Söz Varlığı

Maraş Söz Varlığı



KAHRAMANMARAŞ YÖRESİNDE KULLANILAN MAHALLÎ KELİMELER

ça:

:

1. Bebek, çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Çene.

3. Ev içinde genellikle yatak odalarında yerden 30-40 Cm. yükseğe yapılan ve etrafı tahta ile kapatılan yıkanma yeri.

“Hele gençler ne yapsındı? Evdeki çâda çimmeye eymenir hamama da gidecek paraları yoksa, temizlenmek , yani gusül abdesti alma için netsindi? Kalıyor Cahan, ya da Sôtlü.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ça’ar

:

Çağır, seslen.

ça:l

:

Çağıl, taş yığını, taştan yapılmış duvar.

ça:la

:

Yaban bademi.

ça:rmak

:

Çağırmak, seslenmek.

ça:şak

:

Dağların yamaçlarındaki taşlık dereler.

ça:şır

:

1. Yüksek yerlerde yetişen bir dağ otu.

2. Güvercinlerin ayağındaki yerlere sürünen süslü tüyler.

çaba

:

Düğünde, düğün sahibine verilmek üzere, düğüne iştirak edenler tarafından  abdalağasına verilen para, düğünparası.

çaba/şaba başı

:

Düğünlerde, en çok para vereceği tahmine dilen bu amaçla ilk önce çaba/şabalanan hatırlı ve zengin kimse.

çabab

:

Düğünlerde davul çalarak para toplayan kişi.

çabak

:

Gözdeki çapak.

“Yüzünü yıkamadığı çabaktan belli.”

çabalama

:

Kesimli düğünlerde, davul ve zurnacının, düğüne gelenleri, özel bir davul zurna havası eşliğinde düğün sahibine yardım etmesini sağlamak amacıyla davette bulunması.

Düğüne gelenler çabasını hemen vermezler. Özellikle davul çalan abdala takla attırırlar, bir takım cezalar verirler, özel olarak türkü çaldırabilirler,  vb. şekilde naza çekilirler. Davul çalan abdal özel sözlerle çabayı yapmaya çalışır sözlerinin sonunda hep yaşa! varol! gibi sözler sarfeder. Çok naza çekilen, abdala türlü cezalar veren misafirlerin hem abdalağasına verdiği çabası hem de abdala verdiği bahşişi fazla olur.”

çabalanmak

:

Düğün evinde yapılan izzet ikramdan sonra, davul zurna eşliğinde düğünde oğlan evine yapılacak takının (bu da genellikle paradır) verilmesi.

“On yıl oldu çabalanalı. Hasret kaldım memleketimdeki düğünlere.”

çabıd

:

Çaput, bez parçası.

çabıdı malamatlı / çabıdı malamatlınıŋ teki

:

Dokunsan bile çıngar çıkaracak kimse.

çabıdına:dar

:

Çaputuna kadar.

çabıdınan

:

Çaputla.

çabıg

:

Çabuk, acele, hızlı.

“Ali Abi bir hafta sonu köye getmiş. Bakmış orda Halil Abi’nin av köpe: var (Bobi), tüfek duvarda asılı. Avlanmak için hava da zemin de müsait. Avlanmıya heves etmiş tabi:kine. Neyise tüfe: eline almış, dakmış sırtına, it de hemen arkasına. “Neriye bürülan” diyenlere: “Ava gediyom bürülan, görmüyon mu?” demiye de ımal etmeden goyulmuşlar yola itinen. İtin burnu yerde gediyo tabi:… Neyise Halepli’ye aşşa inmişler. Ne var ne yok derken, etrafı golaçan etmişler, bişet yok. Derken oralarda dolaşırken; it, Ali abiye bakarak, itin gulakları e:ce dikilmiş, burnu yere inmiş. Ali Abi’den hareket bekliyo tabi:… Tabi: Ali abide bir hareket yok. Derken; oradan bir turaç havalanmasın mı? İt turacın arkasından, Ali Abi’nin tüfe: sıkmasını hesap ederek goşmuş. Ama Ali Abi; annattı:na göre:”Ben, ben de tüfek oldu:nu unutmussum” diyo. Turaç almış takılamış tabi:. So:ra; “İt bana baktı, ben ite” diyo. “İtin bakışından utandım” diyo. İt de; bana”Ne biçim avcı der gimi baktı” diyo. “Bunun üsdüne tüfek sırtımda gezemem.” deyip gurur meselesi yaparak ve do:ru evin yolunu dutmuş. Eve geldi:nde;” Hanı bire ulan ava gediyom” diyodun. “Ne çabıg geldin?” demelerine gıcık olmakdan gendini alamamış. Utandı:ndan olup bitenleri annadamamış bile zatı.

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

çabık

:

Acele çabuk.

“Yol üsdünde duran gazlar

Uzatmış boynunu guzlar

Ben Omar’a düğün gurdum

Çabık sıralanın gızlar”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

çabıt

:

Çaput, paçavra, eski bez parçası. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Dağlarda toprak eledim

Geldim beşiğe bekledim

Bir tek çabıda doladım

Zor günde büyütdüm sizi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Mustafa Kesme’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Kesme)

çabıtçul

:

Eskimiş giysileri ip haline getirilerek dokunan çul.

çaçoş

:

Dedikoducu, yüze gülüp arkadan söz eden. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çadır

:

Beştaş oyununda bir bölüm, Başparmak ve işaret parmakları yere konarak kapalı v şeklinde tutulur ve buradan taşlar oyun kuralları içerisinde geçirilir.

çadır-çatma

:

Küçüklü büyüklü çadırlar.

çadırgaç

:

Hafif ateşte kavrulmuş, ütülmüş buğday başakları.

çadırıŋ sıtıŋı

:

Çadırın sıtırı, yan örtüsü, girişi.

çadırtma

:

Üç ağacın tepeden bağlanarak yapılan, peynir ve çökeleği asmaya yarayan alet.

Peyniri çadırtmāğa çaḵallar.

çağ

:

1.Yaşıt, akran.

“Ağ gelinim, ağ gelinim

Beniminen çağ gelinim

İnekler gapıya geldi

Kak ineğe sağ gelinim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Yükün düşmemesi için kağnının yan taraflarına konan ağaçlar. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Dönem, zaman.

Aşağının has evleri

Göçeceği çağlar bir gün

Kara ardıç kamalağı

Sızılaşır dağlar bir gün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.568

çağa

:

Bebek, çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

çağal

:

1. Kum, çakıl.

2. Öbek haldeki taş yığını.

çağal uçurmak

:

Laf başlatmak olumlu, çam devirmek olumsuz.

çağarrım

:

Çağırırım.

“Erkenleri hep oynuyor

Benim yüreğem gaynıyor

Derin uykulara dalmış

Çağarım Ali’m duymuyor”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çağıl

:

1. Akarsuların getirdiği küçük taş parçaları, çakıl.

2. Tarlalardaki taş yığını.

çağıllık

:

1. Bir akarsu veya selin getirip yığdığı çağıl yığını.

2. Çağıl birikimi. tarlalardan insanlar tarafından toplanıp öbek öbek yığılan çağıl yığını.

çağıltı

:

Suyun sesi.

çağırtı

:

Davetiye, düğün için yol, okuntu.

çağlak

:

Çağlayan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çağmel

:

Çengel.

“Oşt! çal itiŋe, çağmeli g.tüne.”Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

çağşak

:

1. Aşınarak dökülmüş dağ ya da duvar yıkıntısı, moloz. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

2. Yün eğirmekte kullanılan iğ. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Çağlayan, şelale. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Kayalık dağlarda kayaların çeşitli nedenlerle parçalara ayrılması ve bu parçaların yukardan aşağıya doğru uzunca bir alanı kaplayacak şekilde konumlanması ve bu alanda hiç bir toprak ve ağacın olmaması.

“Ulan otursana gül gibi, buz gibi sulu, ak çağşaklı pınarı olan köyünde.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çağşamak

:

Eskimek, köhnemek.

çağşır

:

1. Dereotuna benzer yemeği yapılan bir çeşit ot. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Post. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çahal

:

Yaramaz, huysuz, kötü. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çaḫal

:

Çakal. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çahıl

:

Çakıl.

çaḫıp coŋmak

:

Dövmek, her tarafına vurmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çahırgöz

:

Siyahla ela arası göz. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çahıştırmak

:

İki kişiyi karşılaştırmak, yüzleştirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çahşak

:

Dağlardaki taşlığın enginlere doğru inişi, çavşak.

çakal

:

Titiz, huysuz. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çakal soluğu

:

Kısa dinlenme. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çakal yağmuru

:

Güneş varken ince ince yağan yağmur. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çakalkaçtı

:

Çapa işçilerinin ikindi üzeri yarım saatlik dinlenmeleri.

çakalöldüye

vurmak

:

Uyumuş gibi yapmak, ölü taklidi yapmak.

“Namussuz!... Çakal öldüye vurmuş meğer diye bağırdı.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

çakgimi

:

Düğme.

çakıl

:

Eşek semeri.

çakıldak, çakıldık

:

1. İncirin, domatesin olgunlaşmamış hali.

2. Değirmenin dönen, ses çıkartan parçası.

3. Koyun ya da keçilerin pislik yahut sidiklerinin kıl ya da tüylerine yapışarak kurumasından oluşan topaklıklar, yapağılık.

çakıldaklı

:

Çakıldağı olan.

çakır

:

Yeşil kahve karışımı bir renk.

çakır dikeni, çakır tikeni

:

Yuvarlak meyvalı bir çeşit diken.

Hadini de Karac’oğlan hadini

Aramazlar gurbet ele gideni

Ak göğsün üstünde çakır dikeni

Bitmeyince gönül yârdan ayrılmaz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.645

çakır doğan

:

Bir çeşit doğan kuşu.

Benden selâm söylen Aydın eline

Top kara zülüflü mayalarına

Bizim elde çakır, doğan olamaz

Şahan gerek bu sarp kayalarına

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.395

çakır kuşu

:

Şahinden daha küçük bir çeşit doğan kuşu, çakır doğan.

Şeşine de Karac’oğlan şeşine

Kurban olam yârin ablak döşüne

Gök kıratınan da çakır kuşuna

Geri dur hey Benli Suna'm geri dur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.628

çakışmak

:

1. Yarışmak, uğraşmak.

2. Dövüşmek.

3. Söz yarışı yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çakıştırıcı

:

Dedikoducu, fitneci. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çakıt

:

Üzerinde kav veya fitilin bulunduğu çakmak taşma vurulan çelik aletin ismi. kipritin olmadığı dönemlerde kav, çakmak taşı ve çakıt kullanılırdı.

çakki

:

Düğme.

çakkimi

:

Ufak düğme.

çakma

:

Deri hastalığı, yara, çıban. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çakmak

:

Dokumada bir motif çeşidi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çaknaşmak

:

Toplanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çakşak

:

Dağların enginlere doğru inişi.

çakşamak

:

Gevşemek, birbirinden ayrılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çakşar

:

Gevşek, laşka, laçka olmuş, sökülmüş.

çal

:

1. Taşlık yer, çıplak tepe. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Taş yığını. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Çil, ben, leke.

“Kırk yıl sonra yüzündeki çaldan tanıdım Hülya”yı.”

çal duvar

:

Kuru, taş duvar.

ça:l

:

Çakıl, taştan yapılmış duvar.

“Böyük evin âl gımı

Ufak gabın çâl gımı

Ne duruyon kele hatın

Bebek senden dêl gimi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çokaklı Ahmet Paşa’nın Oğlu Kemal’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Gürbüz)

çal kaşığı,

kalmasın bulaşığı

:

Yemeğin hepsini bitir, artık etme.

“Çal kaşığı kalmasın bulaşığı.”

çala, cala

:

1. Yeşilyöre'de beyazlı, sarılı horoza verilen ad.

2. Kullanılamayacak kadar eski, kullanmaktan dolayı çok yıpranmış ve eskimiş, ikinci el, kullanılmış. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çala coplama

:

Bilmediği işi yapmaya kalkışana denir.

çala çala bir

havaya döner

:

Acele etmemek lazım işler nihayetinde rayına oturur.

“Çala çala bir havaya döner elbette.”

çalacak

:

Maya, çalgaç.

çalağan

:

1. Maya.

2. Çaylak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Atmaca.

çalak

:

1. Küçük karpuz. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Deli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çalak cülek

:

Ham meyve. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çalameçik

:

Gelişigüzel, rastgele, sallapati.

“Çalameçik cızıkdırıvermiş yazılı kağıdını.”

çalçırış

:

Üstünkörü.

“Her işi çalçırış yapar.”

çaldırdama

:

(Çalılıkları vs.) Tepeleyerek yürüme şekli.

çaldırma

:

Kurumaması için  sac üzerinden iyice pişmeden ve sıcak sıcak yenen yufka.

“Bir köşesine eşilen tandır yakılıp burada ekmek edilirdi; bazlama, çaldırma, dârmi, gözleme, kömbe, katmer, kete burada yapılırdı, komşu hanımların yardımlarıyla.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

çaldıvar

:

Çit, çalıdan yapılmış avlu duvarı.

çalduvar

:

Yemekten önce yenen meyve. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çalgaç

:

1. Sıcak su ve unla yapılan hayvan yemi.

2. Maya.

çalgam

:

Şalgam.

çalgap, çalğap

:

1. Bir an, bir ara. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Belli belirsiz, belli belirsiz, hemen, hayal gibi gelip geçen. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çalgavur

:

Hemen arayıp yakalama. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çalgeçir

:

1. Kapı mandalı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Kopça.

çalgı

:

1. Keman.

2. Başörtüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çalgıç

:

Bahçe süpürgesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çalgın

:

1. Çarpılmış.

2. Felçli, alil.

3. Cılız, gelişmemiş, zayıf, şaşkın kimse.

4. Donmuş veya hastalıklı meyve. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

5. Akıldan firik, deli, delimsi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çalgın salmak

:

Köy sandığına para yatırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çalğın

:

Sıcak veya soğuktan gelişemeyerek cılız kalan ekin. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çalhama

:

Ayran.

çalhamaç

:

Hareketleri dengesiz ve de tutarsız kimse, ne yaptığını bilmeyen kimse.

çalı çapak

:

Çalı çırpı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. İç.)

çalı çırpı

:

Kuru ağaç dalları, kuru ot vb. şeyler.

Ovalar ovalar engin ovalar

Gözüm yaşı biri birin kovalar

Gülistan içinde bülbül yuvalar

Çalısı çırpısı güldür sılanın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.536

çalı çıtlığı

:

Çalıkuşu. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çalı tapanı

:

Bir işi üstünkörü yapma, yalapşap.

çalıgdırma

:

Hızlı hızlı bakmak.

çalık

:

1. Deli, delimsi, cin çarpmış, çalınmış.

“Ali gülümsüyordu. Elif hiç onu böyle görmemişti. Tam çalıklar böyle, gözlerinin anlamı silinmiş gülümserler.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Çarka vurulmuş.

3. Anası-babası belli olmayan.

4. Kötürüm inmeli, sakat. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çalım

:

Kibir, gurur, fiyaka.

“Yoncalı’nın cılga yolu

Gide gide gavuşuyor

Seni vuran cendermeler

Çalımınan savışıyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Göğüs)

çalımlı

:

Kibirli, gururlu, fiyakalı, bir kızın cilvesi.

“Gül kız gözüme gözükme

Ataş attın sen özüme

Delikanlımı öldürttün

İki çalımın yüzüne”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Murat’a Ağıt, Derleyen: Selçuk Osman Belli, Kaynak Kişi: Fadime Çoban)

çalınmak

:

1.Cin çarpmak, delimsileşmek, vurulmak.

“Şu Geben’in yazısına

Goyun meler guzusuna

Çalınmışsın babamoğlu

Yaycıoğlu’nun azısına”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Karcı İs-mail (Kahveci)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

2. Karasevdaya tutulmak.

“Salih büyülüydü, dünyaya çalınmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

3. Başörtüsü takınmak.

“Alasın goca tekeyi

Yağlamış gara kekili

Benim oğlum at oynadır

Çalınmış burculu kokulu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gındıra Fakı’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Süleyman Bal (Çoban Kê))

4. Bir ilçe veya bucak başka bir ile bağlanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

5. Sürünmek, uğraşmak, sokulmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

6. Anası babası belli olmayan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çalıntı

:

Eski süpürge. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çalıp çığırmak

:

1. Bir acının ardından ağlamak.

2. Eğlenmek.

çalışgan

:

Çalışkan.

Çalışmaya gıv eylemek

:

Çalışmaya niyetlenip harekete geçmek.

çalıyı tepesinden sürümek

:

Bir işi tersinden yapmak.

“Huyu kurusun, çalıyı hep tepesinden sürür.”

çalinkâr etmek

:

Cin çarpmaya uğramak.

çalişiürüm

:

Çalışıyorum.

“İran’a çalişiürüm ben. Tırabzondan İran’a devamlı bûda götürürdüm.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

çalkağ sepeti

:

Pamuk kozalarınınçerçöpten ayıklanması için kullanılan sepet.

çalkama

:

1. Sulandırılmış yoğurt, ayran. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Ayran, süzme yoğurtla yapılan ayran.

çalkamaç, çalkambaç

:

Ayran, süzme yoğurtla yapılan ayran.

çalkamak

:

(Bulaşık)Aceleyle, üstünkörü yıkamak.

“Sifirli dêl nassolsa sehenler. Çalkıyaver yeter.”

çalkanmak

:

Sere serpe uzanmak.

çalkap, çalgap

:

Bir şeyi algılamayacak kadar kısa bir zamanda, bir anda, ansızın görme durumu.

"Çalgap gördüm."

çalkazan

:

Taklit yapan.

çalkı

:

Çalgı.

çallanmak

:

Örtünmek.

çallıklamak

:

Bahane aramak.

çalma

:

1. Boyuna takılan bir altın lira çeşidi.

2. Sıvama olmayıp ötesinde berisinde bir takım işleme çiçekleri olan sarıklık bir bezin, tülbendin adı.

“Böyleyidi babam kızı

Çalma çalar biçim biçim

İnc’akıllı babam kızı

Elden selef yurda göçer”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

3. Kilim nakışı.

çalmaç

:

Yeni doğum yapmış hayvan yiyeceği.

çalmak

:

1. (Merhem vs. ) Sürmek.

“Elif bunun nesi olur

Çok ağlıyor acı acı

Dokdurlara göstermeden

Annesi çalar ilacı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Bir şeyin üzerine bir şeyi sürmek, bulaştırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

3. Saplamak, batırmak.

Bülbülün figanı şol gonca güle

Sîneme vurdular bir azgın yara

Çaldım tırnağımı getirdim ele

Çekinme sevdiğim tor gibi gibi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.435

4. Mayalamak.

5. Temizlemek

6. Benzemek.

7. Hırsızlamak.

8. Sürümek, elbisenin eteğini yerde sürüyerek yürümek, süpürge ile kabaca süpürmek.

“Bülbülün figânı şol gonca güle

Sineme vurdular bir azgın yara

Çaldım tırnağımı getirdim ele

Çekinme sevdiğim tor gibi gibi”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 435)

çalmalı

:

Düz ve kırık çizgilerin karışmasından meydana gelen çuval.

çalpa

:

Beceriksiz, eli işe yakışmayan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çalpalanmak

:

Suyun çalkalanması.

çalpana

:

Yoğurt karıştırmaya yarayan araç. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çalpanmak

:

Sallanmak, sarsılmak, çalkanmak.

“Sabahtan kalkar da Çinçin’i geçer

Vurur deli gönül çağlayıp coşar

Yükletmiş yükünü Göğsün’e çıkar

Göğsün’de çalpanır gülü yavrunun”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 564)

çalpara

:

1. Dansözlerin eline taktığı zil.

2. Beceriksiz, eli işe yakışmayan.

3. Dibi dar ağzı geniş kap.

4. Araba dingilinin ucuna geçirilen yassı halka.

5. Pis, kötü kadın.

6. Küçük tencere.

Elinde çalparası varıdı, Türkü de söylerdi.

çalsırt etmek

:

Bir kavgayı üstüne almak, bir sorunda, gelişmede taraf olduğu kesimin davasının gayretine düşmek

çalta

:

Küçük balta.

çaltak

:

1. Dikkatsiz, kıran-döken.

2. Budak, budağın irisi.

“Yalnız, o da çok seyrek, akşam vakitleri, keskin bir kayanın sivrisinde boynuzlarını, büyük çangallı boynuzlarını sırtına yatırmışbir geyik, bacaklarını gerip, sonsuzluğa bakarcasına durur.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çaltak

:

1. Ağaç çatalı, budaklı dal. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Budak, budağın irisi.

“Yalnız, o da çok seyrek, akşam vakitleri, keskin bir kayanın sivrisinde boynuzlarını, büyük çangallı boynuzlarını sırtına yatırmışbir geyik, bacaklarını gerip, sonsuzluğa bakarcasına durur.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

3. Kir, pis.

4. Hoşa gitmeyen durunlar için de söylenir.

çaltaklı

:

Düzgün olmayan, budaklı ağaç, sopa.

