

:

İçinde üzüm çiğnenen tekne, tahta araç. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şıhranalık

:

Pekmez imalathanesi.

şıkırdım

:

Haddinden fazla, bol, çok, sık. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç. Ada.)

şıkırdım gibi  

:

Genellikle ağaçtaki meyve, toplanmamış fasulye, domates gibi sebze, toplanmamış koza için pek sık pek çok anlamına kullanılır. Bolca, çok sayıda.

“Pamuk tarlaları şıkırdım gibiydi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

şılamak

:

Parlamak.

şıldır şıldır

:

Işıl ışıl, ışıltılı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şıllık

:

Susamyağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şılta:na boğmak

:

Yaygaraya vermek.

şıltak 

:

Bağırıp çağırarak suçunu bastırma, yaygara koparma, bağırıg, çığırıg.

şıltakçı 

:

1. Yaygaracı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Nizahçı, kendi kusurunu gizlemek için bağıran çağıran kimse.

“Her yerden ayrı bir şor geliydi. O şıltakçınıng dediğine mi inanıng, bu yardakçınıng yeminine mi ganang bilinmez amma şorung essahlarından biri de şuydu ki, Gılavuzlunung oriye bir “Gominist” gelikti. Gahveci kazım, “Goministing tırık bir hayvana benzediğini söyliy, Nalbur Omar da onung bir tür adı batasıcadan, cin taifesinden olduğundan ya: şor veriydi. Bu şorların hepicânı iki urub akliyneng yorumlamiye çalışan Hacı Aslan’ıng Delisi’ning aklına tarpadan bir hinlik düştü ki; “Gominist” bir insan diyaldı. Ortalıkta dolanan bu şıltakçılara göre bu zontoroşlu bir hayvan da diyaldı. Adı denmez, eyi saatte olsunlardan, “ci”lerden olsa, göze görünmezdi. O vahıt, neydi bu cenebet mahlukat? Hacı Aslan’ıng Delisi bitiy bunu düşündü; yürağ yekindi.”

(Atilla Diş, Hacı Aslanıng Delisi, Edik Dergisi, Sayı: 50)

şılta:na bo:durma

:

Herhangi bir konuda haksız olmasına rağmen kendisini haklıymış gibi göstermek için ortalığı velveleye vermek.

“Şıltâna bôdurdu.”

şına

:

Araba tekerinin demir çemberine verilen isim.

“Kapıdaki boyasız, ağaçları çatlamış, tekerleklerinin şınası paslanmış bir arabanın altında tavuklar, köpekler yatıyorlardı.” (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

şına:tçı

:

Kavgacı, tartışmacı.

şınık

:

8 kilogramlık tahıl ölçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şırlak

:

1. Düz ve parlak.

2. Münasip, uygun.

şırlamak

:

Suyun az ve ince bir şekilde akarak çıkardığı ses.

şırlap di:

:

Ses çıkaracak şekilde, sertçe.

şırlık

:

1. Çamur. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Keçiboynuzu ağacından ya da ağaçtaki olmamış meyveden damlayan yapışkan sıvı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Tahin, susamyağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Maraş’ta şirik denen tahine Tarsus’un yaylalarında şırlık denildiğini duyunca doğrusu pek şaşırmadım.”

şırlık yağı

:

Susam yağı.

“Maraş’ta da şirik yağı derler şırlık yağına.”

şırrak

:

Kel.

şıvara

:

Aşık.

şıvarak

:

Şaşkın, perişan.

şıvga

:

1. Kaburga kemikleri.

2. Ağaçların her yıl büyüyen taze dalları; düzgün, ince, uzun, taze filiz; ışkın.

“Oradan bir dalı zorla kırdı, yapraklarını, küçük şıvgalarını budadı, getirdi Meyremceye verdi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Güzel derler bir dilbere uğradım

Siyah zülfü mah yüzüne gül gibi

Boyu kısa, amma kendi münâsib

Uzar gider bir şıvgacık dal gibi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 435

şıvgacık

:

Taze dal, ağacın yeni sürgünleri.