çaltı

:

Diken çalı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çaltı dikeni

:

Diken, çalı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çam

:

Çıra.

“Eliminen çama sardım

Ay aşmadan ben de geldim

Sanıyorum gannın dolum

Hayıfımı allım gurtlar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kurtlar Tarafından Parçalanan Kızın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Höbek)

çam bardak

:

Yörükler, suyun ısınmasını önlediği için çam ağacından oyma sürahi yaparlar. Buna çam bardak denir.

çam çürü:

:

Sünnet edilen yere ilaç olarak eski apdalların attığı toz.

çam dalından ağıl olmaz, el oğlundan oğul olmaz

:

Başkasının evladı insanın kendi evladının yerini tutmaz.

“Çam dalından ağıl olmaz, el oğlundan oğul olmaz.”

çam dikme oyunu

:

Bölgede oynanan bir köy seyirlik oyunu.

ÇAM DİKME OYUNU Gençler bir evde toplanırlar. Sayılarından bir fazla çam çırası bulurlar. Çam çıralarından birini ortaya dikerler. Ortaya dikilen çam köyden şu kızdır denilir. Etrafına da diğer çıraları dikerler. Orada bulunan gençlerin isimleri çıralara verilir ve ortadaki çıra yakılır. Yanan çıra hangi tarafa bükülürse kızın gönlü onaymış denir. Herkes güler.

(Hilal Gülben Gerek, Adana İli Pozantı İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E. TDE. ABD, Adana, 2012, s. 172-173)

çam isi gibi

sinmek

:

Taşın gediğine konması ya da cuk diye oturmak gibi anlamlara gelir. Birbirine çok yakıştırmalarda kullanılır.

“Çam isi gibi sinmişler.”

çam yarmasîmı

:

İri yarı, çam yarması gibi.

“Çam yarmasîmı.”

çam yatırı

:

Devrilmiş çam ağacının gölgesi.

çaman  

:

1. Daha çok kaburgadan közde pişirilmek üzere hazırlanmış et. Közde pişirilen et. Kebap, pirzola. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Banadura ekip yazı bekleyen.
Bir seklem buğdayı ata yükleyen.
Hakınaya bir de kuzu ekleyen,
Çaman yapıp yiyenlerin nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

2. İlik suyu, acı biber ve cevizle yapılan bir tür yiyecek, çemen. Pastırmanın üzerine sürülen çemen. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Külbastı kebabı.

4. Doğranmış, kurutulmuş pastırmalık et. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çamaşır kazanı

:

Ağız çapı 65 cm., taban kısmı 70 cm. olan kazanlardır.

çambış

:

1. Ayarsız, uğraşılması zor kişi.

2. İnatçı, yaman ve kavgacı kimse.

3. Gamsız, kedersiz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çambış adam

:

Huysuz adam.

çambış gatırı

:

Huysuz ve hırçın kadınlar için söylenir.

çambuş

:

İnsana sokulmayan kötü huylu hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çamça

:

Ağaçtan oyularak yapılmış büyük kaşık, kepçe. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çamçak

:

Su tası, şapşak. Çamdan oyularak yapılmış su kabı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çamçakır

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Taş ateşte iyice kızdırılır. Kızmış olan taşı hızla fırlatarak atarlar ve taşı bulan birinci olur.

çamır

:

Çamur.

“Gurarlar çatal yuvayı

Çamır sıvayı sıvayı

Ehmed benim emmimoğlu

Baban başımdan dolayı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

çamırlı

:

Çamurlu.

“Çamırlı pınara dökülen gazel

Buraya toplanmış her türlü gözel

Sümbüllü goyakta sallanır gezer

Onun sallanışı yare benziyor”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Murtaza’nın Ağıtı, Derleyen: Hasan Batmaz, Kaynak Kişi: Ayşe Şahin)

çamış

:

1. Eli maşalı, dik kafalı, küstah.

2. Huysuz hayvan, katır. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çampara

:

Değirmenciyi uyaran demir alet.

çamrak

:

Çamrık, çamırık, batak yer, çamurlu yer.

çamsımak

:

(Erkek) Kadına meyletmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çamtı

:

Denk, yük. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çamur döken

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

çana

:

Çoban çırağı.

çanak

:

1. Tabak.

2. Üç okkalık bir çeşit tahıl ölçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Çanakgala

:

Çanakkale.

“Çanakgala esger yurdu

İçerimi aldı derdi

Eşimin öldüğünü duyuşun

Sekin etdi Kışkirdu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çanakkale’de Şehit Olan Askerin Ağıdı, Kaynak Kişi: Güllü Gülmez)

çandır   

:

1. Yarım, bitmemiş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Kırmız, melez, karışık.

3. (Koyun, keçi vb.)Cins olarak birbirine karışmış olan, karışık cinsli, melez. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

“Evlerinin önü çalı
Çağlayandan gelir yolu
Büveme’de Çandır Ali
O da almaz Kirlim seni”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

çandır olmak

:

Köküç oyununda köküçlerin birbirine değip devrilmesi.

“Çandır oldu.”

çangal

:

1. Dal, budak, eğri ve dallı budaklı ağaç.

“Yalnız, o da çok seyrek, akşam vakitleri, keskin bir kayanın sivrisinde boynuzlarını, büyük çangallı boynuzlarını sırtına yatırmış bir geyik, bacaklarını gerip, sonsuzluğa bakarcasına durur.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Güreşte rakibe ayak takma, çengel, çelme. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Maraş çangalı şalvar güreşine Maraş’ın bir hediyesidir.”

3. Kovalarla su taşımada kullanılan iki başı çengelli ağaç.

“Saka Hallâ’nın omzuna taktığı çangalın iki yanına asılı kovalardaki suları döke saça evlere taşıyışı, unutulacak şeyler miydi?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

4. Demir askı.

5. Çengel. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çangal almak/atmak

:

Çelme takmak,

çangallı

:

Dallı budaklı.

‘Büyük çangallı boynuzlarını sırtına yatırmış bir geyik…”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çanıltı

:

1. Çan sesi, boru sesi.

2. Çınlama.

çaŋkmak

:

Çakmak.

çannamak

:

Dedikodu yaymak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çanrı

:

Kağnının tekerinden çıkan hoş ses.

“Aşağıdan gelen gağnı

Gağnının tekeri çanrı

Biz de bir yiğit yitirdik

Yüzü bedir bedir benli”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çantay

:

Bavul. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çantı

:

1. Baca. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Su kuyularında dipten bir metre kadar yukarıda sağlam ağaçlardan yapılan platform. Kuyuların iç kısmı bu platformdan sonra taşla örülür.

çantılı

:

Üzeri kapalı yapı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çapak

:

1. Basma, elbiselik kumaş.

2. Göze inen beyaz leke. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çapalamak

:

Ağacın dibini kazmak.

çapalmak

:

Çaplaşmak, aykırı duruma gelmek.

çapar

:

1. (Kişi) Yüzdeki çiçek bozukluğu izi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Osm.)

2. Hayvanların benekli olması. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Karışık renkli tüyleri olan tavuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4.  Beyazı çok kır renkli hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

5. Kirli beyaz. Bu isim Türkiye Türkçesinde, ulak, posta, tatar; atlı muhafız, postacı; (hayvan ve bitki için) benekli, alacalı; derisi, kılları ve gözleri boya maddesi olan, renksiz olan (insan veya hayvan); çiçek bozuğu yüz gibianlamlarına gelmektedir.

6. Ulak, haber taşıyan.

“Gider oldum Avşar ili yoluna

Bakmam gayri bu diyarın gülüne

Karaları taksın çapar kuluna

Yağız atlı nice kullar iniler”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

çapçak

:

Su tası, şapşak.

çapgı

:

1. Toprak damlarda merteklerin üstüne konulan ince ağaç dalları. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Ortadan yarılarak elde edilen direk.

çapı

:

Yaylalarda ‘derim evi’ denilen keçeden yapılmıs seyyar meskenlerin kapısının üzerine boncuklarla süslenerek dikilen al keçeye ‘çapı’ derler.

“Dadal’ım da der ki doğruyu sever

Her vakit koyağa mazı mı yağar

Adamın arslanı Avşar’dan doğar

Gene dutar al çapılı evleri”

(Dadaloğlu, Kaynak: Erhan Çapraz, Fahri Bilge defterlerindeki Kayseri ve Yöresi konulu Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üni., Kayseri 2005)

çapıl

:

Sulu batak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çapıla

:

Kaba deriden yapılmış, ucu sivri ve kıvrık ayakkabı, yemeni. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çapıt  

:

Eski bez parçası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm. İç.)

“Bir yanda kendi yatıyor, bir çapıt içinde, bir kalbırın üstünde, bir yanda çocuk.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çapıt çulu

:

Eski elbiselerden kesilen parça bezlerle tezgahta elle dokunan bir çeşit kilim.

çapıtlı şeytan

:

Kadın.

çapkı

:

1. Bir şeyi yağmalamak için yapılan akın.

2. Direk başlığı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çapmak

:

Çavmak, özellikle kurşun, ok vb. cisimlerin doğruca giderken hedefe ulaşacağı sırada biraz sapması.

“Hedefi on ikiden vururdum ama rüzgarın şiddetini hesap edemedim. Merminin çapması ondan.”

çapraz

:

1. Huysuz, anlaşılması zor, ters kişi.

2. Güreşte bir oyun. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çapraz sırık

:

Yörükler, büyük baş hayvan girmesin diye kapı yerine, çapraz sırık kullanılır.

çapraz vurulmak

:

Düğme vb.nin çapraz dikilmesi veya ipinin çapraz bağlanması.

Testisini almış pınara gelmiş

Terlemiş memeler taze domurmuş

Has yaldız düğmeler çapraz vurulmuş

Seherde göğsünü çöz kara gözlüm

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.515

çapud, çaput

:

Çabut, eski bez parçası. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Yalnız ve yalnız Allah’a tapınan, hiçbir zaman ne adak adayacak türbeye, ne çaput bağlayacak çalıya ve ne de göo boncuk (nazar boncuğu) gibi kökü ta: antik Yunan’a dayanan saçmalıklara ihtiyaç duymayanları gönlümce kucaklıyorum.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

Ben de bildim şu dünyaya geldiğim

Tuzlandım da çaputlara belendim

Bir zaman da beşiklerde eğlendim

Anamın sütüne kandırdın beni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.457

çaputçul, çapıtçul

:

çaputların kesilip, eğrilipculfada dokunan kilim; çaput kilim.

çaput çürüğü

:

Hanımın sözüne uyan erkekler için bu tabir kullanılır.

“Adam adam dêl çaput çürüğü.”

çar

:

1. Sermaye

2. Hanımların dışarıda manto yerinekullandıkları geniş örtü.

3. Dört.

“Nice merdler durur merd ülkesinde

Adam heveslenir eğlenmesinde

Diyar-ı gurbetin çar köşesinde

Eğleşilmez kisb ü kâr olmayınca”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 382)

çar çabut

:

Paçavra.

çar ebru

:

Dört kaşlı, gençlerde bıyıkların yeni terleyip kaş gibi ince olduğu zaman.

çar köşe

:

Dört köşe.

çara

:

1. Doğum yapmak üzere olan hayvanlardan gelen sıvı.

2. Çare.

3. Yağsız ince et. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

4. Yeni doğan yavrunun ilk pisliği. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

5. Testi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çaran

:

Sürekli su altında kalan verimsiz toprak.

çarbağı

:

Çar boylarını ayarlamak için kullanılan bel bağı, kuşak.

çarçapıt

:

Herhangi bir bez.

çardak

:

1. Evlerde tahta döşeme, balkon.

2. Yaylalıklarda kullanılan dört ayak üzerine tahtadan yapılan gölgelik, kamelya. Tahtadan, çok özenilmeden  yapılan barınak.

“Yüksek babamın çardağı

Doldurun goyun bardağı

Darısı gerisine olsun

Belki gelemem bir daha”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Evlerinin önü çardak

Elif’in elinde bardak

Sanki yeşil başlı ördek

Yüzer Elif Elif deyi      

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.465

çare

:

1. İlaç.

Sazımızı ele alıp çalalım

Çaresiz derd lere çare bulalım

Sabahta seherde yoldaş olalım

Bugün de burada kal benim için

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.543

2. Çözüm yolu.

Kısmet olup ben bu elden gidersem

Sen de bu ellerde kal kara gözlüm

Gurbet elde kem habarım duyarsan

Başının çaresin bul kara gözlüm

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.514

çaresiz

:

Çaresi olmayan.

Sazımızı ele alıp çalalım

Çaresiz derd lere çare bulalım

Sabahta seherde yoldaş olalım

Bugün de burada kal benim için

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.543

çarh

:

Bileği taşı, bileği çarkı.

Bir yâr sevdim bu âlemde birinci

Koynuna saklamış ayva turuncu

Yâr eline almış aşkın kılıncı

Çarha vurmuş benim için zağlıdır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.598

çarha

:

Çıkrık gibi dönen yuvarlak dolap. Düşman saflarını çevirmek için yapılan askeri harekat.

“Vur emrin inşallah bir gün yazarlar

Etrafına çarha topun düzerler

Ortadan Zeytun’un ismin kazırlar

Ehli iman orda konar inşallah”

(Kaynak şahıs: Celil Çınkır, Zeytun Ermeni’lerinin 1894 yılında devlete karşı yaptıkları isyanları üzerine söylenen türküden)

çarha vurmak

:

Çarkta bilemek, keskinletmek.

çarhaç

:

Askerlikte öncü kolu.

çarhacı

:

1. Çok gezen, çok dolaşan.

2. Kapı kapıdolaşıp laf getiren.

3. Ortalığı karıştıran, fitneci.

“Firuz Beyim, böyle çalmış kalemi

Ünü tutmuş Beydili’nin alemi

Hani ya Şit-oğlu, Hasan Çelebi

Çarhacımız Cafer oldu Beydili”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I, S. 83)

çarhı felek

:

Talih, kader.

Karac’oğlan der cânanım

Kurban olsun sana canım

Çarh-ı felek benim kanım

Bir gün içer demedim mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.451

çarhıd, çarhıt

:

Kullanılamaz hale gelmiş, çok eskimiş, arızalanmış.

“Bu leymuni huylu çarhıd gapılı

Otuz üç senedir bana dapılı

Kestepor duruşlu, giynik yapılı

Uzanıp arlanıp üzülmüyor ki”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Şair: Karaozan Eshabil Karademir)

çarhıdı çıkmak

:

Kullanılamaz hale gelmek, çok eskimek, arızalanmak.

“Çarhıdı çıkmış.”

çarık

:

1. Topuğu bükülmüş ayakkabı.

2. Ham deriden yapılan ayakkabı.

“Yörükdendir yaşlar doldu gözüme

Koyunu saydığım aklıma düştü

Ala yun çorabı çekip dizime

Çarığı geydiğim aklıma düştü”

(Aşık Karamehmet, Kaynak: Erdoğan Aslıyüce, Çukurovanın Yıldızı Ceyhan, Adana 2008)

çark

:

İpi yumak haline getirmeye yarayan alet.

“Çarkınan ipi kelep yapardı nenem daha sonra da kolan ya da örme örerdi.”

çark etmek

:

Dönmek, park etmek.

çarkacı

:

Ortalığı karıştıran kimse, fitneci, fesat.

çarkı felek

:

Talih, gök.

çarkıt 

:

1. Eski, bozuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. Mr. İç. Osm.)

2. Yamuk, her tarafı dökülmüş, kaymış, artık çürüğe çıkarılması gereken eski, hurda araç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çarklı

:

1. Felekle arası iyi olan.

Yiğidin bir başı firaklı gerek

Sağ yanı da sol yana çarklı gerek

Beriden benzerden yürekli gerek

Kötü kervan bozup kumaş alamaz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.645

2. Dönüşlü.

ça:rmak

:

Çağırmak.

“Gapısı da dört ganatlı

Savışamaz gelen atlı

Ben gardaşa türkü yakdım

Kime ça’aram dertli dertli”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Göğüs)

çarmık

:

Yetenek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çarnaçar

:

Çaresiz.

çarpana  

:

1. Kuş avlamak için kullanılan lastiklerde, içine taş konulan deri bölüm, işlenmiş ince ve kara deri, ince kösele.

2. Çok zayıf kimse.

“Beyler bu kadar çalışmazlar… Böyle senin gibi çingene çarpanasına dönmezler.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

3. Eski ayakkabı.

“Çarpanayı takınarak, çırılçıplak olarak çarpanayı vuruyor, dönmeye başlıyor. Bir iki saat oynuyor ve yorulup düşüp yatıyor.”

(Yaşar Kemal, Sarı Defterdekiler Folklor Derlemeleri, İş Bankası Kültür Yay. Nisan 2002, İstanbul, Hazırlayan Alpay Kabacalı)

4. Eski deri parçası. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

5. Zilli maşa. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çarpanası

çalınmak

:

Çalışıp didinerek çok yorulmak, bir deri bir kemik kalmak.

“Çarpanam çalındı ama mecburum çalışmaya. Yedi baş horanta benden ekmek bekliyor akşam oluşun.”

çarpı

:

1. Beyaz badana toprağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Mezarda ölülerin üstüne konan tahta parçaları.

3. Eskiden ev yapılırken sundurma üzerine döşenen odun parçaları.

“Aşık Dadaloğlu doğruyu sever

Her zaman koyağa mazı mı yağar

Adamın aslanı Avşar’dan doğar

Yine yapar al çarpılı evleri”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

çarplaşmak

:

Yaş ağaçtan kesilen tahta kuruyunca, ekseni etrafında bükülmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çarpma etmek

:

Eritmek.

Çarpma ėderleri (Sığır tezeğini) teniḵeye basalardı.

çarpul çurpul

:

Kap içinde sallanan suyun sesi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ça:şamba

:

Bölgemiz göçmen ağzında; Çarşamba.

çarşambo:nü

:

Çarşamba günü.

“Çarşambônü de ö:len gına deller, geder idi millet gafli:nen.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ça:şı

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çarşı.

çarşı ağası

:

Belediye zabıtası.

“Nasırından çekmedi çarşı ağalarından çektiğini.”

çarşı ekma:

:

Pide, lavaş, somun.

“Çarşı ekmânın arasına bulduğumuz zaman havla koyardık bulamayınca yeşil soğan koyardık.”

çarşı iti

:

Sokak köpeği, işe yaramayan insan.

çarya

:

Çare.

ça:si

:

Çenesi.

“Golları minbar dolması

Ham ham yiyesim geldi

Çâsi gadı lokması

Ağzıma atasım geldi”

(Av. M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufçuk Bas. Yay. Ve Tanıtım Hiz. Ankara 2001)

çaşak, ça:şak

:

Mıcırların dağın yamaçlarında oluşturduğu yığın.

ça:şaklamak / çağşaklamak

:

İs tutmuş kap kacak türü şeyleri ince kumla ovalamak ve isini çıkarmak.

çaşarat

:

1. Kavgacı, her lafa cevap veren.

2. Beceriksiz, şaşkın kadın. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çaşır

:

1. Hayvanlara kışlık yem olarak kurutulan ve bazılarının kurumuş kökünden mantar da çıkan bitki.

2. Verev.

çaşıt

:

Casus, ara bozan.

çaşıtlamak

:

Casusluk yapmak, ara bozmak.

çaşkır

:

Geniş pantolon, şalvar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çat

:

1. Orta yeri, iki şeyin birleştiği yer.

“Arap, taşı tam alnının çatından yedi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Köşebaşı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. İki dere veya yolun birleştiği yer. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Vadi.

5. Orta, bir şeyin tam ortası.

6. Ayrım yeri.

7. Dik yamaç.

çatak

:

1. Yolların çakışması.

2. Küçük su akıntısı.

“Çatağın orada bekliyorum seni.”

çatal

:

1. Çifte, iki tane, ikiz.

“Şu bacısı şu gelini
Kardeş komadı halimi
İk’gün sonra babamoğlu
Çatal indirir gelini”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

2. İki dalın birleştiği yer.

“Çatal kazık yere çakılmaz.”

(Andırın Atasözü)

3. Evin uzun ağaçları.

4. Kuş lastiğinin bağlandığı Y şeklinde kabuğu soyulmuş ağaç dalı.

“Bir yere gettiklerinde; gördükleri ağaç için, “şundan ne tapan olur ha” veya “şundan ne sündürüm olur ha.” Ya da “şundan zorlu lasdik çatalı olur” gibi sözler söylememiz incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

çatal ciynak

:

Dokuma motifi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çatal gapı

:

Cümle kapısı, çift kanatlı ana giriş kapısı.

çatal ġazma

:

Ortası boş, kenarlarda iki kolu olan kazma (soğan, sarımsak vb. köklü bitkilerintopraktan çıkarılmasında kullanılır.)

çatal iğne

:

Çengelli iğne. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çatal kurban

:

Çifte kurban, iki kurban.

çatalavrat        

:

Kuyruğunda çatal iğne bulunan bir böcek türü, kırkayak.

çatanak

:

1. Daldaki meyve kümesi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. İki çatal, bademlerin birleşik olma hali, ikiz.

çatayaz

:

Çok soğuk.

çatçatı

:

Şiddetli, kuvvetli.

“Gençler kışların o çatçatılı soğuğunda bile genel şartlar pek değişmediği için, karın, buzun arasında soyunup, tüm vücudunun zangır zangır edeceğini bildiği halde suya girmekten çekinmezlerdi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

çatdaş olmak

:

Sataşmak, musallat olmak.

Milletle iyi geçin kimseyle çatdaş olma!

çatgı

:

At ve eşek üzerine konularak su taşımada kullanılan alet.

çatı

:

1. Birbirine tutturulan kereste. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Bacak arası. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çatı ayrılmak

:

Bacakları ayrılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çatılı

:

Kurulu, bağlı.

çatılmak

:

1. Meydana çıkmak.

2. Bağlanmak.

Küleylânı tavlasında çatılı

Pohuru da köşeği de katili

Çadırımız Şâm elinde tutulu

Ortalık çadırlık beğler görünür

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.629

3. Gelmek, dayanmak.

“Evvel bahar yaz ayları çatıldı

Paralandı bulut göğe atıldı

Akar sular kar buz oldu tutuldu

Dalgalanıp göller ağlamasın mı”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 424)

çatırı

:

İkisine birden.

“Çatırı tamam.”

çatırık

:

Tuluk, ağaçtan üçayak.

çatıriye

:

Bilye oyununda, tek atışta iki bilyeye dokunmayı hedefleyen “ikilembeç çatıriye” sözünde geçer.

“İkilembeç çatıriye.”

çatırkaç

:

Firik buğday başaklarının saplarıyla beraber yakılmasından yapılan kavurga, ütme. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çatırya

:

Hangisine rast gelirse.

“Çatırya.”

çatışma

:

Dişi ve erkek köpeğin çiftleşmesi.

çatkafa

:

Çarpık, çatlak kafa.

çatkı çatmak

:

Yayığın bağlanmasına yarayan üç ayaklı sırığı birbirine bağlayarak kurmak.

“Komşular toplanıp ıstar ıyardı

İplerini çifter çifter sayardı

Anam çatkı çatar yayık yayardı

Ayrana doyduğum aklıma düştü”

(Aşık Karamehmet, Kaynak: Erdoğan Aslıyüce, Çukurovanın Yıldızı Ceyhan, Ekrem Matbaası, Adana 2008, S. 461)

çatlak süpürge

:

Cilbirti çalısından yapılan evlerin önünü ve ahırı süpürmeye yarayan süpürge.

“Her ahırın önünde çatlak süpürge olmazsa olmazlardandı.”

çatlan

:

Çatlarsın, çatlayıp.

Aşk elinden bu derdlere komasan

El elinden şeker şerbet yemesen

Bana dok'nur sözü bulup demesen

Aceb kömür gözlüm çatlan ölün mü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.423

çatlatma

:

Küçük çocuğu çişe tutma.

çatma

:

1. Sataşma.

2. Tahtaların üzerine naylon veya keçe örtülerek yapılan Yörük evi.

3. Yayığın bağlanmasına yarayan 3 ayaklı sırık. İnsan boyu kadar ince 4-5 ağacı bir araya getirip bunları yayık çatması gibi kurarak üstüne dal ya da çul vs atarak gölgelik oluşturma. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Bugün ulu bayram günü

Çatmada gısır yüzülür

Davul öter, köçek oynar

Kızlar halaya düzülür”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I), S. 391)

çatma daşı

:

1. Mezarda ölünün çeşitli hayvanlar tarafından, sırtlan, ayı gibi hayvanlar tarafındançıkarılmasını engellemek için döşenen taş.

2. Yayık yayılırken yannığın altına konan yassı ve düz taş.

çatmak

:

1. Boyamak, sürme sürmek.

2. Sataşmak.

3. Karşı karşıya getirmek.

4. Eşyaları sırt sırta vermek.

5. Birbirine bağlamak, birbirine yaslamak.

“Deveyi deveye çatdım

Yuları üsdüne atdım

Gaynanamdan hicâb ettim

Bebek düşdü diyemedim”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

6. (Tencere) Sacayağının üstüne koymak.

“Gara gazanı çatdılar

Bebekleri gaynatdılar

Gün görmemiş gelinneri

Süngüyünen oynatdılar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Saimbeylilerin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayşe Temiz)

çatmık

:

Çıra, ocak tutuşturucu.

çatuk

:

1. Orta yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. İki dere veya iki yolun birleştiği yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

3. Köşebaşı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çav

:

1. Parlak, aydınlık güneş.

2. Büyükbaş hayvanların erkeklerinin cinsiyet organı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çavaş

:

Güneş giren yer, aydınlık.

çavçak

:

Dağların enginlere doğru inişi.

çavdar g.tlü

:

İnce kalçalı.

çavdır

:

Karışık, melez. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çavdırmak

:

1. Tarlayı baştan savma sulamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Hafifçe serpmek, sulamak.

3. Işık tutmak, ayna tutmak.

çavgınlamak

:

Gözetim altında bulundurmak, gözetlemek, aceleyle göz atmak.

çavıgdırmak

:

Üstünkörü aramak.

çavır

:

Duyum, haber. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

“Ne biliyim… Kulağıma şöyle bir çavır geldi de. Döğöşmüş, möğöşmüş diye…”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

çavış

:

Çavuş.

“Gargılık’tan beri aşdı

Arkadan çavış ulaşdı

Ne ediyon Sarı Mulla’m

Kefene al gan bulaşdı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çavkınlamak

:

Yön değiştirmek, dönmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çavkırık

:

Olur olmaz her şeye bağırıp sinirenen.

çavlatmak

:

Bir şeyi soymak.

Hastanede ağlattılar

Gözlerini bağlattılar

Guzum bayılmasın deyi

İnneleri çavlattılar

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.172.

çavmak

:

1. (Özellikle kurşun, ok) Doğruca giderken tam hedefe ulaşılacağı sırada biraz sapmak, teğet geçmek.

“Derviş bey çavan atının başını epeyi uzaktan çevirebildi ve aynı hızla Kamilin üstüne geldi…”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. (Güneş) Bulutların arasından sıyrılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Amaçtan şaşmak, yol değiştirimek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Kokunun hafifçe buruna gelmesi.

5. Besin maddesinin veyahut gıdanın bozularak koku yayması.

6. Kokunun yayılması.

“Balığın çavması burnumun direğini kırdı.”

çavratmak

:

Duyurmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çavsımak

:

Kokmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çavşak

:

Aşınarak bilye gibi olmuş taş ve bunların engebeli bir arazide bulunması hali.

çavşımak

:

Yalpalamak.

çavşır

:

1. Kırlarda yetişen yenilebilir bir ot.

“Çavşır, özellikle yaylalarda, tekelerin erkeklik gücünü artıran, misk-i amberini çoğaltan ve teke idrarını, cinsel çekiciliği artıran birkokuya bürüyen ottur. Genellikle çaşır şeklinde kullanılır.”

2. Ters, aksi.

“Çavşırı iş yapmaktan na:kıt vazgeçecek marak ediyom.”

çavşırı

:

1. Ters. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Çapraz bağlama.

3. Enlemesine. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çavşırmak

:

Çapraz bağlamak.

çavunç

:

Erkek devenin cinsiyet organı.

çavur

:

Duyurma.

çavurlamak

:

Haber vermek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çavuş

:

Elçi, işçi başı.

“Çavuş Bekir düğün gurmuş

Koç ayağıma okuntu salar

Semen beriden çıkışır

Gır at selemine durur”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Askerde Ölen Kâmil’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

çavuş kuşu

:

İbibik.

çay ibrişim

:

İpek iplikle değişik gereçlerle hazırlanan bir tür saç örgüsü.

çay dıkmak

:

Çay katmak.

çay sıra gidip kıysıra gelmek

:

Kendisine tevdi edilen görevi yapamadan gelmek.

“Çaysıra gidip kıysıra geldi.”

çaydoş

:

Çaydanlık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çaygara

:

Irmak, dere gibi akarsu kıyılarında bulunan ya da buralarda kazılarak ortaya çıkarılan kaynak, küçük pınar.

“Suyu da buz gibi olur… Tıpkı çaygara suyu gibi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çayır çuyur

:

Tabiat taklidi ses.

çaylak

:

1. Irmağın geniş yeri, cağıldak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Acemi, yeni yetişmekte olan.

3. Yırtıcı bir kuş türü.

“Çaylak sığın gibi göllerden kalkar

Ala geyik gibi yüksekten bakar

Ayvası turuncu burnumda kokar

Soyunup koynuna girmek muradım”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

çaylamak

:

Sel suları tarlaya taş getirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çaylan

:

Akarsuların geçit verdiği yer. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çayrak

:

Otlu ve çakıllı engebesiz toprak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çayraz

:

Bataklık iken tarla haline getirilen toprak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

çaysamak

:

Çay içmek istemek.

çayşak

:

Yaylalardaki kar alanlarında, önceleri kara yapışarak toplanan ve kar eridikçe yer değiştirip, zamanla belli bir eğimde biriken dik yamaçlarda biriktiği yüzeyleri kaygan bir zemine dönüştüren küçük taş, çakıl ve iri kumların karışımı vs.
”Çayşağın oradaki incire gidiyorum, geliyor musun?”

çebicemiye

:

Çabucak.

çebiç

:

1. Kısır keçi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Oğlaklıktan yeni çıkmış bir yaşını doldurmuş erkek keçi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

“Çadırı çebiç gılından

Bıyığı durna telinden

Alem gorkardı şerrinden

Gün ağamın günüyüdü”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çebik

:

Çabuk.

“Aslı temizolan bir vakit azmaz

Geçitsiz dereyi düne de yüzmez

Utanır benden de kuzusun yazmaz

Çebik bir foturaf ver ala gözlüm”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Bedevi Böke’nin Ağıdı, Derleyen: Hikmet Böke, Kaynak Kişi: Gülseren-Nuri İlhan)

çebiş

:

Bir yaşını geçmemiş kısır erkek keçi, genç teke. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çec etmek

:

Samanından ayrılmış taneleri kalburdan geçirerek yığmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeç

:

Savrularak samanından ayrılmış tahıl yığını. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çeç etmek

:

İri samandan buğdayı ayırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çeçbörek

:

Mantı.

çeçik

:

Küçük demir halka.

çedene

:

1. Kendir, kenevir tohumu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Minyon tipli, ufak tefek.

3. Kısa boylu, huysuz olan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

4. Çam kozalağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çedik

:

Bir tür kadın ayakkabısı, mest üzerine giyilen, daha çok sarı renkliolan ayakkabı, edik de denilir.

“Sarı çedik giymiş koncu dizinde

Arzumanım kaldı ala gözünde

Böyle güzel m’olur köylü kızında

Emirler’den bir kız indi pınara”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 397)

çe:rek

:

Çeyrek.

çeft

:

Meyvelerin ve sebzelerin kabuk kısmı, meşe ağacının kabuğu.

çegsorut

:

Somurtmuş.

çeğe

:

1. Hayvanlarda bulunan bir parazit.

2. Koyun kenesi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeğmel

:

Yay veya çengel biçiminde. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

Çeğmel boynuzlu inek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çehiz

:

Çeyiz.

“Aşşâdan gelen heçe

Banzettim gınalı goça

Emek çektim çehiz ettim

Emeklerim getti heçe”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Polis Duran’ın Ağıtı, Derleyen: Yalçın Özcan, Kaynak Kişi: Sırrıye Yücel)

çehre

:

Bir tür başörtüsü.

“Ağ mı gatdım aşıma?

Çehre yetirdim başıma

Gınamayın gomşılarım

Gudretten geldi başıma”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Vurulan Damadın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

çeik

:

Kova, bakraç, helke gibi kabların birleştiği yerdeki çivisi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çek

:

Hallaçlarda kirişe vurmak için tahta tokmak.

çeke

:

Temkinli.

çeke gitmek

:

Temkinli davranmak.

çekebilmemek

:

Tartamamak, ağırlığı kaldıramamak.

Karac’oğlan söyle sözün tamını

Yüz bin kantar çekebilmez gamını

Nazlı yâr gözetir fırsat demini

Yad ellerde artık durulmaz oldu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.639

çekek

:

Çekelim.

“Der ki Derdiçoğum alana söyle

Çekek hasretliği n’olacak böyle?

Ecel yaklaşıyor yükünü tayla

Er kişi kervanı yolda bulunur”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 138

çekeneadar

:

Çekene kadar.

çeket

:

Bölgemiz göçmen ağzında; ceket.

çekge, çekke, çegge

:

Çekirge.

çekgel

:

Öğendirenin alt ucundaki demir sıyırgı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeki

:

1. Kadınların başlarına bağladıkları başörtüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

2. Akarsulardan oltayla yakalanan balıkları, üzerine takarak taşımak için kullanılan, genellikle söğüt ya da çınar ağacının ince dalından yapılan taşıma aracı.

3. Bölgemiz göçmen ağzında; sıkıntı, ızdırap.

4. Yirmi beş okka.

çeki ipi

:

Renkli yünden nakışlı bir şekilde dokunmuş yük bağlama ipi.

çekiben

:

Çekerek.

Sensin gönül şu dünyadan fandan

Ah çekiben yüreğimi eriden

Cansız duvarlara binip yörüden

Hünkâr Hacı Bektaş Pîr'den gelirim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.503

çeki:m

:

Çekeyim.

çekik

:

Serçe büyüklüğünde tarla kuşu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çekilemek

:

Sıkıştırmak, berkitmek, gevşekliğini gidermek.

çekilen

:

Grip hastalığı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Çekilene tutuldum. Ortada çekilen var.

çekim

:

Tesbah, tespih, tesbih.

çekimsimek

:

Korkmak.

çekince

:

Çekinilen, çekimser kalınan şey.

çekinceme

:

1. Bir tehlike korkusuyla bir şeyler yapmak veya söylemekten çekinmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Sürünceme, sonuca ulaşılmama durumu.

çekinmek

:

Uzak durmak, tereddütlü yaklaşmak, katlanmak, razı olmak..

Güzeller önünde kitap okunmaz

Göz görmeyince de gönül çekinmez

Var git oğlan burda konuk eğlenmez

İstersen derdimden öl dedi bir kız

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.649

çekinti

:

Çekinme, sakınma. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çekirke taşı

:

Ocağın yanlarında olan uzun taşlar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çekiş, çekişik

:

1. Bölgemiz göçmen ağzında; kavga etmek.

2. Ağız kavgası.

çekişmek

:

Ağız kavgası yapmak.

çekiştirme

:

Gıybet etme, dedikodusunu yapma.

çekiye çekmek

:

Haddinden fazla soru sormak.

Git biraz da babaŋa sor, yeter beni çekiye çektiğin.

çekke  

:

Çekirge.

çekme

:

1. Geven bitkisi otu. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Büyük tencere.

çekmek

:

1. Masal, hikâye vb. anlatmak.

2. Hayvanları çiftleştirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çekmeli alaboncuk

:

Yün ve çul dokumalarında kullanılan bir motifin adı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeknemek

:

Çekinir gibi olmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeküben

:

Çekerek.

çel

:

Eski evlerin aralıklı kapılarından soğuk gelmesini engelleyecek örtü.

çelbeşik

:

Karışık, bozuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Osm.)

Çelbeşik havada şemsiye taşınır.

çele

:

Tanesi alınmış buğday, arpa vb. tahıl ürünlerinin sapı.

çelebi

:

Efendi, terbiyeli kişi.

Bir beni bendetmiş Şâm'ı Haleb'i

Bir beni bendetmiş Mısr'ı Anteb'i

Karac’oğlan eder nazlı çelebi

Bir beni de Âl'Osman'ı bendetmiş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.636

çelebiyi oŋarmak

:

Evlendirmek, ihtiyaçlarını gidermek.

çeleği

:

Damın üst kenarı.

çelem

:

Şalgam. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeleŋ

:

Evin saçağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çelen

:

1. Sivri uç, kuşun kanadının ucundaki uzun ve kuvvetli tüy, pelek.

“Mürsel der de; Mirza etme inadı

Bir kez de deden dedemi sınadı

Benim koğduğumun kalmaz kanadı

Çelen kanatlarını çekmem var, dedi”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

2. Uzun boylu ve yakışıklı.

“Değirmene diktim söğüt

Oba verse almam öğüt

Dört oğlanın bir içinde

Memmet’im bir çelen yiğit”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

3. Damın kenarı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

4. Dağ eteklerinin kar tutmayan yerleri.

“Eğri Dağı’nın başı taşlı

Çelenleri humâ kuşlu

Yâr yitirdim hilâl kaşlı

Sana geldim Eğri Dağı”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 418)

çeleŋi

:

1. Damın duvar üstünü kapatan çıkıntı. Dam toprağının kaymaması için çeleniye, çepeçevre dikey enli tahta çakılır.

2. Evin saçağı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çelenk

:

Başa konan ve genellikle çiçeklerden ve bazen de altından yapılan süslü taç.

Başı al valalı güçücek gelin

Seherde açılan güle dönmüşsün

Başına takmışsın altun çelengi

Turnadan alınan tele dönmüşsün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.575

çelenk eğrisi

:

Yana eğilerek giyilen bir türkadın başlığı.

“Karac’oğlan der ulular ulusu

Başına vurunmuş çelenk eğrisi

Sana derim nazlım sözün doğrusu

Essah sözüm al koynuna sar beni”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 458)

çeler meler

:

Sancılanmak, sancı mancı.

“Yaşlılık dêl mi çeler meler geçiyor günner”

çelere galmak

:

Sararıp solmak.

çelermek

:

1. Boğazına ot birikip boğulmak.

2. Kel kel bakmak.

3. Keçi ve koyunlarda besin zehirlenmesi. Hayvanların fazla yağlanarak ölmesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeleşmek

:

Yüzü kötü olmak.

çelet

:

1. Şımarık, hırçın, atılgan, haylaz çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Çok geveze ve hareketli.

çelik    

:

1. Tahtadan yapılmış 11-12 kg. buğday alabilen tahıl ölçeği.

2. Sağlam.

3. Çocukların bir çoğunun günümüzde adından bile haberdar olmadığı bir tür çocuk oyunu, çellik. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çelik çomak oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

ÇELİK ÇOMAK: Geniş bir yerde genellikle erkekler tarafından oynanır. Biri 30 cm. diğeri ise 70 cm. uzunlukta iki sopa bulunur. Kısa olana çelik denir. Düzgün bir yere yumruk büyüklüğünde bir çukur açılır. Bu çukurun üzerine çelik yerleştirilir. 10- 15 m. ileriye bir çizgi çizilir. Çukurun yanından çizgiye çelikle atış yapılır. Çizgiye en yakın atan birinci oynama hakkını kazanır. Oyuna başlayan oyuncu değneğinin ucunu, çeliğin altındaki çukura sokarak, çeliği hızlı bir şekilde rakibinin yakalayamayacağı kadar uzağa fırlatır ve değneğini çukurun üzerine koyar. Bu sırada diğer oyuncu 10-15 m ileride gelen çeliği tutmaya çalışır. Çeliğe elindeki değnekle vurursa ya da eliyle yakalarsa oyun sırası kendisine geçer. Vurmaz ise çeliğin olduğu yerden çukurun üstüne konan değneğe atış yapar. Eğer değneğe vurursa atış sırası yine kendine geçer. Vuramaz ise atışı yapan oyuncu değneğini alarak yerdeki çeliği sadece değneğin yardımı ile havalandırarak hızlı bir şekilde vurarak oldukça uzağa göndermeye çalışır. Aynı şekilde toplam üç kez vurur. Eğer rakip oyuncu çeliğin son ulaştığı yer ile çukur arasındaki mesafeye üç kez atlayarak ulaşabilirse oyun sırası kendisine geçer. Üç kez atlama sonucunda ulaşamazsa, diğer oyuncu çeliği düştüğü yerden alarak adımlarını atış yapılan yere kadar sayar.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 209 – 210)

çelik oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

ÇELİK İki grupla oynanır. Çelik erkek oyunudur. Bir, bir buçuk cm çapında, biri 15–20, diğeri 90–100 cm uzunluğunda iki değnek yapılır. Bu oyunu 5 yaşından 20 yaşına kadar herkes oynayabilir. Ancak her oyunda gruptaki çocukların aynı yaşlarda olması gerekir. Yani grupta hem 5, hem 10 hem de 17 yaşında biri olmaz. Bir damın başına çıkılır. 4-5 metre çapında bir çember çizilir. Alet hazırlanır. Yalnız, damın arkası bayır olmalıdır.Arkası dölek(düzgün) damda çelik oynanmaz. Kur’a çekilir, bir grup aşağıda, bir grup sengirde(bayır, yokuş) olur. Aşağıdakilerden biri çeliği değnekle çarparak yukarı doğru fırlatır. Yere düşen çeliği yukarıdaki gruptan biri aşağıya atar. Eğer çeliği çemberin içine düşürebilirse, aşağıdakilerde çeliği atan ölür. Ama eğer çeliği havada tutabilirse, yukarıdakilerin tümü ölür. Gruplar yer değiştirir. Bu oyun çok tehlikelidir. Yaşlılar, oynamayın diye gençleri azarlarlar. Çünkü birçok çocuğun gözleri bu oyunda kör olmuştur.