“Okur derler bir güzele uğradım

Siyah zülfü mâh yüzünde gül gibi

Boyu kısa amma kendi münâsib

Uzar gider bir şıvgacık dal gibi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 435

şıvgın

:

1. Sürgün, filiz.

2. Eğimli yağan yağmur. Fırtınayla yağan sert yağmur. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şıvkmak

:

Çamaşırı çitilemek

Taşın başında bȫyle şıvǥa şıvǥa vururduḳ.

şibidik 

:

Alkış.

şibigli

:

(Gözü) Çapaklı.

şibik

:

Çapak, göz çapağı.

şibik şibik terlemek

:

Siyim siyim terlemek.

şif                  

:

1. Tarla içinde biriken su. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Pamuk kozası.

3. Üzüm, dut vb. meyvelerin suyu sıkıldıktan sonra geriye kalmış atık kısmı.

4. Pamuk çalısında toplamaya hazır hale gelmiş pamuğu içinde barındıran kap.

“Kara Mehmet söze yalan mı kattım

Dalları kereste hep ihraç ettim

Şiflerinden koca bir gemi yaptım

Üç günde okyanus aşdım duydun mu”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Aşık Kara Mehmet)

şifa

:

Sağlık verme.

İçli köfte gerek yola gidene

Bumbar doldurması benzer harane

Baklavayla börek şifa bedene

Yedikçe elinim yumuk isterim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.501

şifan

:

Taneleri insan beslemesinde kullanılmakla birlikte genel olarak hayvan yemi yapılmak üzere ekilen otsu bir tarım bitkisi, yulaf.

şifanak

:

Buğday içinde biten yabani yulaf.

şiflemek

:

1. Pamuk kozasının pamuğunu çekip kabuğunu bir yana koymak.

2. Fişlemek.

şifon

:

1. Yulafa benzeyen ve ekini bastıran zararlı bir ot.

2. Bir tür kadife, ince bir başörtüsü kumaşı.

“Eskiden atın başı kız tarafının hazırladığı şifon ve peşkirlerle süslenir, kızın dokuduğu nakışlı heybe hediye olarak atın üstüne atılırdı. Seçilen at, çevrenin en gözde en güzel atı olurdu. At, gelinin ve oğlanın yakınları tarafından kız evinin önüne getirilir, kız bindirilirdi. Gelinin başına ayna takılırdı. Atın başını oğlanın yakınları tutardı. Gelinin evinden çeyizler develere yüklenir, gelinle birlikte oğlan evine giderdi. Develer de süslenir, develere büyük çanlar takılırdı. Çanlar, develerin yürüyüşüyle, ahenkle çalardı.”

(Ayşe Başçetinçelik, “Adana Düğünlerinde Gelin Alma” isimli makalesinden)

şifor

:

Şoför.

“Boyalıya yetiş oğlum

Şifor vuruyor firene

Hüseyin yollamış geldi

Bindirmiş kara tirene”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

şihit

:

Şehit.

şikar olmak

:

Ender bulunur hale gelmek, kıymete binmek.

şikara geçme

:

Naz etme, nazlanma.

şikarlanmak

:

Kıymetlenmek, işi ağırdan almak, nazlanmak.

şika:t

:

Şikayet.

“Beyaz mintanına siyah yeleği

Kime şikât edem ben bu feleği

Kabul olsa Güllü kızın dileği

Emir böyle diye geldi ne fayda”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Kırkikilerin Ağıtı, Derleyen: Mustafa Çayıroğlu, Kaynak Kişi: Mehmet ve Rabia Küçük)

şika:tçi

:

Bölgemiz göçmen ağzında; şikayetçi.

şikir

:

surat, yüz, çehre, yakışık.

şikirsiz

:

Suratsız, yakışıksız, meymenetsiz.

şiklet

:

Yüz, çehre.

şikleti azgın

:

Kızgın, öfkeli.

şikleti bozuk

:

Çirkin.

şikletsiz

:

Çirkin.

şildirşip

:

Çarçabuk, alelacele.

“Şildirşip kakdı getdi.”

şilifi düşmek

:

Eski formunu kaybetmek.

“Şilifi düştü.”