(Hilal Gülben Gerek, Adana İli Pozantı İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E. TDE. ABD, Adana, 2012, s.168)

çelim

:

Kuvvet, güç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çellem çekiç

:

Çelimsiz, zayıf.

“Çellem çekiç.”

çellemek

:

1. (Davarlar) İlkbaharda taze olan otları çok yiyip hazmedemeyerek ölmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Çatlayıp ölmek.

çellenmek

:

Ziftlenmek, zıkkımlanmak.

çellig deyneg

:

Çelik değnek; tahta çubuklarla oynanan bir çocuk oyunu.

çellik

:

Çocukların oynadığı çelik çomak oyununda ucuna çomakla vurarak havaya kaldırdıkları, iki ucu sivri kısa değnek parçası, ken. Çelik çomak oyunu.

çellik oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

ÇELLİK OYUNUBir çubuk yirmi yirmi beş cm kesilir ve iki tarafı yardam (sivri) yapılır. Bir metre boyunda da bir değnek olur. Yirmi - yirmi beş cm kesilmiş olan çubuğa çellik denir. Çeliği toprağın yumru yerine veya taşın kenarına ucu hafiften çıkacak şekilde bırakılır. Çelliğin uç kısmına vurulduğu zaman çellik havaya fırlar ve havaya fırlayınca sopayla orta yerine vurulur ve çellik uzak bir mesafeye gider. Çelliğe vuramayanlarda, vuran kişileri çelliğin gittiği mesafeye kadar sırtında taşır.

(Uğur Bilgici, Osmaniye / Bahçe Halk Kültürü Üzerine bir Araştırma Konulu Yüksek Lisans Tezi, Osmaniye Korkut Ata Üni., S.B.E., TDE., ABD, Osmaniye, 2018, s.169)

çelme

:

1. Çelik çomak oyununda uzun sopa.

2. Bir kaç çekiden meydana gelen, kadınların alınlarına bağladıkları bağ.

3. Birini yere düşürmek için yapılan ayak oyunu. Bir işi engelleme.

“İşini yap da gahir etme feleğe

Felek neylesin de seninin gimi salağa

Heç inanma Ayşa’yınan Meleğe

Onların çelmesi zor Döne Hatın”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Tarhana’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Ramazan Kuşçu)

çelmik

:

Yeşil otluktan oluşan alan, çimenli yer.

“Mayıs ayı menekşeler dökünce
Yurdu yaman olur İndresi’nin
Çelmiklerden mor sümbüller kokunca
Ferdi, yaman olur İnderesi’nin”

(Hüseyin Kalaba,  Adana’lı Âşık Veli)

çelpek

:

Pürüz, atılarak düzeltilmesi gereken, kalıntı.

çelpeşik

:

Bozuk, karışık, karmaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. İç.)

çelpin

:

Piliç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çelsin

:

Sincap, galli.

çeltek

:

1. Yardımcı, uşak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Çoban yardımcısı, çırak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Yedi sene çeltekliğini yaptı Bağdali’nin.”

çeltik    

:

Pirincin tarladaki hali.

çem

:

1. Zararlı otlarla dolu olan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Sulak ve çamur alan.

3. Çim, çayır, çimen, sulak yerlerdeki çimli toprak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

çem basmak

:

Olayı görmemezlikten gelmek.

“Çem bastı.”

çem yeli

:

Doğu yeli. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeman

:

Göğüs etinden kemikle birlikte yapılan pirzola.

“Kel Mahmudoğlu’na bir gulum gitmiş

Durman aslanlarım dutun getirin

Herkesin kellesin atın zindana

Çeman çeman edin etin getirin”

(Aşık Mehmet Demirci, Kaynak: Refiye Okuşluk Şenesen, Adana Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği Geleneği, Altınkoza, Adana 2009)

çember

:

1. Demir halka.

2. Büyük mendil.

Ferhad derler şu dağları delene

İtibârım yoktur yüze gülene

Kefen kısmet olmaz güzel sarana

Meğer dostum çemberine saralar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.576

3. Bölgemiz göçmen ağzında; beyaz tülbent.

4. Kadın başörtüsü, yemeni. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

Suya gider çemberine bürünür

Yel estikçe top zülüfler bölünür

Geriden baktıkça sunam görünür

Siyah zülüf mâh yüzünde kalaklar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.591

çember çevirme

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

ÇEMBER ÇEVİRME Erkek ve kız çocukların sokakta oynadıkları bir oyundur. Çeşme hortumunun iki ucu, ufak bir tahta yardımıyla birleştirilerek çember yapılır. Çemberi çevirmek için 25-20 cm uzunluğunda bir de değneğe veya kargıya ihtiyaç vardır. Değneğin ucuna telden kanca yapılarak bağlanır. Çember yuvarlanarak değnek yardımıyla sürülür. Çember çevrilirken yere düşürülmemesi gerekir. Çember yarışlarında çemberi düşen oyuncu oyundan elenir. Genelde çemberi düşürmeden en uzun süre çeviren oyunu kazanır. Oyun tek oynanıyorsa usanıncaya veya yarış yapılıyorsa yarış sonlanıncaya kadar devam eder.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 210)

çemen

:

1. Çimen.

“Bir çift bülbül geldi kondu çemene

Başı yeşil ayakları kırmızı

Bal akıyor lisanından lebinden

Al yanaklar alma gibi kırmızı”

(Karacaoğlan)

2. Yörük dilinde taze etin, bir iki parmak kalınlığında, otuz santim uzunlukta dilinerek, köz ateş üzerinde pişirilecek olanına veya o şekilde iplere asılarak kurutulanı.

“Bekir Emmi hayatta iken, ne zaman Arpacı Aşireti’nin çadırına misafirliğe gitsem mutlaka sofraya çemen koydururdu.”

3. Pirzola. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çemen dara

:

Dar ağacına çekmeyin, idam etmeyin, asmayın.

çemik

:

Sürekli her şeye cevap veren, hazır cevap, sivri dilli.

çemiremek

:

(Kol, paça, etek için) yukarı doğru toplayıp üste katlamak.

çemirlemek

:

Kollarını, ayaklarını sığamak.

çemkirik

:

Diklenen, sert konuşan.

çemkirmek

:

1. Bir büyüğe karşı gelmek, karşılık vermek.

2. Yüksek sesle aykırı, sert şeyler söylemek.

“Sümüklü Hacı, sümüklü Hacı, adam mı oldun da bana çemkiriyorsun?” (Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çemlemek

:

Arklardan taşan suyun önünü çalı çırpı ile tutmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çemlenmek

:

Çimlenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çemlik

:

Çimenli yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

“Çimenli yerlere ÇEMLİK derlerdi,
Geçi yavrusuna EMLİK derlerdi,
Tavuk kümesine PİNNİK derlerdi,
Sabah vakdi öten horuz nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

çemrek

:

1. Üstteki giysinin kolları ya da paçaları eteği yukarı doğru çekilmiş durumda, sıvanmış, çemrenmiş durumda.

“Usta çemrek kollarını avcuyla aldığı suyla yıkıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Becerikli, düzenli kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Bir işi yapmaya hemen hazır.

4. Çimlerle kaplı, sulu otlak.

çemrelemek

:

Kol uçlarını veya paçalarını sığamak.

çemremek

:

(Kol, paça, etek için) yukarı doğru toplayıp üste katlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Osm. Ada. İç.)

çemrenmek

:

Kendi kol, etek veya paçalarını sıvamak.

çemsimek

:

Sulak ve çamurlu.

çemsimek

:

Sulak bir alanda hafif çamur kokusu veya rahatsız edici bir koku oluşması.

çemş

:

Hububat çeşitlerinden.

çen

:

1. Ceviz içi, parça, yarım, diğer yarısı.

2. Gem tahtası.

“Abdal karısı çadırın gölgesine oturmuş ağlıyormuş, diğer Abdal kadınları da başına toplanmışlar, diğer kadınların da geldiğini gören Abdal karısı;

- Gardaşım gardaş mıydı ki golları çam kolu gimiydi, döşü gem çeni gimiydi öldü gardasım amma gül gimi sehit oldu.

(Kaynak kişi: Âşık İmamî, Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kita-bevi, İstanbul 2008)

çen parça

:

Yarım, diğer yarısı.

çenber

:

Yazma, yemin, başörtüsü.

çençere, çencere

:

Tencere.

“Üç çençere bamya yerim bişince

Yirmi tas su içip biraz koşunca

Her yanı sökülür garnım şişince

Sağlam köynek geyemeyon toktur be”

(Aşık Karamehmet, Kaynak: Erdoğan Aslıyüce, Çukurovanın Yıldızı Ceyhan, Adana 2008)

çendik

:

Kazıntı, oyuntu, boşluk.

çendelemek

:

Bazı hastalıklara karşı kan almak için başın çeşitli yerlerine ustura vurarak yaralar açmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çendiriğ

:

Derme çatma çadır.

çeŋe

:

1. Köşe, çene.

“Çeŋeŋ çekile.”

“Çeŋeŋe hırsız daşı değe.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

2. Duvar yanı.

3. Arazide burun halinde çıkıntı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Su arklarının kenarı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

5. Çadır direği, sağlam destek.

“Aştı gitti göremedim boyunu

Çene tutmuş kaşlarının yayını

Yeni bildim güzellerin huyunu

Gel denmeyen yere varılmaz imiş”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 635)

çeŋe daşı

:

Mihenk taşı, evleri yaparken köşelere döşenen büyük taşlar.

çeŋe etmek

:

Konuşmak, çok konuşmak.

“Kadın kısmısı halakada oturup da çene etmez.”

çeŋedini ayırmak

:

Bacaklarından ayırmak.

“Görmemişin oğlu olmuş, dutmuş çenedini ayırmış.”

çeŋeleşmek

:

Ağız dalaşı yapmak.

“Yaşlı başlı kimselersiniz. Bırakın çeneleşmeyi.”

çenesek

:

Çok konuşan, çenesi düşük, boş boğaz.

"Ne kadar çenesek insansın."

çeŋet

:

1. Birbirine yapışık ve eşit iki parçadan oluşan ceviz, badem gibi meyvelerde ki her bir parça. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Namtının ucuynan cevizi çenedinden ikiye ayırdı.”

2. (İnsanda) Her bir bacak.

“Görmemişin bir oğlu olmuş, çekmiş çenedini ayırmış.”

(Andırın Atasözü)

3. Kısa boylu insan bacağı

“Çenedine bastığım gibi ayırırım”

4. Kapı, pencere gibi iki kanatlı şeylerin kanatlarından her biri. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeŋetlemek

:

Parçalamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çeŋge

:

Çene.

“Kara Ahmet, der gel etme inadı

Bıldır deden dedemizi sınadı

Benim koğduğumun kalkmaz kanadı

Çekerim çengeni der Türkmen Oğlu”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

çeŋgedir, çengetir

:

Yere çakılı dört sırığın uçlarına geçirilen bir çul parçasıyla yapılan gölgelik. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeŋgel

:

Çelme.

çeŋgetir

:

1. Karşılıklı iki ağacın arasına kurulan çadır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Yazlık çardak, göçebe çadırı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeŋgildemek

:

(Köpek) Can acısından havlamak, haykırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeŋgilemek

:

(Köpek) Can acısından havlamak, haykırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeŋgir

:

Kavgacı, huysuz kimse, yanına zor yaklaşılan hayvan.

“Çengirlikte kimse eline su dökemez Müslim’in.”

çeŋgir

:

Küçük göçebe çadırı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çeŋilemek

:

(Köpek) Acı acı ses çıkarmak, acı acı ürmek.

çenilti

:

Canı yanan köpeğin acı acı ses çıkarması.

çeŋitme

:

Çocuk ağlaması. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çeŋketir

:

Karşılıklı iki ağacın arasına yapılan çadır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çente

:

Çanta, bavul.

“Kadan allım Nesli Dezze

Dünyadan bir tat almadım

Boynuna çente takıp da

Okula bebek salmadım”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

çenteleşmek

:

Didinmek, uğraşmak.

çepçemrek

:

(Saç vb.) Karışık, dolaşık.

“Çepçemrek olmuşsun Hacı

Bu ne çeşit böyle biçim

Çatal çatal gardaş ölen

Böyle densiz etmez saçın”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

çepel

:

1. Çamur, pislik, bulaşık, kir. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Kapta, tabakta kalmış yemek izleri, bulaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Bir çeşit üzüm.

“Üzümün çepeli olur, dıbığı olur. Aynı zamanda bu tabirler mecazi olarak da kullanılır. Hetifleme gibi, çepel adam gibi.”

(M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. Ankara 2001)

3. Tarlanın otlu olması.

4. Toz, saman, yoz tohumlarla karışık hububat. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çepeli mürt

:

Kadınları tanımlarken kullanılan, sevilmeyen, istenilmeyen kadın tipi, namusluca.

çepellik

:

Karların erimesiyle oluşan sulu kar ve çamur.

çepik

:

Meyve konulan sepet. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çepken

:

Kolları sarkık, bildiğimiz elbise.

Çepni

:

Oğuzların üçok koluna mensup Alevi Türk.

çepre

:

Karışık, dolaşıklı.

“Tüfengin allım direkden

Çepre çıkmıyor bilekden

Askerliğe salma oğlum

Gelin alırım yırakdan”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çepreşik

:

Karışık, bozuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çer

:

1. Gribe benzer bir tür hastalık, dert.

“Davut bilmezdi düzeni

Batdal gezerdi Gozan’ı

Ya niderdin çer alası

Virane dağda gezeni”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

2. Zehirli, küçük bir böcek.

“Ana gı, acıkdım ben!

Çer yiyesin! Neredeydin şimdiyeaçir?

Acıkdım diyom sâ gı!

Gara Remziye, pencereden bakmaya devam ederek öfkeli bir sesle;

Diya guşgananın içindeaki sufrada sulanmış ekmek var; al, onuynan ö:lenki pisomacını yi! Tasda boranı da var.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

3. Ivır zıvır şeyler.

“Karı var çerden çöpten aş eder

Karı var pişmiş aşı taş eder”

(M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. Ankara 2001)

çer alası, çer

alasıca

:

“Hastalanası, ölesi” anlamında bir kargış.

“Ev tutardık sıra sıra

Yorgan telli, yastık hıra

Ana oğlun binmez miydi

Çer alası benli kıra”

(Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

“Çer alasıca.”Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

çer dutmak

:

Sevilmeyen birinin hastalanmasını bildiren deyim.

çerçi

:

Daha ziyade köylerde satış yapan atlı seyyar satıcı.

“Çerçi başındakini satar”

(Ceyhan Atasözü)

“Benim bildi:m ilk zamannarda çerçi olarak, tuluk bekmezi, guru üzüm satannar varıdı, bir de dü:nnerde halka datlı satannar. Guru üzüm ve bekmez satannar Maraş’dan geliridi heralda. Bekmez at üsdünde tulukların içinde olurdu, evden bir gap verillerdi, birez bekmez alınırdı. Alınamadı: zamannar da olurdu. O zaman bekmez, ya gerçekden datli:di ya da çocuklu:n getirmiş oldu: bir görgüsüzlükden gaynaklanıyodu datlı oluşu. Bir de, guru üzüm satılırdı; amma tuluk bekmezinin yanında, guru üzümün lafı olmazdı.Pilavın içindeki şeriyeli esgiden sofralara golay gelmezdi. Bir adamca:z geliridi eşşe:nin sırtında şe:riyel makinesinen. Her zaman gelmezdi, genelde yazın gelirdi. Şeriyelci gelece:miş, geliyo:muş derken günner süren beklemenin ardından gelirdi şeriyelci sonunda. İle:n ile:n hamurlar yuğrulur, bu arada şeriyelci birez laf eder, ayranını suvanını yer, şeriyel makinesi gurulurdu. Uzun bir zopiyenen o makine dönderilirdi. Bizim uçu önemliydi, biz de zopanın ucundan dutar, çevirirdik, oyun olsun diye. Şeriyel çekiliyomuş umrumuzda olmazdı o zaman. Bize makiniye çevitdirsinler de.Abanız, Deli Ali, İrecep ve irili ufaklı daha niceleri. Bizim guşa:n bildi: bunnar.Abanız yaşlı bir adamdı. Nedi:n abanız demişler, abanız da isim olur mu:muş, velhasıl çocu:kan garışdırırdı gafamı bu düşünceler. Neyise adamca:z, selamını verir, tedeşlerini bulunca e: laf ederdi. O arada, bişetler alan olursa olurdu, olmazsa, “Allaha ısmarladık” der yola goyulurdu o sıcak yaz günnerinde. Şimdilerde düşünüyom da; adamca:z bişet saddı:ndan de:l de, hemi laf edi:m hemi de ırızgımı ariyem diye düşüyomuş yollara heralda. Nur içinde yatsın, az sakızını çi:niyep, şekerini yemedik Abanız emminin.Deli Ali: Adamca:za “Deli Ali” dellerdi amma, adamda heç delilik belirtisi yo:du. Her neyise; o da satışını eşşe:nen yapardı. Güccücük eşşe: ne var ne yo:sa doldururumuş. “Ali emmigiz geldi:” diyerek çıkardı öteden beri. Gendi çapında ufak defek bişetler satardı.İrecep: O bir çerçi, o bir prezantıbıl, o bir glasizmin öncüsü, o bir yılın çerçisi abo:nesi, o bir esgimeyen esgi çerçi, o çağa ayak uyduran bir çerçi, o marketlerin, topdancı arabalarının yıkamadı: bir çerçi… Evet onun için çerçicilik adına ne desek yakışan bir efsane. Hökümetler yıkılıyo, o ayakda. İrili ufaklı çerçiler çıkıyo gayboluyo o ayakda. Nerden geliyo bu başarı tam bir tez gonusu açıkcası.Ben beni bildim bileli İrecep çerçicilik yapar. İlk zamannarda sepedinen başladı. O sepedin içinde neler yo:dukine. Şimdi bir markette ne varısa hemen hepsi varıdı diyebilirim, çeşit bakımından. O gadar öteberi o sepede nasıl sıyıyo hala aklım almıyo.Derken ilerliyen zamannarda bo:çıyanan yapardı satışını, bo:ça da: teknoloji:di sepete göre. O bo:çıyanan dutardı o civarların alış-veriş piyasasının nabızını. Reytingcilerde memmunudu bu durumdan, haftanın şıggını rüküşünü seçenner de, hadda Yahudi firmaları da. Neyise; “Selam verip bo:çasını açardı” diyemiyece:m. Çünkü selam vermezdi. “Sela. ” diye bir ses çıkardı, o gadar. Amma adamca:z belki de bo:çıya daşırkan çok yorulup, selam verecek halı galmıyodu za:r. Bo:çasını açardı, ne ararsan var. Herkes aradı:nı bulurdu. İrecebin esgimiyeşinin sebebi; arz-talep dengesini e: dutturuşundan gaynaklanıyo zatı.İlerliyen zamannarda İrecebi, münübüsünen satışını yaparkan görmiye başladık. Düşük fitesde gaza fazla basdı: uçun, çok ses çıkarırdı münübüsü. Tabi: çeşit olarak fazlalaşdı öteberiler. Satıldığında para eden herşey alınıp, karşılı:nda öteberi verilirdi.Şimdilerde ise; daha moderin, daha gapsamlı son model münübüsle ticari hayatına devam etmekdedir. Allah gö:nüne göre versin, e: satışlar İrecep A:bey.Bunnarın dışında, başga çerçilerde var: Yaralı Selim, Gömet Sayım ve Kemal gibi. Ayrıca dondurmacılar ve mevsimine göre meyve-sebze satannar da var.