şilifi düşük

:

Elden geçirilmiş sıpa. Anlayamayanlar birkaç kez okumalılar.

“Şilifi düşük.”

şilte

:

Küçük çuval, telis. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şimden

:

Bunbdan böyle, bundan sonra.

Farımaz da deli gönlüm farımaz

Akar gözlerimin yaşı kurumaz

Şimden geri benim hükmüm yörümez

Azil oldum güzellere beğ iken

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.531

şimden geri

:

Bundan böyle.

“Ağlayı ağlayı Dadal’ım söyler

Vefasız dünyayı şu insan neyler

Bin yiğidi bir kötüye kul eyler

Şimden geri yaşanması güç oldu”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009)

şimden kelli

:

Bundan böyle.

şimden sonra

:

Bundan böyle.

Dilber senin ile yiyip içtiğim

El atıp ta düğmelerin çözdüğüm

Fayda etmez şimden sonra kaçtığın

Soyunup koynuma girmeseneydin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.544

şimdicike

:

Şimdi, hemen.

“Dizine bir dert oldu da

Korkuyom gövdeye hatlar

Şimdicike yalan m’oldu

Kısır kestirdiğin yurtlar”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

şimdik

:

Şimdi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Andırın’dan kakdık yayan

Dayan hey dizlerim dayan

Şimdik emmilerin gelir

Kimi atlı kimi yayan

Nenni bebeyim neni”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, BoşBeşik Ağıdı (Bebegin Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

şimil

:

1. Gülümseme, tebessüm.

2. İşaret.

şimrimek

:

 Şımarmak.

şimşek

:

1. Yıldırım.

2. Sivri, ince. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm. Mr.)

şimşekten korkmuş dana gözü

:

Safça ve anlamadan bakan.

şimşeltmek

:

Sivri duruma getirmek, sivriltmek.

şimşetmek

:

1. Hayvanı şaha kaldırmak.

2. Sivri duruma getirmek, sivriltmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Osm.)

şimşirtmek

:

Ucunu sivriltmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şimşitmek

:

Ucunu sivriltmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şimşitme

:

Kışkırtma.

“Şimşidip şimşidip gönderme veledlerini üsdüme.”

şina:d

:

Bağırıp çağırma, gürültü koparma, ortalığı velveleye verme.

şina:dçı

:

Nizahçı, velveleci.

şinana

:

İdare lambası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şinci

:

Şimdi.

şincik

:

Şimdi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şinden kirde

:

Şimdiden sonra.

şindi         

:

Şimdi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Gadan alıyım Efendi

Şindi bizden geçicin mi?

Gül dudaklımı alıp

Meyremçil’e göçücün mü?”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

şindicik

:

Şimdi.

şindiden

:

Bundan böyle, şimdiden.

“Dolandım geldim bucağı

Elinde demir nacağı

Şindiden kerli

Düşmanın batkın ocağı”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Feridun’a ve Hatice’ye Ağıt, Derleyen: Ferhat Kuzu, Kaynak Kişi: Emine Böke)

şindig

:

Şimdi, bugünlerde.

“Şindig ben heç oynien çocug görmiüm. Şindi çocugların bin bir tene oyuncagları var.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

şindik

:

Şimdi.

“Hızır’ım Bazar’da okur

Osman’a ederim şükür

Şindik gelir babam oğlu

Zencirlisi güpür güpür”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

şinik

:

1 tas, 1/4 külek, 1/2 tenekeye eşit, yaklaşık 8 kg.lık tahıl ölçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

şipbatan

:

Yapraklarının ucu dikenli küçük bir ot.

şipidik, şipitik      

:

1. Kızarık, hasta (göz)

“Yıkık bir huğun önünden geçerlerken gözleri şipidik şipidik, çapaklı, beli bükülmüş bir yaşlı adam onları çağırdı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Alkış.

3. Terlik.

4. Yürürken terlik ya da pabucun çıkardığı ses.

şipiletmek

:

Yüze elle usulca vurmak.

şipitmek

:

El ucuyla tokat atmak.

şira:ne

:

İçinde üzüm ezilerek şıra yapılan yer, şirehâne.

şire  

:

1. Her çeşit tatlı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Tat, şıra, üzüm suyu.

3. Bal. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şire şorası

:

Pekmezle yapılan bir çeşit aşure.

şirelenmek

:

Yerken ele bulaşan pekmez, reçel, bal, vb. şeylerin eli yapış yapış etmesi.

şireli

:

Tatlı.

şirgin

:

1. Şımarık.

2. İştahla ve hızla büyüyen bitki.

şiri bülbül

:

Sevimli, sesi güzel.

şirif

:

Saygınlık.

şirigli

:

Üstü başı kirli.

şirik

:

1. Kandil yağı.

2. Susamın ezilmesi neticesinde ortaya çıkan ürün, yani tahin.

“Camiin taşları kan ile yundu

Meraş vilayeti şirike döndü

Dördüncü orduyu fesada verdi

Söylendi dillerde halın Adana”

(Adana Vakası üzerine söylenen türküden alınmıştır.)

şirin

:

Tatlı.

“Erhan, Turgay, Suna kızı

Ali’min şirindi sözü

Ağaç vurmuşparçalamış

Gül Ali’min sarı yüzü”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Hanı görünmez elleri

Çok şirin söyler dilleri

Baktım koynunda gülleri

Açılmamış taze gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.545

şirin şirin

:

Tatlı tatlı konuşan dil.

Çıkmış yücesine avını avlar

İnmiş enginine ceyran kovalar

Değmen şu ceyrana beğler ağalar

Şirin şirin söyler dilleri bir hoş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.636

şirincelik

:

(Düğünlerde)Şerbet içme. Kız verildikten sonra yenen tatlı.

şirinli çorba

:

Aşure.

“Çarşamba günü de çorba bişerdi, şirinli çorba.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

şirinlik

:

Nişan töreninde içilen şerbet ve yenilen meyve. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şirinmek

:

Büyüklenmek, gururlanmak.

şirinnik

:

Nişan öncesi yenen tatlı. İstenen kız verildikten hemen sonra yenir.

şirinni şovra

:

Pekmez, dövme vs. karışımı çorba.

şirinnig musgası

:

Karşıdakini kendine bağlamak için yazılan muska.

şirmen

:

Tatlımsı.

“Yav şirmen şirmen oluk; suyu da sünmeye başlamış; sen heç eşgi yapmayı beceremeyici, ilâ geberesice!... diye bânmiyeceanden gorkduğu için oğlunu, eline verdiği iri bir sahan ile o komşuya gönderir ve anamın başı arıyormuş da ıcık sirke, istedi desin isterdi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

şirnemek, şirnimek

:

Şımarmak.

şirnitmek

:

Şımartmak, arka çıkmak.

Şirval

:

Şalvar.

şirvani

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

şiş

:

Ekmek pişirmekte kullanılan ağaç çevirgeç.

şişeg

:

Kuzu ile koyun arası dişi koyun. Bir yaşını doldurmuş ve henüz doğurmamış koyun.

şişek    

:

Kuzu ile koyun arası dişi koyun. Doğurmamış koyun. 1-2 yaşındaki koyun. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm. İç.)

“Kurunca çadırı kesilir şişek

Misafirler gelince atılır döşek

Hasreti giderip her gün buluşak

Ziyaretin özlemi başkadır yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı)Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

şişenkele

:

Bukalemun.

şişerkeler

:

Bukalemun.

şişgin

:

1. Onurlu, kibirli. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Şımarık.

“Şişginniği de elden bırakmıyor.”

şişhane

:

Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek.

şişman

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun. Maskara da denir bu oyuna.