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

çerçibe

:

Çerçeve. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çerçici

:

Köylerde kapı kapı dolaşıp satış yapan kimse, çerçi.

çerek

:

Yarım taşlık buğday ölçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çerge

:

1. Derme çatma çadır.

2. Kilim, bir çeşit dokuma. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çerhemek

:

Ölmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çeri

:

Asker.

Çerkez kaçamığı

:

Mısır unundan yapılan bir yemek.

çerlemek

:

1. Keçi ve koyunlarda besin zehirlenmesi.

2. Hayvanların fazla yağlanarak ölmesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çerleye

:

Öle, ölsün.

çerpeşik

:

Karışık, dolaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

çeşgeğe

:

Bir başka odunu tutuşturmak için bir ucu ateşli odun, eskeğe.

“Çeşgeğeyi getir de semaveri tutuşturayım.”

çeşint

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çeşit.

çeşm

:

Gözyaşı.

Taşkın sular gibi akıp çağlarım

Dîdârın görüben gönül eğlerim

Dünyaya geleli her dem ağlarım

Çeşmim karışmadık seller mi kaldı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.416

çeşmek

:

Çözmek, düğüm çözmek, göç yükünün bir dengi, kuşların mola vermesi.

“Evi sekizine göşdük

Gapıya beygiri çeşdik

Arif’in inkarı mı olur

Yalan dünya senden geşdik”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Arif Bilici’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

çete

:

Kuvay-i Milliye ordusu.

çeteleyi şaşırmak

:

Ne yapacağını bilememek, pusulayı şaşırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeten    

:

1. Üstü tahta ve bezlerle yükseltilen saman taşıyan kağnı.

2. Traktörde römorkun üzerine tahtalarla ilave yapılmış şekli. Saman taşınacak biçimde düzenlenmiş at arabası. Römorkun kapasitesini artırmak, özellikle saman taşımak için römorkun kenarlarına takılan tahta çit.

(TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

çetene

:

Çedene.

çeti

:

1. Çalısından süpürge yapılan, taneleri hayvanlara yedirilen dikenli bir çalı. Genelde pamuk tarlalarında olur.

“Bir kuş büyüklüğünde turuncu nakışlı kelebek… bir çeti dalına konmuş, öylece dimdik durur.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Çit.

“Evlerinin önü çeti

Türlü türlü kokar otu

Molla kerim esir gitmiş

Cephede kişniyor atı”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

çetik

:

1. Çekirge.

2. Fidan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çetil

:

Fide, fidan. Bir bitkinin ,tohumdan çıkıp filizlenmiş  vaziyeti,  dikim durumuna gelmesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Yanık yerde söğüt bitmez

Bitse de çetilin atmaz

Mevlâ’m gene verir amma

Ağ bebeğen yerin dutmaz”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çetim çemberi

:

Sulu olmayan, yağınca biriken kar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çetirez

:

Bir tür çalı.

çetirik

:

Yayığın parçası.

çetlevik

:

Fındık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çetrefil

:

Zor, içinden çıkılmaz durum.

çevirge

:

Yerli kozayı temizlemeye yarayan bir aygıt.

çevirgele

:

Tesbih, tespih.

çevirme

:

1. Kalın ve küçük yufka, bazlama.

2. Akarsuların bazı yerlerde girdap oluşturması.

3. Evlerde açık ekmek yapılırken ekmek sonunda belirli sayıda yapılan, yağlanarak veya pekmezlenerek yenen biraz kalınca ekmek, bazlama.

4. Kozayı tozundan ayırmak için kullanılan dolap. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

5. Pamuk çırpma işi.

6. Etrafı duvar ya da çitlerle çevrilmiş bahçe veya genişçe örtme, avlu.

çevit

:

Meşenin bir türü olan mazının meyvesinin kabuğu.

çevlek

:

Akarsularda su çevrisi. eşyayı ve içine giren herhangi bir nesneyi dönerek içine çeker. eğer böyle bir yere insan düşerse çevreğin derinliği ve dönüş hızı oranında kurtulma şansı azalır.

çevlik

:

1. Etrafı çevrilmiş bahçe ya da tarla. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

2. Dik kayalık dağların dibindeki düz fundalık mera.

3. Avlu.

4. Akarsu yatağında bazı büyük virajlar nedeniyle suyun bir süre ters akıp tekrar yatağa doğru döndüğü yer, anafor, girdap.

çevre

:

1. Kenarı oyalı mendil.

“Çıka çıka çıktım yoluna vardım

Verdiğin çevreyi koluma sardım

Uğrunda ölümü gözüme aldım

Divanına durdum yolun üstüne”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 411)

2. Başörtüsü.

“Karşıdan gelir misin

Sen benim olur musun

Elindeki çevreyi

İstesem verir misin”

(Ata Çatıkkaş, Seçme Maniler, Çağlayan Matbaası İzmir 2006)

3. Havlu.

çevreçelen

:

Çepçevre. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çevrek

:

Akarsularda su çevrisi. eşyayı ve içine giren herhangi bir nesneyi dönerek içine çeker. eğer böyle bir yere insan düşerse çevreğin derinliği ve dönüş hızı oranında kurtulma şansı azalır.

çevreklemek

:

Bir kimseden medet umarak etrafında dolaşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çevrengeç

:

Anafor, suyun döndüğü yer, kıvrımlı akıntı.

çevrik

:

Etrafı çevrilmiş bahçe ya da tarla. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çevrilip konmak

:

Kışlaktan yaylaya gitmek için yol alıp asıl ile gelerek yerleşmek.

“Obası olanlar çevrilir konar

Güzeller suyundan içip de kanar

Küpeler kulakta mum gibi yanar

Gördükçe artıyor imanım dağlar”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 578)

çevrilmek

:

Dönmek, yönelmek, yön değiştirmek.

“Coşkun sular gibi akıp durulma

Kuru gazel gibi esip savrulma

Nerde güzel görsen ana çevrilme

Bizim elde cana kıyar beğler var”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004,s. 582)

çevrimçiçek dönmek

:

İnsanın kendi etrafında dönmesi.

çevrinçiçek

:

Çocukların kendi etrafında dönerek oynadıkları bir oyun.

“Sen hiç çevrinçiçek oynadın mı?”

çevrinmek

:

Dönmek, etrafında sevgiyle dolanıp durmak, dolaşmak.

çevşiri

:

Düzensiz.

çevt

:

Palamut kabuğu. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çevt

:

Elma, armut gibi meyvelerin etli kısımları yenildiklten sonra geriye kalan çekirdekli sert kısım. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çeynem

:

Lokma, çiğnem.

çeynemek

:

Çiynemek.

“Bir gün neddi biliyo, dabanı köseleden yapılmış çarı:nı suda eyice ıslatdı ıslatdı, sôna da onu çiğ çiğ çeynedi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

çeyrez

:

Çerez.

çezdirmek

:

Çözdürmek.

Yaz gelince sular çağlar

Aramızda var karlı dağlar

Yaralı oğlan her an kara bağlar

Garaları çezdir yâr eden

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.169.

çezek

:

Çözelim.

çezilmek

:

1. Çözülmek, bağı açılmak.

“Getirin bohçasını çezek

Anamızdan umut üzek

Eller de analı gezsin

Biz de anasız gezek”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Şerif Temiz’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Temiz (Patlakkı-zı))

Karac’oğlan diyor yandım kül oldum

Bir dalga gelip de boşandı bendim

Ay doğup da şafak atmakta sandım

Meğer yârin düğmeleri çezilmiş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.632

2. Kervanın mola verdiği yerlerde yükleri hayvandan indirmek.

Yola baka baka gözüm süzüldü

Altun tas içinde kınam ezildi

Kervan vardı San Şeyh'e çezildi

Allı sunam kalk gidelim yaylaya

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.399

çezmek

:

1. Çözmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Sür… gede get, gede get diyelim ağşama, Gadirli’ye varmışlar. Varmışlar ki orda bir ev var. Evin dibine, yüklerini çezmişler, o esgi mitilin üsdüne oturmuşlar.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

2. Yükün indirilmesi anlamında olup mecazen de dertlerden kurtulmak anlamı vardır.

Karac’oğlan bu yerlerde gezmeyin

Hançer olup derdli sînem ezmeyin

Senden gayrısına kuşak çezmeyin

Şimdi neden bağlıyayım dilimi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.642

çıbı

:

Çubuk, sigara.

çıbıcak

:

Çubuk gibi.

çıbıg

:

Çizgi desenli.

“Bö:le ne var ıdı yavrım. Binde bir tene basma bulunmazdı. En birinci adam keten dellerdi, çıbıg çıbıg keten geyellerdi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

çıbık

:

1. Bir yün ve çul motifi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Çocukların topuğunun  arkasında çıkan yara. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Çubuk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Abdal mal pazarında kulağının biri yarıdan kesik, kuyruğu kökünden kesik bir eşeği satılığa çıkarmış. Abdalın başına toplanmışlar. Abdal gırgücüğün medhiyesini yapıyor.

“-Dün Hemite Köprüsü’nden dört çuval buğdayı eşeğe yükledim, üstüne de bindim. Biraz beri geldim ki arka yanımdan bir gürültü gelmeye başladı. Şöyle döndüm bakım ki kırmızı renkli son model bir Mercedes geliyor. Gırgücük gözlerini bana dikti, adeta beni bununla yarıştır dercesine yalvarıyor. Mercedes beni solladı mı sollamadı mı Gırgücüğün dizginini bir çekip ayaklarımı sallayıp bir çıbık çaldığımı hatırlıyom. Bir de baktım ki Mercedes toz duman içinde kalmış 10-12 metrelik şose Gırgücüğün yaptığı hızdan kaftanımdaki kıl gibi incelmiş.”

(Kaynak kişi: Abdullah Gizlice, Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kitabevi, İstanbul 2008)

çıbık çıbık koŋur

:

Çok huylu, kibirli, akıl almaz ölçüde onuruna düşkün.

çıbık içmek

:

Sigara içmek.

“Şam eline köpr’attırdım

Ali’m ordan geçer diye

Yedi tever kese diktim

Ali’m çıbık içer diye”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çıbık kızdırma

:

Kesilen bağ çubuklarının köklendirilmesi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çıbık sallamak

:

Ağaçtaki meyveleri dökmek için bir çubukla çırpmak.

çıggaç

:

1. Çıkarılacak şey.

2. İntikam.

3. Alacak.

çıgmış

:

Evlilikte kız tarafına yapılan takılar.

çıgsinir

:

Çok sinirli, sinirden ibaret.

çığ, çı:

:

1. Tarhana sermede kullanılan ince uzun çubuklar şeklindeki kuru bitki ve bu çubukların iple birleştirilmesinden oluşturulan hasır benzeri sergi.

“Malanın serdi, çıgmi:r, çı:lara yapışi:.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

2. Katar halinde uçan turnaların topluca çıkardıkları ses.

“Yel eser de ışılaşır sırmalar

Siyah zülfü mah yüzünü tırmalar

Zamanede tülek olmuş turnalar

Dizilmiş katara çığ inen gider”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 587)

3. Oklu kirpinin dikenlerinden bir tanesi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Süt kazanlarının üzerlerini kapatmak için kamıştan yapılan örtü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çığ örgülü

:

Özel bir saç örgü türü.

“Arılar da konmaz oldu pürene

Şükür olsun bu sevdayı verene

Sabahtan kalkıp da dostu görene

Dostun saçı çığ örgülü tel olur”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 622)

çığalanmak

:

Cilalanmak, parlamak.

Öte döner hayallanır

Beri döner çığalanır

Yel estikçe tel tel olur

Siyah zülfün burmaları

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.462

çığallanmak

:

Horoz kuyruğu gibi dikelmek, süslemek.

“Öte döner hayallanır

Beri döner çığallanır

Yel estikçe tel tel olur

Siyah zülfün burmaları”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

çığalar

:

Yüze dökülen saç telleri.

“Bak ağzına tavus kuşu sevenir

Yağma yağmur pörselenir çığalar”

çığarlar düzmek

:

(Tavus kuşu) Tüylerini yelpaze gibi açmak.

çığılamak

:

Çıkın yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çığıltı

:

Çağıldama sesi, çağıltı.

“Sesi hemen hemen, hiç duyulmayan ırmaktan geniş bir çığıltı geliyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çığım

:

Akraba. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çığır

:

1. Taşlı yol, patika. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

Çıktım yücesine ben de gezerken

Yitirdim çığırı yoldan ayrıldım

Oturdum da derdli derdli ağladım

Alnı mor perçemli yârden ayrıldım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.487

2. Karlı yollar üzerinde insanların ve hayvanların gelip gitmeleri ile açılan dar yol. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Yürü bire Pınarbaşı’m

Acep karın kalktı m’ola?

Gözübüyük ablak sunam

Çığırından saptı m’ola?”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

çığırdeşmek

:

İnatlaşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çığırgan

:

Pamuğu çekirdeğinden çıkaran el çıkrığı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çığırı yitirmek

:

Yolunu kaybetmek.

çığırmak

:

Çağırmak, türkü çağırmak, seslenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden.Mr. Ada. Osm. İç.)

“Çıkdım değirmen daşına

Çığırdım Dudu guşuna

Leyli çoban, garib oğlan”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

çığırtı

:

Çığlık.

çığırtmak

:

Çağırtmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çığış

:

Harman savururken yabanın çıkardığı ses.

çığıt

:

Çekirdek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çığlık

:

İşlenmiş deriden yapılan bal torbası.

çığlım

:

Çığlık, feryat.

çığrak

:

Patika yol, küçük geçit.

çığrık

:

1. Çıkrık.

2. Nida, ses.

çığrıltı

:

Acı acı, ince ve keskin bağırma, çığlık.

“Gün ışır ışımaz, köyden bu yana, Anavarza’ya, büklüğe doğru bir çığrıltı gelmeye başlamıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çığrışmak

:

Çağrışmak, yüksek sesle bağrışmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Kadasın’ aldığım Murat

Kepti eviyin direği

Kapıya çıkak çığrışak

Acır Allah’ın yüreği”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

Eğri Dağı'nın düzleri

Çığrışıp öter kazları

Köşe başında kızları

Sana geldim Eğri Dağı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.419

çığsamak

:

Madeni eşyaların birbirine değmesinden çıkan ses.

çığşamak

:

Gevşemek, birbirinden ayrılmak, eskimek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çığşar taşmaz, kaynar pişmez

:

İş üretmeyen, savsaklayan kimse.

çığşırılmak

:

Yapılacak iş varken tembel tembel oturmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çıhadmak

:

Çıkartmak.

“Eşgi: de çog gözel çıhaddım. Beş kilou sumâ iki don satırı su goymam, bir buçug don satırı goyarım.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

çıhana:dar

:

Çıkıncaya kadar.

çıhar

:

Dört rakamı.

çıḫartmak

:

Çıkartmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çıhık

:

Çıkmış.

çıhın

:

Çıkın, küçük bohça.

çıḫınlamak

:

Çıkın yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çıhışın

:

Çıkınca.

çıhmak

:

Çıkmak.

“Yahu Hacı Bâ, şôramdan şu telis çıhtı; olur mu bêyle yav!? Deyince ondan daha beter hiddetlenen Hacı Bey,

N’olucuydu ya? Ulan içtiğin yirmi beş guruşluk çorbadan kutnu kumaşı mı çıhıcıydı,ilâa? Diyerek bir de baskın çıkmış.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

çı:rmak

:

Çağırmak, seslenmek.

“Çı’ırsam dilim dutmuyor

Uzatsam golum yetmiyor

Bebem güçcükden getdi

Yanıma yalnız yatmıyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sultan Ve Zeynep Kardeşlerin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Temiz (Patlakkızı))

çıkak

:

1. Suyun vb. çıktığı yer, kaynak.

2. Çıkalım.

çıkardma

:

Balkon, sundurma.

çıka:mak

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çıkarmak.

çıkarmak

:

Hasat yapmak anlamında kullanılır.

“Çığşardan ağaç biçtiririr
Onu da Ceyhana döktürür
Kim çıkarır oğlancığım
Bin Kırat çeltik ektirir”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

çıkartma

:

Balkon. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çıkdıyıdık

:

Çıkmış idik.

çıke:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çıkıyor.

çıkı

:

Çıkın, bohça, beze sarılmış paket. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Yanındakilerin kendine baktığını görünce, suçlanır gibi oldu ama yan taraftaki çıkının içinden hemen biraz yufka çıkarıp hızmanlardan birine uzanıverdi.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

“Dünden bohçasını bozdum

Çıkıda galık innesi

Kavrulu kavrulu yanık

Kalık kolunun kırması”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

çıkıcıyım

:

Çıkacağım. Yörede “-cağım,-ceğim”; “-cığım, -ciğim...” Şeklinde söylenmektedir.

çıkıgcı

:

Sınıkçı.

çıkılamak

:

Sarıp sarmalayıp düğümlemek, bohça yapmak, çıkın yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Oturup öteberileri mendile çıkıladı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çıkılı

:

Bir çıkının içine konulmuş.

“Emliğimin mor kakülü

Altın küpede çıkılı

Hüseyini demem amma

Ahmet canımın vekili”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

çıkım

:

Tarlada çapalama ya da hasat işlerinde çalışan insanlara verilen sorumluluk alanları.

çıkın

:

İçine öteberi konmak için uçları çaprazlama bağlanmış bez ya da mendil, küçük bohça, azık kabı.

çıkıncı

:

Çıkınca.

çıkınlamak

:

Çıkına koyup bağlamak.

çıkınnamak

:

Çıkın yapmak.

çıkınnılı

:

Çıkına sarılmış.

çıkıntı

:

1. Sürü içinde işe yaramayan koyun, koç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Giyinik, kirli, temiz olmayan çamaşır.

3. Balkon, sundurma.

çıkır çıkır

:

Şıkır şıkır.

Çıkır çıkır bilezikli kolları

Söyledikçe şirin gelir dilleri

Bahçasında açan gonca gülleri

Yâre söylen dersin deremedim ben

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.528

çıkış

:

Yaylaya yapılan göç mekânlarına denir.

çıkışıklı

:

İdareli, tutumlu.

çıkışın

:

Çıkınca.

çıkışmak

:

1. Azarlamak.

2. Çıkıp gelmek.

“Çavuş Bekir düğün gurmuş

Koç ayağıma okuntu salar

Semen beriden çıkışır

Gır at selemine durur”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Askerde Ölen Kâmil’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

3. Hesaplaşmak, hesabı görmek.

çıkıştırmak

:

Yetirmek, yetiştirmek, idare ettirmek.

çıkla

:

Sade, sadece, katıksız, tıpkısı, tıpkı, tamamen, büsbütün, bütünüyle, tümüyle. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

çıklaçokça

:

Tıpkı.

çıkma

:

Balkon, cumba.

çıkmak

:

Başka kocaya varmak.

“Dokunman onun keyfine

Varsın bostanına baksın

Emiş’i Allah kayırsın

Neyleyim durmazsa çıksın”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

çıkman

:

Çıkmayın.

çıkmışlık

:

Yaramazlık fikri, aklında bir fikir olma durumu.Gözüŋde bir çıḳnaşlıḳ var “Birazsonra bir yaramazlık yapacak gibisin, anlamına gelen bir deyim”.

çıḳnaşlıḳ

:

Yaramazlık fikri, aklında bir fikir olma durumu.Gözüŋde bir çıḳnaşlıḳ var “Birazsonra bir yaramazlık yapacak gibisin, anlamına gelen bir deyim”.

çıkrık

:

Pamuk ve yün eğirmekte kullanılan tekerleğindeki koldan tutularak çevrilen makinemsi ilkel araç.

çıkrıktan

çekme:mi

:

Mükemmel bir fiziki yapıya sahip olana derler.

“Çıkrıktan çekmêmi.”

çı:rmak

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çağırmak.

çıkşağı

:

Yoyo denilen oyuncak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çıktıneyin

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çıkınca.

çılbak

:

Çıplak.

“Kada ne ettin de geldin başıma

Çok yiğitler çılbak doğar anadan

Aradım da buldum ben bu belâyı

Müstehaktır bu işlerin yaradan”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 516)

çılbanmak

:

Soyunmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çılbır parası

:

Hayvan satışlarında, hayvanı pazara getiren çocuğun satın alandan ayak kirası olarak aldığı para. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çıldırık

:

Aklını oynatık, delirik.

çıldışmak

:

Çağrışmak, ötüşmek.

çılga

:

İnce, dar, taşlı yol, patika.

“Yoncalı’nın çılga yolu

Gede gede gavışıyor

Omar’ı vuran jandarmalar

Elvan elvan savışıyor”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

çılgıç

:

1. İnce ağaç ya da çalı dalı.

2. Bulaşık vb. karıştırmak için kullanılan ucu çatal değnek.

çılık

:

1. Tohumu olgunlaştığında yenilen bitki.

2. Melengiç.

çılk

:

Bozuk, çürük, kokmuş. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çılka

:

İnce, dar, taşlı yol, patika. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çılkantı

:

Yayıkta yayılan yoğurttan çıkan yağ.

çılkıç

:

İnce yaş değnek.

çıllangıç

:

Cırcır böceği.

çılpak

:

Çıplak.

çılpık

:

1. Şımarık, hoppa, züppe. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Bir bez parçasının iplerinin meydana çıkması, çilpik.

3. Kesilmiş ince bez parçaları, küçük iplik parçaları.

çıltak

:

1. Suç atma, iftira.

2. Çabuk sinirlenen, kavgacı, huysuz kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çımanto

:

Çimento.

çımbış çımbış etmek

:

Bedende bir yerin ani kaşınma refleksi.

çımbışdırmak

:

Su sıçramak.

çımbışma(k)

:

1. İçinden kaynamak.

2. Ürpermek.

3. Bedende bir yerin ani kaşınma refleksi; su sıçramak.

çımgışma

:

Ürpermeyle karışık uyuşma, karıncalanma.

“Bedenimde çımgışmalar oluyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çımgışmak, çımkışmak

:

1.(Vücut ya da vücutta bir yer) Ürpermek, uyuşmak, yaranın zonklaması. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

“Halbuki nasıl ürperirdi, tüm bedeni nasıl çımgışırdı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Etrafa sıçrama, dağılma.

çımkı

:

Kıvılcım. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çımkımak

:

Su vb. sıçramak.

çımkırmak

:

1. (Sıvılar) Bir kaptan başka bir kaba boşaltılırken sıçramak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Dışkılamak, pislemek.

“Yaşlı kırat başını kaldırmış, çımkırarak ona bakıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çımrık

:

1. Kıymık, küçük ağaç parçaları.

2. Ardıç odunun ateşi tutuşturmak için kullanılan küçük parçaları. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çınayaz

:

Açık, mehtaplı, çok soğuk hava. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çıŋga, çıŋgı

:

1. Atom.

2. En küçük ateş parçası, ateşten sıçrayan kıvılcım. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

çıŋgı çıkılamak

:

Çıngı çıkıp etrafa saçılmak.

çıŋgıl

:

1. Ağaç dalı, küçük filiz.

2. Ağaçların ince uç ve alt dalları.

3. Küçük üzüm salkımı.

“Kadan allım Emiş Bacı

Sandık dolu yemişinen

Bir gelincik alamadım

Ardı çıngıl gümüşünen”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

çıŋgıl çıŋgıl

:

(Meyve) Bol, sık. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çıŋgır

:

1. Atmaca. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Dulkadirli ve Osmanlı sarayına verilmek üzere yetiştirilen ve posta güvercinlerinin avlanmasında kullanılan şahin kuşuna benzer, günümüzde  nesli tükenen bir tür yırtıcı kuş.

çıŋgırdak

:

Çıngırak, saplı çocuk oyuncağı.

çıŋgışmak

:

Uyuşmak, ürpermek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çını

:

Biraz, az.

çıŋımak

:

Kulak için çınlamak.

İniler dağların başı iniler

Elim ermez kulacığım çınılar

Kaldırma sargımı yaram yeniler

Yârdan ayrılalı halım yaman hey

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.644

çıŋkayaz

:

Açık, mehtaplı, çok soğuk hava. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çıŋkı               

:

Tutam.

çıŋkır

:

Dulkadirli ve Osmanlı sarayına verilmek üzere yetiştirilen ve posta güvercinlerinin avlanmasında kullanılan şahin kuşuna benzer, günümüzde  nesli tükenen bir tür alıcı kuş.

çıntar

:

Mantar.

çıpıldak ya da cıpıldak tere

batmak

:

Tepeden tırnağa, su gibi olmak, ıslanmak.

“Çıpıldak tere batmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çıpkıç

:

Küçük ince değnek.

“Hallacın bir elinde çıpkıcı, bir elinde yayı. Mahallede bağırıyordu hallaç geldi hallaç diye.”

çıpkın

:

İnce ağaç dalı.

çıprağı

:

İnce, uzun değnek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çıra

:

1. Ateş.

“Bir güçücek ceran geldi

Bizim köyün yöresine

Bir yavru yârdan ayrılmış

Her gün ağlar çırasına”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

2. Yağlı çam gövdesinden alınan, çabuk yanan parçalar.

“Çıra gibi yanacaksın. Benden söylemesi.”

3. Sevgili.

Bir güçücek ceran geldi

Bizim köyün yöresine

Bir yavru yârdan ayrılmış

Her gün ağlar çırasına

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.395

4. Ocak kenarındaki taş çıkıntı.

5. Lamba, ışık. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çırakma

:

Işık, aydınlık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çırakman

:

1. Erkek çocuklar tarafından ufak bir çukura bir makara kukasını koymak için sopalarla oynan bir çeşit oyun. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Türbe bakıcısı.

çıralık

:

1. Lamba, çıra konulan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Camsız fitilli gazyağı lambası, yanıp aydınlık veren cam parçası, çıra, lamba, çıra konulan yer.

“Elinde bir çıralık tutarak, doncak, gömlekcek Durmuş Ali kapıda göründü.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çırk

:

1. Çark, eğirtmeç.

2. Sade, arı, yalnız.

3. Sigara zifiri.

Çırḳla onu ēğirirlerdi, ip haline getirirlerdi.

çırmak

:

Yırtıcı kuşların pençesi.

çı:rmak

:

Çağırmak.

çırmağan

:

İplik dokumada gücülere takılan kirişlerin geçirildiği, kuyu nakarasına benzeyen tahta araç.

çırmalamak

:

Tırnakla çizik çizik etmek, yaralamak, tırmıklamak.

“Kucağındaki şahini kafese koyunca, şahin onun elini, yüzünü çırmaladı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çırmar

:

Tarla kenarlarında evlek yapmaya müsait olmayan yerlerden terkedilen geniş ve uzun alan.

çırmık

:

Odun parçaları. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çırmıklı

:

Ayarsız, terbiyesiz.

çırnak

:

1. Yırtıcı hayvan tırnağı, cırnak.

“Ak kolların sala sala yörüyen

Nasıl getireyim seni ele ben

Ben bir şahan olsam sen bir balaban

Alsam çırnağıma çıksam yola ben”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 527)

2. Tırnak.

“Bülbülün figanı şol gonca güle

Sineme vurdular bir azgın yare

Çaldım çırnağımı getirdim ele

Çekinme sevdiğim tor gibi gibi”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

çırpı

:

1. Kısa zaman aralığı.

2. Çalı, ince dallardan ve çalılardan oluşan yakacak.

çırpıştırmak

:

Hafif yollu vurmak, tıbbışlamak, atı mahmuzlayarak koşturmak.

“At kulağını dikmiş, gözünü süzer

Gövel ördekler gibi çöllerde yüzer

Çırpıştırınca akça cerendir, tozar

Eşkini seldir, yiğide eşkin gerek”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

çırpmak

:

(Kabak) Küçük parçalara ayırmak, ince ince doğramak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çırtlık

:

Tohumu olgunlaştığında yenilen bir bitki, melengiç.

çıt çıkarmamak

:

Hiç ses etmemek.

“Arabalar ortalarından geçerken, çıt çıkarmadılar.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çıta

:

İnce ve uzun tahta parçası, ince çubuk.

çıtak

:

1. Huysuz, kaba.

2. Yaban.

çıtanak

:

Daldaki cevizin çift olması.

çıtçıtı

:

1. Bakır tabak veya tepsi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Erkekli dişili olup yekpare kullanılan bir çeşit düğme.

çıtı çıkmamak

:

Hiç ses etmemek, sessiz kalmak.

“Çıtımız çıkmazdı ağşam oluşun.”

çıtık

:

1. Beceriksiz.

2. İncirin henüz dalından çıkmış küçük hȃli.

çıtık inciri

:

Çıtıklardan ağaçta kalan ve diğerlerinden erken ve zamanından önce olgunlaşan incir.

çıtılamak

:

Çıt diye ses çıkarmak, (mec.) az da olsa küçük ölçekli de olsa kendi kapasitesine göre iş yapmak.

“Çıbı:kan çıtılamıyan, a:cıkan kütülemezimiş.”

(Toros Atasözü)

çıtımak

:

Bir tür dikiş atmak, dikmek, alelusul dikivermek.

çıtımık            

:

Sakızağacının meyvesi, kahve yapılan bir meyve çeşidi, menengiç.

“Maraş’lı bağcının tuluk bekmezi,
Çıtımık gayfesi, gatık süzmesi.
Harman savururken saman tozması.
Yaba vurup savuranlar nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

“Menengiç ağacına çıtımık denir

Kırmızısı ham olur yeşili yenir

Mezdeği sakızı kufayla gelir

Kekiğin, dağ çayın şifadır yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı) Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

çıtır

:

Kısa boylu, ufak kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çıtıramak

:

Sessizce hareket etmek

çıtırgan

:

1. Sakızlık ağacına benzer küçük çalı. ağacın gövdesi yarılarak çay yapılır.

2. Patlaklık mısır.

çıtırgan çivisi

:

Meşe ağacından yapılan çivi.

çıtırgan darı

:

Patlaklık mısır.

çıtırgı

:

Yakacak için kullanılan ince dal parçaları.

çıtırık

:

1. Boyunduruğu saban okuna bağlamaya yarayan çubuktan yapılan halka.

2. Kırılması zor olan ceviz.

3. Karışık,zor.

“Bôn Cuma gecesi

Geldi ders veren hocası

Yavrım dersin bilememiş

Çıtırık gelmis hecası”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ögrenci’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Sariye Gök)

4. Palamutun dikenli ve bodur cinsi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

5. Karışık, birbirine girmiş, dolaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

çıtırık yol

:

Kestirme dar yol.

çıtırıklı

:

Çabuk parlayan.

çıtırmık

:

Çitlenbik, menengiç.

çıtışmak

:

1. Erkek erkeğe seks yapma.

2. İyice sarılma, sarmaş dolaş olma.

çıtkama

:

Kavga. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çıtla lasdig

:

Sarıkeçillilerde görülen bir çeşit çizme.

çıtlak

:

Çatlak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Ada. Osm. İç.)

Tabak çıtlaktı.

çıtlamak

:

Çatlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çıtlık

:

Sakız otu, yabani hardal, bir tür çicek, menengiç. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Çıtlık, kavurkaya konarak okul çocuklarının önlük ceplerine doldurulurdu. Ayrıcak soğuk kış gecelerinde yemeğin üzerine süt ile birlikte kahvesi pişirilerek içilirdi.”

çıtmak, çıtnak

:

Nar, portakal gibi meyvelerintane veya dilimlerininbir kaçının bir arada bulunması. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çıtmuklamak

:

Bozmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çıtrık

:

Kavgacı çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çıvdırmak

:

Kafayı yemek, sapıtmak, delirmek, kaçırmak.

“Kocalık aklını çıvdırmış.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çıvga

:

İnce, taze; yeni sürmüş, filiz, şıvga.

“Arap atının üstünde bir çıvgacık dal gibi dimdik dururdu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)    

çıvgın

:

Rüzgar dolayısıyla eğik yağan yağmur.

“Sarı yağmur çıvgına varmış, eğri, uçuşarak yağıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Derbent deresine çıvgınlar esdi

Elimi, kolumu boyrazlar kesdi

Feleğin bizlere neyimiş kasdi

Derbent dereleri dar geldi bana

Vadesiz ölümler zor geldi bana”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

çıvmak

:

1. Atlamak, sıçramak, fırlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Salıncakta sallanmak.

“Akşama kadar hıllangaçta çıvdı durdu.”

çıymık

:

Çok küçük, iğne gibi incecik.

“Ayak yalın gezme guzum, ayana çıymık batar.”

çıynak

:

Cıynak, Yırtıcı kuş tırnağı.

çıynamak

:

Çiğnemek, tepelemek.

çızak

:

Tahterevalli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çızga

:

Domuz yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çızgı

:

Çizgi.

çızı

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çizgi.

Tohum ekmek için pullukla açılan yer, karık. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çızıkmak

:

Kaytarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çızzak

:

Tahterevalli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çi

:

Pişmemiş. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çibidik

:

Alkış, şibidik.

çiça:

:

Çiçeği.

“Çiçâ burnunda, çiçâ burnunda galem-i yeşi:l diye bağırarak sattığı daha yeni koparıldığı belli olan salatalıklar,domatesler… Çarşıda gezinirken kokusundan ağzın suyunu akıtacak kadar albenili sebzeler…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

çiça:n

:

Çiçeğin.

çiça:ne

:

Çiçeğine.

“Kele garı kele garı

Derdin de derdimin yarı

Bal çiçâne gonar arı

Bu arıda bal olmaz mı?”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Yaşlı Fatma Teyze’nin Ağıtı, Derleyen: Mustafa, Kaynak Kişi: Fadime Köse)

çiçe:

:

Çiçeğe, çiçeği.

çiçe:m

:

Çiçeğim.

çidem

:

Çiğdem. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

Bugün çidem toplamaya gidelim.

çidik

:

Çiğdem.

çif

:

Bölgemiz göçmen ağzında;Çift.

çifçi

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çiftçi.

çifde, çifte

:

1. İki namlulu av tüfeği.

“Atın aharda beslenir

Çifden içerde paslanır

Yekinsene İsmâl’ım

Kızların sana seslenir”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kalaboynulu İsmail’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Melek Karakaş)

2. İki.

“Evlerinin önü dut ağacı

Ağlaşıyor çifde bacı

Gadanı alıyım Elif bibim

Yok muyudu can ilacı?”

(Mehmet Temiz Yüksek Lisans Tezi Andırın Ağıtları, Osman’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

çifde gıvılda

:

Tüfek.

çifdeli

:

İkili.

çift

:

Ekin ekme işi. “çiftten gelir.”  “ekin ekmeden gelir.” Anlamındadır. Aynı sözcük “iki” anlamında da kullanılır.

çifte nari

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Ağız kısmı iki tane olan çekiçtir.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

çifte otursun aşığı

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Aşıklar çift çift otursun. Eskiden yörede düğünlerde davul yerine saz varmış. Yörede saz çalıp söyleyen kişiler, düğüne davet edilirmiş, düğünü aşıklar şenlendirirmiş.

çiftetelli

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

çiftlik

:

Bir alan birimi, iki dekar.

çiğ

:

Üzerine tarhana serilen hasır, kamıştan örülmüş, yere serilen eşya, yaygı.

“Gel kardeşim gel kardeşim

Çiğ ibrişim tel kardeşim

Ağcadağ’dan tosun al da

Karataş’a vur kardeşim”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

çiğ ibrişim

:

Bir defa eğrilmişolan ipekten yapılan kuşak.

“Karac’oğlan gider kendi yoluna

Çiğ ibrişim pek yakışır beline

Divitin kalemin almışeline

O dost bizi defterine yazar mı”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 448)

çiğdel çiğdel

:

Kaplumbağa yürüyüşü.

çiğdem

:

Toprağın altındaki yumrusu ateşte pişirilerek yenen bir bitki.

çiğermek

:

1. Çiği düşmek, nemlenmek.

2. Üşümeden dolayı sık sık abdesti gelmek.

çiğin

:

1. Omuz. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Omuz başı ile boyun arası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Ardımda yüz on beliğim

Çiğnimden aldım soluğum

Böyle söyledi’me bakman

Vallahi ben de ölüyom”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

çiğindiriği çıkmış

:

Zayıflıktan omuz kemikleri belirgin olmuş.

“Çiğindiriği çıkmış zavallının Çukurağ’da”

çiğindirik

:

Zayıf ve yağsız hayvanın eti, çok yağsız kupkuru et. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

çiğir

:

(Ormanda, dağda) keçiyolu, çığır, patika.

“Muhtar, çiğirden aşağı gidenlerden gözünü bir türlü alamıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çiğit 

:

1. Çocuğu olacak kadının yüzünde meydana gelen lekeler.(TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. (Pamukta) Çekirdek, tohum.

çiğitli

:

Tohumu ayıklanmamış olan, içinde tohumu bulunan (pamuk).

çiğli

:

Gün doğmadan toplanan pamuk, şifli pamuk.

çiğlik

:

Kabalık, cahilce davranma.

çiğni

:

Omuz. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Ada. Osm.)

çiğninde

götürmek

:

Omzunda taşımak.

“Çiğninde götürürdü.”

çiğnine binmek

:

Omzuna binmek.

çiğrime

:

Tiksinti.

çiğrimek

:

1. Fazla pişmemek, sasımak.

2. Tiksinmek.

çiğritme

:

Nefret ettirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

Kendinden iyice çiğritmiş de yüzüne bile bakmıyorum.

çiğsemek

:

Gevrek bir şeyin yumuşaması; hamur işi şeylerin pişme ile pişmeme arasında olma durumu.

çiğsitmek

:

Sıkmak, baymak, osandırmak.

çiğsime

:

1. Kusacağı gelme

2. Üşüme ve korkuyla karışık ürperme.

“Ürküyordu. İçine bir eziklik, bir çiğsime geldi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çiğsimek

:

1. Kusacağı gelmek.

2. Üşüme ve korkuyla karışık ürpermek, irkilmek.

“Bir iyi:ce baktı. İçi çiğsidi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

3. Su bardaklarının çok kullanılmasından dolayı kokuşması.

çiğsinmek

:

1. Yemeğin lam pişmemiş olmasından dolayı tiksinmek.

2. Nefret etmek, kandırılmaktan dolayı soğumak.

3. Nefret etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çiğsiremek

:

Sıcakken üstüste konan ekmek, bozulmaya, kokmaya başlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çi:rimek

:

Tiksinmek, iğrenmek.        

çi:sek

:

Çözülmeye yakın ip.

çiğşir

:

Bir cins otsu bitki.

çi:t

:

Hamilelik döneminde kadınların yüzlerinde oluşan lekeler.

çik

:

Aşık kemiğinin çukur tarafı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

çil

:

1. Kahverengi-gri renk karışımı.

2. Topraktan yeni çıkan bitki, ekin.

çilbir

:

1. Soğanlı kuş eti kavurması.

2. Yular. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çilbiz

:

Çalıçırpı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çilçapar

:

Çilli. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çildir çildir

:

Bakışlardaki parlaklığı ifade etmek için kullanılan bir ikilime.

çildir çildir

bakmak

:

Beşiğine ya da uyutmak için özel bir yere konan bebeğin her türlü ninni ve gayrete rağmen uyumaması halinde derler.

“Ninniler hoşuna gitti heral. Çildir çildir bakıyor.”

çildirdedmek

:

Ocakta ya da sobada hafif ateş yakmak.

çile

:

1. (Hayvanlar) Sağlık, şişmanlık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç. Osm.)

2. Istarda dört çözgü ipine verilen ad.

“Savan için beş çile kahverengi, dört çile yeşil ve altı çile de kırmızı ip al.”

çilelenmek

:

1. (Hayvanlar) Semizlenmek, şişmanlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Kilo almak.

çileli

:

Dolgunca, şişman, besili, iyi beslenmiş, semiz hayvan.

çileme

:

1. Ispanak, pancar gibi sebzelerlepirinç ve bulgur karıştırılarak yapılan bir çeşit yemek.

2. Hafif ve ince yağan yağmur, çisinti

3. Turp otunun kavrulup üstüne susam dökülerek yapılan birtür yemek.

4. İki yaşında olan keçi.

çilemek

:

1. Yağmur çiselemek, yağmurun toprağa çok az ve hafif yağması. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Yufka ekmeği yumuşatmak için üzerine su serpmek.

3. Saçmak, serpmek, ekmek.

3. Sulamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çilenmek

:

1. Yağmur çiselemek.(TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. (Hafif yağmur gibi) Su serpilmesi.

“Bahar geldi koyun kuzu meleşir

Artık yaylamıza göçek Elif’im

Yükseklere duman çöker, çileşir

Koyunu, kuzudan seçek Elif’im”

(Kaynak şahıs: Celil Çınkır, Şair: Aşık Hacı Karakılçık)

çilenti

:

Serpiştirip geçen yağmur, hafif ve ince ince yağan yağmur, çisinti. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

çilesimek

:

Çiselemek.

“Buraya yağmur da düşmemiş, bir çilesimiş geçmiş.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çileşmek

:

Çiselemek, yağmurun seriştirmesi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Yağmur dediğin yedi boğanak birden yağmalı. Böyle çileşmeye yağmur demem ben.”

çileştirmek

:

Yağmur çiselemek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çili

:

1. Çalı çırpı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Pamuğun çiğ yağdıktan sonra kabuğuyla beraber toplanması.

çilimbiz

:

Çalı çırpı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çillenmek

:

(Tohum) Çimlenmek, yeşermek.