Dam başında veya meydanda oynanır. Oyundaki karakterler: 1. Her yerine kömür karası sürülmüş, şişmanın kızlarıdır bunlar. 3. Bir erkek yaşlı kadın kılığına girer, şimanın eşidir. 4. Üç tane de çete giysisi giydirilen erkek vardır. 5. Şişmanın eli tüfekli inat bir oğlu vardır. 6. Muhtar ve iki aza bulunur.7. Asker kılığında iki erkek. Oyun öncesi yapılan hazırlıklar: tavuk kesilerek kanı alınır ve bir şişeye doldurulur. Şişedeki kan bir hortumun içine konulur. Kadın kılığındaki erkeğin birinin göğsüne konulur. Hortumun iki ucu da bağlanır. Kömürle şişman başı her tarafını simsiyah boyar. Şişman başının sağ tarafında Karadağ toplusu denen bir tabanca bulunur. Bir sahanın (tabağın) içine kömür karası konulur. Bu tabak bir kaputla (uzun erkek kabanı) örtülerek dam başına götürülür. Bu hazırlıklar kimseye gösterilmeden yapılır. Şişman yalnız olarak dam başına çıkar. Muhtarı çağırır. Azalar da gelir. “Van’dan geliyoruz, oturma izni istiyoruz” der. Muhtar ve ahali hoş geldin der. Şişman; “Ben gideyim, çocukları da getireyim” der ve kızlarını ve karısını alıp dam başına gelir. Muhtarı tekrar çağırır. “Biz buranın garibiyiz, kızlarım sana emanet, bir yanlışlık olmasın”, der. Ailesiyle beraber halay çeker. Kızlarına çiftetelli oynatır. Muhtarı tekrar çağırır. “Gençler, kızlara sarkıntılık ediyor”, diyerek, şikayet eder. Muhtar zabıt tutar. Gençleri karakola gönderir. İki asker gelir. Arayı bulmaya çalışır. Şiman da affeder. Gece olur ve yatılır. Sabah kalkınca kızın biri kaybolur. Şiman durumu muhtara bildirir. Muhtar kızı kaçıran genci yakalar getirir. Arabuluculuk yapıp evlendirmek için şiman başını ikna eder. Şişman başı bir şart sunar. “Damadın nikah için fotoğrafını çekeceğiz, eğer çekilen resimde yüzü ak çıkarsa kızı veririrm, çıkmazsa vermem”, der. Muhtar da kabul eder. Kız ile oğlanı yere oturturlar. Kaputla dama örtülür. Şişman elini kömür karasına bulayarak, kaputun kolundan damadın yüzüne fotoğrafı çekme bahanesi ile sürter. Muhtarı çağırır; “Cemaat pazarlığımız şuydu. Ak çıkarsa kızı vereceğim, kara çıkarsa vermeyeceğim. Kaputu kaldıralım”, der ve herkes kömür karası olmuş suratı görür. Oğlan farkında değildir. Şişman, oğlana ayna tutar ve oğlan yüzünü görünce şaşırır. Tekrar halaylar çekilir. Gece olur ve yatılır. Sabah olunca iki kız kaybolur. Şişman çeteleri kızları bulsun diye gönderir. Çeteler kızları getirir. Şişman “Sizi kim kaçırdı”, diye sorar. Kızlar inkâr eder ve söylemez. Israrla tekrar sorar ama kızlar söylemez. Kızın birini yere yatırır. Boğazından tutup, bıçağı boğazına dayar. Kanlar fışkırır. İzleyenler ne olduğunu anlayamaz. Kestiği hortumdur. Şişmanın eşi ağlamaya başlar. Muhtar zabıt tutar. Şişmanı cezaevine götürür. Kızlar da bakılmak üzere muhtara teslim edilir.

(Hatice Fatoş Derebent, Çağlayancerit Halk Kültürü, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, Kahramanmaraş, Mayıs 2015. s. 123-125)

şişmek

:

Böbürlenmek, onurlanmak, kibirlenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Osm. Ada. İç.)

“Şişim şişim şişerdi adeta.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

şitil

:

1. Sebze bahçesi.

2. Evin tek çocuğu, kıymetli çocuk.

3. Fidan, tohumdan elde edilen fide, domates, sebze fidesi.

“On beş sene dul oturdum

Yeni aklımı yetirdim

Hasan Dayı, Hürü Dezze

Biricik şitil yitirdim”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, 8. Yıl Türk Folkloru- Sayı 78, 3 Ocak 1986)

“Karac’oğlan der ki hele n’ideyim

Başım alıp diyar diyar gideyim

Varıp bir şitile hizmet edeyim

Dökülmüş yaprağın perin kalmamış”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 632

şittet

:

Şiddet.