çilli

:

Şamar, tokat. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çillik

:

Kadın cinsel organı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çillikli

:

Aşağılama amaçlı kadın.

çillikli çavuş

:

Erkek gibi davranan, dediğim dedik cinsinden kadın.

çillo:k

:

Yazın öten ağustos böceği, cırcır böceği.

çilpek

:

1. Pürüz, atılarak düzeltilmesi gereken, kalıntı.

2. Çalı çırpı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çilpenti

:

1. Az yoğurtla yayık yayma. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Çalı çırpı ile geçici olarak yakılan ateş. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çilpi

:

1. Ateşi ilk tutuşturmaya yarayan küçük çalı parçası.

2. Şakül, duvarın düzgün örülebilmesi için yatay olarak çekilen ip.

“Şu kardeşim çöl veziri

Çipli tutturur örene

Hürüuşağın’ geçişin

Al at karışır cerene”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yay., 1994, Cilt I)

çilpik

:

1. Pürüz.

2. Küçük parça.

“Çalı çilpik topla da semaveri tutuşturalım.”

çilpiksiz çıkarmak

:

Bir işi pürüz bırakmaksızın yapmak.

çilpirti

:

Çalı.

çiltermek

:

Dalların tomurcuklanması.

Havalar ısınınca dallar çilterdi.

çiltim

:

Üzüm salkımının dalı, üzerinde üç-beş tane üzüm hetifi bulunan çok küçük salkım.

çimbil

:

Ağaçlarda küçük dal.

çimbil hava etmek

:

Kısa gezintiye çıkmak, hava almak, stres atmak.

“Vahıt zemheri vahtı diyaldı. Keza, yolda yolakda ellerinde bastıklarla çimbil hava eyliyen cahıl gısmısınıng üstü beya yuhiydi. Birbirining üstüne zıp zıp zıpli:p onu bunu yekindiren ve sona bellerini inciten döllering anaları tez vahıtta gelip maraklanmak da gecikmiydi. Yörebde zat zahiriyi tuvallak bir teştte bişiren körpelering tumanları si:pembeç gimi gayiy, tumanını çekip eyicene berkittikten sonra da sohum sohum sokraniylerdi.”

(Atilla Diş, Hacı Aslanıng Delisi, Edik Dergisi, Sayı: 50)

çimdik

:

İki parmak arasıyla alınan miktar, tutam, (toz şeyler hk.). (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çimdinmek

:

Ufak ufak yemeye başlamak, özellikle hayvan yavrularının yavaş yavaş çeşitli şeylerdenyemeye başlaması.

çimdirek

:

Yıkayalım.

çimdirmek

:

1. (Birini) Yıkamak, doyuma ulaştırmak.

“Kızlar düştüm de dermandan

Çıkamaz oldum harmandan

Irbığı doldurur gelir

Çocuk çimdirir harmanda”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

2. (Mec.) İhya etmek, fazlasıyla kafi gelmek.

“Yedi sülalesini çimdirir.”

çimecek

:

Camilerde, toplu iş yerlerinde, kişilerin yıkanması için kullanılan tek kişilik banyo.

çimeç

:

Çimen. (TDK Derleme Sözlüğünden İç. Ada.)

çimek

:

Plaj, yıkanılan yer.

çimgişmek

:

Su sıçramak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çimil

:

Gizli söz, fısıltı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

çimildemek

:

Kısık sesle birisinin kulağına bir şeyler söylemek, fısıldamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. Osm.)

çimilti

:

Hafif sesle ve mümkün olduğunca gizlice söylenen şey, fısıltı.

çimişdekli

:

Alıngan, huylu.

çimişdemek

:

Çimiş çimiş ses çıkartmak.

çimişmek

:

1. Yıkanmak.

Bölgemizden bir fıkra:

AYRAN ELDEN, SU GÖLDEN Eskiden adamın biri askerden izine gelmiş. Hanımı da annesinin evinde kalıyormuş. Evin önünde de göl varmış. Hanımının annesi ile babası da yayla evine gitmişler. Adam evine uğramadan hanımının yanına gelmiş. Komşular da bunlar misafir diye ayran, meyve, tatlı ne bulurlarsa getirirlermiş. Rahatı bulunca birkaç gün kalalım demişler. Neyse biraz kalmışlar. Adamın izini az olduğundan: “Haydi hanım evimize geçelim. Biraz da orada kalalım.” demiş. Hanımı da: “Niye gidecekmişim herif. Ayran elden, su gölden, sabun da babamgilden. Çimişelim Ahmet çimişelim.” demiş.

 (Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s.78)

2. Uyuşmak.

çimiz

:

Bataklık. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çimken

:

Tike, parça.

çimmek

:

(Derede) Yıkanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç. Mr. Osm.)

“Yemşenli’nin böğürtleni karardı

Topladıkça hep ellerim morardı

Çimerken suyunda vücut donardı

Yosunlu kayaların küflüdür yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı) Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

“Kırk yılda bir şeytan azdırdık, onda da çökelek suyuynan çimdik.”

çimtik

:

Çok az, çok küçük olan.

çinayaz

:

Açık, mehtaplı, çok soğuk hava. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çinçer

:

Serçeye benzer bir kuş.

çinçik 

:

1. Cam, camdan yapılan eşya. Porselenden yapılan eşya. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Serçe ve benzeri kuşların ortak adı.

çinçin

:

1. Tek ayak üzerinde sekerek oynanan bir çocuk oyunu. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Serçe büyüklüğünde ve toprak renginde bir çeşit kuş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çindik

:

İki parmak arasıyla alınan miktar, tutam, (toz şeyler hk.). (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çiŋgeneniŋ garı boşadığı zaman

:

Akşam vakti.

“Çingenenin garı boşadığı zaman.”

çiŋgil

:

1. Salkım.

2. Omuz, ense, omuzla baş arası. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

3. Ağaç veya dağ doruğu. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

4. Küçük, üstten kulplu su veya yoğurt kabı.

5. Bakırdan yapılmış bir su kabı, helkenin küçüğü, çitil. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

çiŋgirayaz

:

Açık, mehtaplı, çok soğuk hava. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çiŋgirdiş

:

Çerkez yemeği.

çini

:

Biraz.

çinicik

:

Azıcık.

çinik

:

Şinik, tahıl ölçeği, yedi-sekiz kiloluk bir ölçü birimi.

çiŋilemek

:

Çınlamak.

“Gaşşağımı beri çekin

İçinde yağım eridi

Sol kulağım çiniledi

Duydu da vezir yürüdü”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)

çinka

:

Sağlam, sert taş.

çiŋkayaz

:

Pırıl pırıl yıldızların olduğu bulutsuz gece.

çiŋke

:

1. İki parmak ucuyla alınan miktar, tutam. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Çokluk anlatır. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Ölçü birimi, çok az, eser miktarda, küçük parça.

çinke ayaz

:

Gece yıldızların açık görünmesi.

çinke vurmak

:

Fiske vurmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çiŋke ya da çiŋketaş            

:

Pekiştirme sıfatı. (Örneğin; Çinke ayaz ) Küçük parça, sağlam sert taş, kireç üretiminde kullanılan taş, bir tür granit. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Uzun, mavi çiçeklerin altındanbaşka bir yılan ortaya, çinke taşın yanına süzüldü.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çiŋkeayaz

:

Açık, mehtaplı, çok soğuk hava. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çiŋkem

:

Tike, parça.

çinlemek

:

Çınlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çiŋtayaz

:

Pırıl pırıl yıldızların olduğu bulutsuz gece.

çiŋti

:

İçi astarlı  kadın donu, şalvar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çintik

:

1. Çintilmiş yer, çintmeyle koparılmış parça.

2. Biraz, bir parça.

“Bir çintik biticik yüzüme gülmez

Uğundurur ama amanı bilmez

Gıran giresice hasd’olup ölmez

Teneşire yatıp süzülmüyor ki”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Şair: Karaozan Eshabil Karademir)

çintim 

:

1. Çintilen küçük parça.

2. Birkaç taneden oluşmuş minik salkım.

çintimek

:

Çamaşırın iki yanını birbirine sürterek yıkamak.

çintiyan

:

Basmadan yapılmış kadın şalvarı.

çintmek

:

1. Az olan suları bir araya toplamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Küçük küçük parçalar koparmak, yontmak.

çipicik çalmak

:

Alkışlamak, el çırpmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çipik

:

Alkış. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çipil

:

1. Islak yer.

2. Tatlı suda yetişen yosun.

3. Hafif bataklık yer, akarsuların yuka yerleri, derelerin kenarında yetişen çimen.

4. Küçük su birikintisi.

5. Gözleri çapaklı olan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çipildek

:

Suların sığ yeri. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çipilemek

:

Suda oynamak, yıkanmak.

çipillik

:

Yağmurlu ve çamurlu hava. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çipri

:

Çok ince dal parçası, çalı çırpı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çipsi

:

Çerkez yemeği.

çir

:

Erik, kayısı, dut gibi meyvelerin kurusu. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çir gibi

:

“Tutuksuz çalışan”, “sağlam”, “sesi ve çalışmasıyla yepyeni” demeye gelen bu söz silahlar için kullanılır.

“Çir gibi maşallah.”

çiri çiri yatırmak

:

Kuru kuru yatırmak.

çiriş     

:

Zambakgillerden yaylada yetişen, kökten sürme rozet yapraklarından yemek yapılan, pırasaya benzeyen ve bir çok yemeği yapılan çok yıllık bir çeşit bitki, ot, yapıştırıcı otu.

“Çir gibi tüfekmiş Kelin tüfeği de dedi, Memed’in kolundan tuttu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Memet avını avlama mı

Ençik Garı fallama mı

Gaynanası çiriş sarmış

Teze gelin hamlama mı”

(Kaynak: Hürü Köse, Andırın Büveme Köyü’nden)

çiriş çéynetmek

:

Çok zorlamak.

çiriş lepesi

:

Çirişle yapılan bir tür yemek.

çirişlemek

:

1. Baştan savma iş yapmak.

2. Yapıştırma işlemi yapılacak bölgeye çiriş sürmek.

çirk

:

Tütün zifiri. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çirkit

:

Bıldırcın kuşu.

Hüsne ile ola mıydı

Çirkiti harala koydu

Uğurun uğurun konuştular

Bana olduğunu bildim

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.167.

çirmiş

:

Karaisalı yöresinde yetişen, nergize benzeyen bir bitki.

çirpeden         

:

Bir anda.

çirpene

:

Yırtık ve eskimiş ayakkabı.

çirpi

:

1. Çubuk.

2. Çalı, çalı çırpı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çirpiştirmek

:

Hafif olarak döğmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çirpitmek

:

Delirmek.

çirtermek

:

1. (Ağaçlar) Tomurcuklanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Suçluluk korkusu ile karışık utanma duygusuyla dikilip durmak, beklemek.

“Çirtermesinden belliyidi zaten o haltı işlediği.”

(Andırın Alınoluk Köyü Fakılar Obasından Kenan Doğan, Coroğlan adlı eserinden)

çirtik

:

1. Çok küçüklüğü ifade eden ölçü birimi.

2. İz, çentik, kertik, bir şeyin kenarındaki süs.

çirtik örsü

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

T şeklinde, tabak ve tepsi kenarına açılan çirtiklerin çıkmasını sağlayan örstür.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

çirtikli

:

Fırfırlı, kenarı işlemeli.

çirtikli kuruş

etmez

:

Değersiz şeyler için kullanılan bir deyim.

“Boşuna malını övme. Çirtikli kuruş etmez.”

çirtikli leğen

:

İşlemeli büyük kap.

“Çirtikli leğende hamur yoğururdu annem.”

çirtikli terlik

:

Yazın genellikle patiska bezden delikanlıların eskiden başına giydikleri hafif bir şapkadır ki kenarları ipekle işlenmiştir.

“Torununa çirtikli terlik işlemiş baba:nnesi.”

çirtim     

:

İki üç hetiften oluşan üzün salkımı, salkımcık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Baba oğula bir bağ bağışlamış da oğul babaya bir çirtim üzüm vermemiş”

(Andırın Atasözü)

çirtmik

:

Azıcık.

çise

:

Kırağı, şebnem.

çiselemek, çişelemek

:

Çileşmek.

çisem çisem

:

(Yağan yağmur için)İnce ince çiseleyerek.

çisemek

:

Çiğ gibi, çiğe yakın.

“Çiseleyip durduğuna bakma değil yağmur, zopur bile yağmaz bu havada.”

çisenti

:

Hafif yağmur.

çişdeŋ, çişteŋ

:

Yaramaz, kendini bilmez, şımarık.

“Çişdenlikte üsdüne tanımam."

çişdendik

:

Yapılması hos olmayan, sımarıkça tavırlar.

çisteŋleşmek

:

Şımarmak, şımarıklık etmek.

çit

:

1. (Kumaş) Basma. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Tarlayı hayvanla sürme işi.

3. Bir yerin etrafına çalı, tel vb şeylerle yapılan çevirme.

Çit eyle çimende yaylanı yayla

Bizi Yaradan'ın fermanı böyle

Seher vakti kalkıp bir hoşça söyle

Anar m'ola Karac’oğlan dilleri

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.463

4. Çift. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Ağ atını allar alsın

Daha daha neler olsun

N’ettim idi Çerkez Nuru

Çit gelinler bana dönsün”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çit çıbık sâbi

:

Zengin, varsıl.

“Çit çıbık sâbi oldu şehere geldi de.”

çit dedi: geççi oŋmaz

:

Bunun söylediği sözden hayır gelmez.

çit moturu

:

Traktör.

“Çit moturu getirdiler

Arasına yatırdılar

Demiyorlar bana Ali’m

Meğer seni öldürmüşler”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

çitak

:

Oyunlarda girilmesi yasak olan bölge.

çitçit

:

Kibrit. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çite

:

Çifte, bir tüfek çeşidi.

Dolu kütüklük belinde

Dolma çitesi dalında

Üç aile eşiyle yatmış

Kınalı keklik elinde

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.169.

çiten

:

1. Bölgemiz göçmen ağzında; kamıştan yapılmış büyük sepet.

2. Bahçe ve ağılların etrafına çekilen çit. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çiteşmek

:

İki kişi ağız kavgası yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çitgi

:

Bahçe ve ağılların etrafına çekilen çit.

çiti ba:z

:

Saç örgülerinin ucunu tutan bağ. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çitil 

:

1.Süt, ayran gibi sıvı taşımaya ya da yoğurt mayalamaya yarayan, bakırdan yapılmış küçük bakraç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm. Mr.) Üç litreden daha az sıvı maddeleri taşımada kullanılan kaptır. Sitil çitil, bakraç gibi isimler alır.

2. Fide, fidan, sebze fidesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

çitilemek

:

Bir bezi kendisine sürterek suyla yıkamak.

çitili

:

Birbirine sıkıca bağlı olan, çitilenmiş. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çitillemek

:

Fideyi toprağa dikmek.

çitillenmek

:

Herhangi birinin başında sürekli beklemek.

çitilli

:

Fidan dikili yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çitimek

:

Bir kumaştaki deliği yama vurmadan dikerek kapatmak.

çitinmek

:

1. Birbirine çarpmak, birbirine sürünmek.

2. İliklenmek.

“Ak göğsünde düğmelerin çitinsin

Güzeller içinde ahdı bütünsün

Bilmem nâmahremsin bilmem hatunsun

Poşuyu yüzünden kaldır da yörü”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 644)

çitirik

:

Kapsız yorgan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çitlek

:

Hafif çatlak.

çitleme

:

Çıtlama, çıt diye ses çıkarma.

çitlik      

:

Tarla ve bahçelerin kenarındaki çitleri örmek için kullanılan çalılar.

çitme

:

1. Cacık.

2. İçine soğan konan ve doğranarak susuz kavrulan kabak yemeği.

3. Oyunda yendiği oyuncunun gözlerini kapattığı ellerinin üstüne orta parmaklarıyla vurma.

4. Tekme, çifte. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çitme salmak

:

Çifte atmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çitmek

:

Ortaklıktan zarara uğratarak dışlamak.

çivgiç

:

Ucu sivriltilmiş 30 cm uzunluğunda sopalarla çamurlu yerde birbirini yıkmayı gayeedinen bir çocuk oyunu. Bir kişi ebe olur ve sopasını saplar. Diğerleri onun sopasınıdüşürmeye çalışırlar. Sopayı düşüren yeni ebe olarak sopasını saplar ve oyun böylecedevam edip gider.

çivgiç oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

ÇİVGİÇ Erkek çocuk oyunudur. Kısa odun parçası bulunup ucu inceltilir ve yere geçirilir. Çocuklar sayışarak önce atış yapacak olanı belirler. Sonra oyuncular sırayla taşla atış yaparak bunu yere yatırmaya çalışır. Oyunculardan kim bunu yere yatırırsa oyunu kazanıp arkadaşlarını yenmiş olur.

(Hilal Gülben Gerek, Adana İli Pozantı İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E. TDE. ABD, Adana, 2012, s.170)

çivi oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

ÇİVİ OYUNU Genellikle erkek çocuklarının oynadığı bir oyundur. Yumuşak zeminde iki büyük çivi ile oynanır. Oyunun amacı rakibinin çivisini, etrafını çembere alarak çıkış alanını kapatmaktır. Ortaya bir çizgi çizilir. Her iki oyuncu yerden yaklaşık bir karış yüksekten çiviyi fırlatarak yere saplamaya çalışır. Çizgiye en yakın saplayan kişi oyuna önce başlar. Sıralama oyununu kaybeden kişi çivisini dik şekilde yere eliyle saplar ve bırakır. Diğer oyuncu çivisini yere atarak, yerdeki çiviye yakın bir yere saplar. Daha sonra çivisini alarak tekrar atar ve iki nokta arasını dik bir çizgiyle birleştirir. Bu şekilde tekrarlanarak dolambaç oluşturulur Çivi yere saplanmadığı ya da çizgiler kesiştiği zaman sıra diğer oyuncuya geçer. Sıra kendisine geçen oyuncu hapsedildiği konumdan kurtulmaya çalışır.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 211)

çivici

:

Voleybol maçında smaçör; kütör de denir.

çivit

:

1. Mavi renk elde edilen ot.

2. Hamile kadınların yüzünde oluşan lekeler.

“İsilik gibi talamış yüzünü çivitler.”

çivlik

:

İnsanların oturamayacağı kadar kötü olan toprak ev.

çiy

:

Şebnem.

“Ağ devenin mayaları

Çiyde yürür develeri

Çok m’ağrıttı bebeğim

Karakuşun soyaları”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

çiyan

:

Yengeç.

çiyide vurmak

:

Beyaz elbiseleri çiyitli suda bekletip yıkamak.

çiyin

:

Omuz, boyun.

çiyindirik

:

Zayıf ve yağsız hayvanın eti, çok yağsız kupkuru et.

çiyit

:

Pamuk çekirdeği, tohumu. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çiynelemek

:

Çiğnemek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çiyrimek

:

Nefret etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çiysimek

:

Üşüme ve korkuyla karışık ürperme hali.

çiysinmek

:

Beğenmemek, hoşlanmamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çi:z

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çeyiz.

çizek

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Ucu kıvrık şekilde, düz çizgi çizmede kullanılan alettir.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

çizginmek

:

Dönüp dolaşmak.

çizil

:

Sıra, dizi.

“Ak elma, kızıl elma

Rafında çizil elma

Ben alnına yazıldım

İster al, ister alma”

(Veli Aba, Seyfi Metin, Ö. Tuğrul Kara, Osmaniye Manileri, Adana 2011)

çizmek

:

Çözmek.

ço

:

Eşeği hızlı yürütme ünlemi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çoban çökerten, çoban çökeren

:

1. Günlerce süren sağanak yağmur.

2. Karpuz teveği gibi yarım metre uzunlukta, dalları dikenli ve dokunduğu yeri kızartan bir ot. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çoban döşeği

:

Yetiştiği yeri yatak gibi örten, tüylü, gri, yeşil renkli, geniş bir ot. Çobanlar üzerinde yattığı için bu isim verilir. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çobanali

:

Kertenkele.

çobansalık

:

1. Ağıl yakınında çobanların oturması için yapılmış ev. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Çoban hıstası, hakkı, çobanlık ücreti.

çocucak

:

Çocukçak, çocukçağız.

çocuk beriden öte

:

“beriden öte”, çok kötü durumda, anlamında kullanılan bir deyimdir.

çocuk oyuncağı

:

Çok kolay.

“Çocuk oyuncağı.”

çocu:kene

:

Çocuk iken.

“Sen beni çocûkene görecêdin.”

çocu:kandan

:

Çocukluğundan beri.

çoçka

:

Domuz. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çodürmek

:

1. Fışkırtarak, kavis çizerek işemek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Akıcı bir şeyi kuvvetle fışkırtmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çoğ

:

Çok.