şivan

:

Ağır acıyla oluşan figan, feryat, ağıt

şive

:

1. Söyleyiş özelliği.

Sevdiğim üstüne dört libas geymiş

Bir kara bir yeşil bir al bir beyaz

Güzellere dört şey âdet olunmuş

Bir şive bir cilve bir edâ bir naz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.648

2. İşve, naz.

şivşek

:

Şimşek, ucu sivri. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şivşirici

:

Kışkırtıcı, insanları birbirine düşüren.

“Haşim öldürüyor. Haşim, onun yüzünden ışgıye çıkıyor, Haşim de sonra otuz üç ışgıyayınan Sarıçam’da öldürülüyor. Ekine at dıkılıyor. Orda bir de şivşirici var, şuna bakala, şuna bakala!. Birbirini öldürtüyor”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

şivşirikçi

:

Birini, birine karşı dolduran kişi.

şivşirmek   

:

Kışkırtmak.

şo

:

(Biraz uzakta bulunan için) Şu, o.

“Şo göçen ellerde gördüm bir güzel

Yüzleri yaylanın karı mı bilmem

Geldi geçti hiç aslını sormadık

Şorda bir kötünün yari mi bilmem”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

şo:dar

:

Şu kadar.

“Ben dedi, Maraş’da dedi, şôdar polislig yabdım.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

şoğra, şo:ra

:

Çorba.

şohor

:

Şoför.

şol

:

Şu.

Karac’oğlan der ki edelim aman

Şol yüce dağlan bürüdü duman

Dünyada Kur'an da Ahret'te îman

Sualsiz Cennet'e girse varımız

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.650

şom

:

Kötü ağızlıya denir.

şor

:

Laf, söz, dedikodu, haber, sohbet, tozlu yer, ot.

Oğlan senin şorun duyar küserim

Küserim de zülüfüme asarım

Küffar kalesinden yeğdir hisarım

Varmam şimden geri beğoğl'isen de

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.404

şor deyince yatıya geder

:

Konuşmayı, sohbet etmeyi pek sever.

“Şor deyince yatıya geder.”

şor heykat

:

Söz, bir konu üstünde tartışma.

şor şovradan datlı gelir

:

Konuşmayı ve laf taşımayı seven insanlar sözü ve sohbeti yemekten üstün tutarlar.

“Şor şovradan datlı gelir ona. Daha tanıyamadın mı gonşunu?”

şor vermek

:

Konuşmak, anlatmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

şo:ra

:

1. Çorba.

2. Şura.

“Çırayı elinden almış

Kibriti şoraya koymuş

İki gözü kör olası

Gelin samanlıkta ölmüş”

(Nakleden: Muzaffer Sümbül, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 236)

3. Tuvalet.

şo:ra         

:

Çorba. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

şo:racı

:

Çorbacı.

“Gördüm mağlum alimleri

Okudun mu ilimleri?

Hep toplanıb geldiniz mi?

Şôracı’nın gelinneri”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ögrenci’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Sariye Gök)

şorada

:

Şurada.

“Cahil gafa gezenin mi?

Hak defteri yazanın mı?

Şorada duran iki kiraz

Biri senin mezarın mı?”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

şoradan

:

Şuradan.

“Memmed geliyor şoradan

Bunu galdırın aradan

Kimsiye bulmam mahana

Bizi böyl’eden yaradan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kavgada Öldürülen Kara Ahmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Rabia Duman (Güngör))

şorcu

:

Lafçı, dedikoducu.

“Elleri gezme gelinim

Duyduğun deme gelinim

Şorculuk etme gelinim

Gördüğünü söyleme gelinim”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

şorda

:

1. Şurada, ileride.

“Goşdum vardım mezarına

Nurlar doğmuş üzerine

Şorda bir oğlan yatıyor

Benzer Avşar gözeline”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. lafta.

şordan

:

Şuradan.

“Niye böyle davranıyon

Şordan gelirdin gülerek

Neçe sensiz kağnı çektim

Başımın kanın silerek”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

şorevi

:

Aşiretlerde bir takım anlaşmazlıkların toplum karşısında çözümlendiği yer.

şorlamak

:

1. Fışkırarak akmak, şarıl şarıl akmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Söyleşmek, dereden tepeden konuşmak.

şorlaşmak

:

Konuşmak, laf atmak.

şorutmak

:

Sorutmak, yüzünü ekşiterek ayakta beklemek.

şoruldamak

:

Fışkırarak akmak, şarıl şarıl akmak.

şovra

:

Çorba.

“Eskiden yaylada her sabah gatıklı dö:me şovrası içerdig. Her evde çay olmazdı ki.”

şovra kazanı

:

Üst kısmı hafif dar, alt kısmı üste göre daha geniş olan kazanlardır.

şoy

:

Kıvam.

şoylanmak

:

Çorba için kıvama gelmek, suyu azalmak.

şoylu

:

Kıvamında.

şöğle

:

Şöyle.

şöğle böğle

:

Şöyle böyle.

“Evimizin önü fındık

Fındığın dibine gonduk

Gerki cehez şöğle böğle

Baş bilenim yeşil sandık”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

şö:le

:

Şöyle.

“Aslında var ya şö:le şö:le edece:ŋ, ondan so:ra da, şunu yapaca:ŋ.” (heç gerçekleşmiyecek, yapılmıyacak) şeklindeki gonuşmalarımız incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

şörrüklü

:

Pasaklı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şörüglü

:

Sulugöz, gözü sulu.

şörük

:

1. Gözdeki çapak, pislik.

2. Ağız suyu.

şöyleyelek

:

Şöylece.

şu tehi ye de yat

:

Sen bu işe karışma, sesini kes.

“Şu tehi ye de yat.”

şuba

:

Şube.

şud

:

Şu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şule

:

Alev, parlaklık.

Sabahtan uğradım yârin sesine

Saçları dökülmüş ak sînesîne

Neden posunursun bağ gölgesine

Yüzünün şulesi bağı yandırır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.602

şunca

:

Şu kadar.

Geydireyim yeşil ile al ile

Besleyeyim kaymak ile bal ile

Anan bana versin şunca mal ile

Kokulayım bil domurcuk gül gibi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.435

şuncağız, şunca:z

:

Bu kadar.

şunca:z

:

Bu kadar.

şunda

:

Şurada.

Şunda güzel olan sultan sayılır

Fidan gibi sevdiğine salınır

Allı morlu türlü libas geyinir

Yeşilin üstüne al incinir mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.454

şuninen

:

Şununla.

şuniyinen

:

Şununla.

şunnar

:

Şunlar.

şunnara

:

Şunlara.

şunuynan

:

Şununla.

şupur şupur

:

(Gözyaşı için) Bol bol. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

şur

:

Tuz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şurdana:rı

:

Buradan başlayarak, ileriye doğru.

şuriye

:

Şuraya.

“Gelin de şuriye gonak

Bacıma da habar salak

Birisine sığmadılar

İki tene yapdım dünek”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

şuru

:

Şurası.

şuruya

:

Şuraya.

şuün

:

Şu gün.

“Şuün uçun onun adından bilem bahsedilmiyor.”

şüdürgü

:

Kamış dilli düdük. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

şükretmek

:

Allah’a minnet duygusu sunmak.

Deniz kenarında mecnun gezerken

Elime bir cura saz ırast geldi

Nice şükretmeyim Bârî Hudâ'ya

Şahan arar iken baz ırast geldi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.440

şükür

:

Allah’a duyulan minneti dile getirme.

Ne zenginim ne de fakir

Yaradan Mevlâ'ma şükür

Aşkın kitabını okur

Sırtı kürklü beğler d'olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.621

şükür olmak

:

Allah’a karşı duyulan minneti dile getirmek.

Arılar da konmaz oldu pürene

Şükür olsun bu sevdayı verene

Sabahtan kalkıp da dostu görene

Dostun saçı çığ örgülü tel olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.622

şünedir

:

Sakar.

şüpe

:

Şüphe.

şütür

:

Deve.