Karşımızda karlı dağlar dağ olur

Çevre yanı ¡reyhanlı bağ olur

İyi günde yâren ahbap çoğ olur

Dar günümde dost bulunmaz nedendir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.608

çoğ / çöğ durmak

:

Çocuk için yürümeye başlamadan önce ayakta durmaya başlamak.

çoğnaşmak

:

1. Alışmak.

2. Bir şeyin başına toplanmak, yığılmak.

çoğoncasına

:

Çok defa, çok zaman. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

çoğşurmak

:

1. Ev eşyasını toplamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Buruşturmak.

3. Derleyip toparlamak.

4. Yanan dağınık odunları, ateşi kuvvetlendirmek için bir araya toplamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çoğşurulmak

:

1. Bir yer çöküp yıkılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Bir insan, bir hayvan çöküp yıkılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çoğumsamak

:

Fazla görmek, çok bulmak.

çoğuşmak

:

Toplanmak, birikmek, üşüşmek.

çoh

:

Eşeği sürmek için söylenen söz.

“Eşek lügatinde iki sözcük bulunurmuş. Eşeği yürütmek için çoh denirmiş durdurmak için de çüşşşş”

çoh desen de

gedici, çüş desen de gidici

:

Bildiğini okuyan, söz dinlemeyen kimseler için kullanılır.

“Çoh desen de gedici, çüş desen de gidici.”

çohuşma 

:

Üşüşme.

“Sabahan don yüzüne

Guydum elimi dizime

Garınçalar çohtum’ola?

Eşimin gara gözünü”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hacı Osman’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

çok verip az almak, az verip çok yalvarmak

:

Gönlünü etmek, rızasını almak.

çokak

:

Çok otlu, yaylım yeri

çokal

:

Tahtadan yapılan avlu duvarı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çokala

:

Üstünkörü yapılan çardak, ev. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çokcılın

:

Çok kez. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çokçala

:

Çok kez. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çokcalan

:

Çoğu zaman.

çokcali:

:

Çoğunlukla.

çokçası

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çoğunlukla.

çökelek

:

Yağı alınmış süt veya yoğurdun kaynatılmasıyla yapılan bir çeşit peynir, ekşimik. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çokmak

:

1. Köpek havlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Yığılmak çokuşmak, üşüşmek, birikmek, iğne atsan yere düşmeyecek şelikde birbirine sokularak toplanmak.

“Durman bakın çaresine

Düşman girmiş arasına

Sinek çokar yarasına

Kanını silmeğe geldim”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

çokrak

:

Kaynak, pınar.

çokramak

:

Mide ekşimek, kaynamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çoksınmak

:

Çok görmek.

çoktanbeli

:

Çoktanberi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çoku

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çoğu.

çokuntu

:

Üstüste birikiş, toplantı, kalabalık. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çokur

:

Çevresine göre aşağı çökmüş, oyulmuş.

“Kapı, taş yiye yiye çokur olmuş, yamrılmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çokur çokur

olmak

:

Yer yer oyulmak. 

“Kapı, taş yiye yiye çokur olmuş, yamrılmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çokurdum

:

1. Bir arada dal, kuş sürüsünün aynı noktada toplanması.

2. Toplantı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çokurdum etmek

:

Hep bir araya gelerek bir iş yapmak.

“Köye su getirmek için tüm gençler çokurdum ettik Buzlugöze’nin başında.”

çokurmak

:

Toplanmak, birikmek, üşüşmek, kalabalık etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çokuşmak

:

İnsan ya da hayvan için) üşüşmek, üstüste binercesine üşüşmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç. Osm.)

“Gözlerine sinekler çokuşuyordu.”

“Kapı, taş yiye yiye çokur olmuş, yamrılmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çolan

:

Çolak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çolpa

:

Beceriksiz.

Çolpan

:

Venüs gezegeni.

çoltum

:

Ağacın gövdesinden dalın ikiye ayrıldığı yer.

çom

:

1. Dalsız, yapraksız ağaç.

2. Bir tür arakesti oyunu.

3. Ortada vurularak oynanan oyun aracı.

4. Felç, inme, çolak.

çomaç

:

1. Aşağıdan yukarıya doğru alınan avuç dolusu miktar.

2. Yufka ekmeğin içine katık konmak suretiyle, sıkma gibi yuvarlanıp, avuç içine alınarak yenen şekli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

“Büyük bir merak içinde paltomu koluma aldım, çoban azığı olarak arasına peynir doldurulan çomaç’ı paltomun cebine koyarak, akşam üstü onunla birlikte yola koyuldum.”

(Ulla Johansen, 50 Yıl Önce Türkiye’de Yörüklerin Yayla Hayatı,Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara 2005 (Çeviren Mualla Poyraz)

çomak

:

1. Yufka, pide yahut lavaşla yapılan dürüm.

2. Dal parçası.

3. Kendini beğenen kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Kıt ve kısa parmaklı.

çomarlamak

:

Gelişigüzel toparlamak, homarlamak.

“Odanı çomarlayıver. Baban gelmek üzere. Böyle dağınık görürse çok kızar.”

çomaşmak

:

Toplaşmak, birleşmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çomça

:

Yemek kepçesi, büyük kepçe, büyük tahta kaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.Osm. Ada. Mr.)

“Sabahleyin geç kalkana kızardık

Yorulmazdık dere tepe gezerdik

Kaşığı çomçayı elde düzerdik

Ağaçtan oyduğum aklıma düştü”

(Aşık Karamehmet, Kaynak: Erdoğan Aslıyüce, Çukurovanın Yıldızı Ceyhan, Adana 2008)

çomça balığı

:

Henüz ayakları çıkmamış kurbağa yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

çomçak

:

Kuyulardan su çekmede kullanılan demir veya lastik kova.

çomruk

:

1. Tomruk. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Dalları kesilmiş ağaç, kütük.

çomrumak

:

Dibinden kesmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ço:msamak

:

Çoğuna gitmek.

çomsunmak

:

1. Bir işi yapmaya niyetlenmek.

2. Bir şeyi tutmak için ani hareket etmek, bir şeyi tutmaya yeltenmek.

çomuk

:

Eksiği bulunan, tam olmayan.

çon

:

1. Kalça, but. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Ağaç gövdesinde meydana gelen ve ur ve yumrular. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Eli ya da kolu büzülmüş olan, eli ya da kolu sakat olan kimse.

çona

:

Kısa, küçük kimse.

“Erçene’nin cılgı yolu

Gide gide kavuşuyor

Seni vuran çona Durmuş

Tılavşun’a savuşuyor”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Polit Duran’ın Ağıtı, Derleyen: Ali Gönen, Serhat Sarı, Kaynak Kişi: Durdu Ağcakoyunlu, Sadettin Kaya)

çoŋmak

:

1. Çullanmak, yığılmak.

2. Kuşların bir yere topluca konması/gelmesi.

“İyi bak ete sinek çoŋmasın.”

ço:nnuk

:

Çoğunluk.

çont                

:

1. Eli ya da kolu büzülmüş olan, eli ya da kolu sakat olan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Gelinimi çont edince sana neyleyeceğim ki.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Felç, inme. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Taşlarla oynanan bir oyun.

çont etmek

:

(Kutsal bir kişi, yer, şey, cin ya da peri)Çarpmak, elini kolunu büzüp sakatlamak.

“Dağda heykiren, dişleri bir karış dışarda kaplandan başka, adamı çont eden ulu Ziyaret cevizi var.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çont olmak

:

Çont bir hale gelmek, eli kolu büzülmek, çarpılmak.

“Beyi vursaydın elin çont olmaz mıydı sanıyorsun?”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çontu

:

İnsanda bel ile kalça arası.

çontul

:

Ağaç dallarının gövdeyle birleştiği yer.

çontar

:

Hurda. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ço:du

:

Çok idi.

ço:nmak

:

Yığılmak, kuşların böceklerin bir araya gelmesi.

“Garınça ço:ndu.”

çoŋuşmak

:

Toplanmak, bir araya gelmek, üşüşmek.

çoplak

:

İki tepe arasında dar ve çukur yer.

çopur

:

1. Beceriksiz, sünepe.

2. Pürüzlü, lekeli yüz cildi.

3. Karışık renkli. Bu kelime Türkiye Türkçesinde çiçek bozuğu yüz anlamında kullanılmaktadır.

4. Yüzünde ileri derecede çiçek hastalığı izi olan.

çor, ço:r

:

1. Söz konuşma. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. İspanyol nezlesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

3. Sara, epilesi nöbeti.

4. Çok tuzlu.

5. Sığır vebası.

6. Kül rengi.

7. Dert, hastalık, öksürük, keder. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç. Osm.)

“Karac’oğlan der ki; ahilen aman

Araya girmiş de bir cazı güman

Çorlarla âl etmiş, kapladı duman

Medet Allah medet, öldüreceksin”

(Karacaoğlan, Kaynak: Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I, S. 252)

ço:r

:

1. Hastalık.

2. Diken, çalı.

çor çocuk

:

Çoluk çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çorak

:

1. Evlerin damına akmasın diye dökülen tuzlu toprak.

2. Anamur’un eski adı.

3. Verimsiz yer, tarla.

4. Hayvanlara su içirilirken suyun içine koyulan un ve tuz karışımı.

“Hayvanlar sulanırken hem özel bir ıslık hem de su teknesi ve leğenlere doldurulan suya çorak (un ve tuzdan meydana gelen karışım) serpilerek, mümkün olduğunca fazla su içmeleri sağlanırdı.”

(Ulla Johansen, 50 Yıl Önce Türkiye’de Yörüklerin Yayla Hayatı,Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara 2005 (Çeviren Mualla Poyraz)

çoraklanmak

:

(Göz) Çapaklanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çoraksu

:

Acı ve tuzlu su.

çoramık

:

Göz kenarlarında hastalıktan dolayı oluşan çapak.

“Tayların sıcaktan boyları sünmüş, kulakları el terazisi gibi yana sarkmıştı. Gözleri çoramıklıydı, çapaklıydı. Çapakları kirpiklerine bulaşmış, bir kısmı da burunlarına aşağı akmıştı.”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009)

çorap söküntüsü gimi

:

Birbiri ardınca.

çoraş

:

Baştansavma, gelişigüzel yapılan iş. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çorba

:

Tahtacılarda, muharrem orucunun son gününde sabaha karşı pişirilen aşure.

çorlanıp çocuklanmak

:

Çocukları olmak.

çorlu

:

Öksürüklü, hastalıklı, dertli, illetli. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çorlu su

:

Tuzlu su. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çornaşmak

:

Toplanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çorpadanak

:

Aniden düşmek.

çorten

:

Pınar veya damdan su akıtan ağaç veya teneke oluk. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çortmuk

:

1. Toprak altından çıkarılan dallı budaklı küçük ağaç kütüğü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

2. Ağaç gövdesinin çıkıntısı, budak.

“Abdallar Çukurova’dan yaylaya, yayladan Çukurova’ya göç ederlerken kullandıkları taşıma araçları genellikle eşeklerdi. Taşıma vasıtası olan eşekler de Abdalların en kıymetli varlıklarıdır. Abdallar Çardak’ın aşağısında Çortmuk dudun dibine konarlar. Koltuğuna yastığı alan Abdal kös gelmiş uzanırken eşekler de D-400 kara yolunun kıyısındaki çayırlıkta yayılırlar. Ham petrol taşımacılığının yaygın olduğu 80 li yılların başında bu yol çok yoğundur. Çayır da yayılan eşek yolun öbür tarafına geçmek için yola çıkar ve tam bu sırada eşeğe bir tır çarpar eşek boylu boyuna uzanır yola. Koltuğunda yastığı kös gelen Abdal tırın fren cayırtısına bakar ki eşek yerde yatıyo. Kamyonun arkasından bakar,

- Get, get seni sindi garagola gedip bildiriyim de gör anayınkini der.

Atlar motosiklete hemen Jandarma karakoluna varır.

Abdal:

“-Gomutanım eşşeme bir gamyon vurdu sikayetçiyim.”

Komutan:

“-Plakasını aldın mı? Hemen onu Kısık karakolunda durdurayım.”

Abdal:

“-Heç gaçırır mıyım gomutanım.”

Komutan:

“-Oku bakalım plakayı.”

Abdal:

“-Arkasında telikeli medde yazıyodu gomutanım.”

(Kaynak Kişi: Yusuf Ulaştır, Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kitabevi, İstanbul 2008, S. 184)

çortuk

:

Az sayıda arıdan oluşan arı oğlu.

çoru tuttu 

:

Hastalandı.

“Çoru tuttu.”

çoşka

:

1. Deli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Sevilmeyen hayvanların yavrusu, domuz yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

“Çoşkalarıynan beraber mısır tarlasını talan etti sözümona domuz sürüsü.”

çot

:

1. Ağaç dalı ile gövde arası, üstü kesilmiş ağaç bedeni. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

2. Bedeninin bir yeri özürlü, topal, felçli, el ve ayağı sakat olan kimse, kötürüm, çolak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm.)

3. Birleşik. Kızılcık, incir, salatalık gibi meyve ve sebzelerin birleşik olması hali.

4. Keser. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çot olmak

:

Yürüyemez olmak.

“Çot oldu.”

çot oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

ÇOT OYUNUToprağa çatallı olan uzun bir sopa dikilir. Dikildikten sonra oyuncular belli bir mesafeye geçer. Ellerindeki sopalarla çatallı sopayı yıkmaya çalışırlar. Çatallı sopayı yıkan kazanır.

(Uğur Bilgici, Osmaniye / Bahçe Halk Kültürü Üzerine bir Araştırma Konulu Yüksek Lisans Tezi, Osmaniye Korkut Ata Üni., S.B.E., TDE., ABD, Osmaniye, 2018, s.169)

çotanak

:

İki çatala ayrılmak.

“Dağdağanın çotanağında duluktu kaldı.”

çotili

:

1. Zayıf bünyeli (kimse).

Ne çotili bir çocukmuş.Ne zaman sorsak hasta.

2. Bacakları içe doğru çarpık olan kimse.

çotmuk

:

Ağacın bedeninin kesilen kısmının toprak üstünde kalan kısmı, çortmuk.

çotuk

:

1. Büyük ağaç kökü.

2. Dalları kesilmiş ağaç.

çotul      

:

Ağacın kollarının ilk ayrıldığı yer, ağaç dallarının çatallara ayrıldığı yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çotura 

:

Plastik su kabı.

çotur

:

Yassı.

çoturuk

:

Dişleri düzgün olmayan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

çoturum

:

Halay vb. de insanların omuz omuza ve kafa kafaya vererek dairesel bir şekilde bulunması.

çoturumeşşek

:

Bir çeşit oyun. Sekiz kişinin oynayabildiği, dörder kişiden oluşan iki takımlı oyun. Oyun için iki kişi popolarını birbiri yaklaştırır, takımdaki diğer iki ikişi ise kafalarını popoların arasına sokarak kelebek şekli oluşturur. Diğer takımın oyuncuları bu kelebek yapının üzerinden takla atamaya çalışır. Eğer takla atamazlarsa bu sefer onlar bu kelebek yapıyı oluştururlar ve oyun yorulana kadar böyle devam eder. Bu oyunun benzerine Andırın ve Kadirli yöresinde çüş duttum çüldürüm eşşeği derler.

çotuşmak

:

Köpeklerin cinsel birleşmesi.

çovür

:

Armut, ahlat.

çoycak

:

Çocuk.

Çoycağım ḡuzu dişi çıksın bu ǥız bulduğu yere ġόtürdü.

çöç

:

1. Ekmek.

2. Çiğ köftenin artan kısmının el içerisinde yassılaştırılarak soba vb. üzerindepişirilmişine verilen ad.

çödüddürmek

:

Çocuğu işetmek.

çödürmek

:

(Erkek) Bir dizi yerde çömelerek işemek.

çödürük

:

Sidik, idrar.

çödürüklü

:

Altına ıslatan, idrarını tutamayan.

çöğ tutmak

:

Çocuğu işetmek.

“Çocuğu çöğ tut yoksa otobüste altına ıslatır.”

çöğdürmek, çövdürmek

:

1. Fışkırtarak, kavis çizerek işemek.(TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. (Erkek) Bir dizi yerde çömelerek işemek.

çöğdürük

:

1. Tahtaravalli.

2. Küçük abdest.

çöğe durmak

:

(Yeni yürümeye başlayan çocuk) Birkaç saniye ayakta durmak, tay durmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çöğelmek

:

1. Dengesinin bozulması, ağmallamak.

2. (Yılan) Çöreklenip başını kaldırarak karşısındakine atılacak duruma gelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Otururken bir şeye dikkatli bakmak için doğrulmak, kafasını kaldırıp bakmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çöğen

:

Özellikle Çerkezlerin pasta yapmakta kullandıkları dökme, dibi yuvarlak tencere. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çöğmek

:

(Yılan) Başını kaldırıp saldıracak gibi olmak.

çöğmen

:

Çoban barınağı.

çöğneşmek

:

Bir şeyin başına toplanmak, yığılmak.

çöğşürülmek

:

Yorulmak, bitkin düşmek.

çöğünmek

:

Sallanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çöğür

:

1. Ağaç dalı.

2. Saz.

çöğürtlen

:

Pınar veya damdan su akıtan ağaç veya tenekeden oluk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çökdelik

:

Bir çeşit kuş. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çökek

:

1. Çadır yanında deve çöktürülen yer. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Çukur yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

3. Bataklık ya da çamur gibi çökülen yer, heyelan, toprak kayması. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çökel

:

Hasta, halsiz.

çökelek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; peynir suyundan yapılan bir tür yiyecek.

çökelek gimi çökmek

:

Birini rahatsız edercesine oturup kalkmak.

“Çökelek gibi çöktü meymenetsiz.”

çökelez

:

Sincap. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çökelge

:

Bataklık ya da çamur gibi çökülen yer, heyelan, toprak kayması. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çökelekli kömbe

:

Kete, Börek hamurunu tabak büyüklüğünde açıp, içine çökelek ile soğan kavurmasını koyarak hamuru yarım ay şeklinde kapatılıp sacda pişirilerek yapılan börek, eğri börek.

çökelik

:

Çökelek.

çökeren

:

Kırlarda, dağlarda biten bir çeşit diken. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çökermek

:

1. Deveyi çöktürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Ayranı kaynatıp dibine çöktürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Küllü suyu süzmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. İhtiyarlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çökmek

:

1. Oturmak, yıkılmak.

2. Saldırmak.

3. Basmak, çömelmek.

çökü

:

1. Kadınların başlarına bağladıkları başörtüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Alna bağlanan yazma veya çember. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çöküşmek

:

İnsan ya da hayvan için) üşüşmek, üstüste binercesine üşüşmek.

çöl

:

Geniş düzlük.

“Maraş deresinden doldurun suyu

Çatoğlu Mulla Ömer hanedan soyu

Çakalcılar derler deliler köyü

Balk’ın çöllerine konun turnalar”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.

çöl etmek

:

Uykuda yatağı ıslatmak, işemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çölek

:

Kurakça ve susuz yerlere verilen isim.

çöleki

:

Pınar veya damdan su akıtan ağaç veya teneke oluk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çölemen

:

Dayak atmak için sopa.

çöllük

:

Bir oyun türü.

çölmek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; çömlek.

Çölova

:

Çukurova.

çölpelek

:

Karışık.

çölpeşik, çörpeşik

:

1. Hassas bünye, çapraşık.•

Çörpeşik çörpeşik yörümesinden bellīdi hasta olduğu.Hele iki ayağından biri doktordaydı. Ne çörpeşik bir gızmış.

2. Perişan, düzensiz, pejmurde, eli ayağına dolaşan, beceriksiz.

çölten

:

Pınar veya damdan su akıtan ağaç veya teneke oluk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çöm

:

Çolak.

çömçe

:

Genellikle ağaç dalından yapılmış büyük kepçe. Büyük tahta kaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm. İç.)

“Çömçe tutan benim olsun, dış kapıdan yerim olsun.”

(Andırın Atasözü)

“Yaylacının hediyesi değnekle kırbaç

Oklava, anadut, kaşık, evreaç

Kiraz çatalı, çömçe, ağırdır tokaç

Çam bardak da suların içilir yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı) Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

çömçelemek

:

Tarhanayı çömçeyle karıştırmak.

çömçeli balık

:

Kurbağa larvasının suda yüzen kuyruklu hali.

çömçeli gelin

:

Kurak geçen yazlarda inanışa göre yağmur yağsın diye çocukların çömçeyi gelin gibi süsleyip geceleri ev ev gezerek “çömçeli gelin çöm ister, bir kaşıcık yağ ister, yağ verenin oğlu olur , tuz verenin kızı olur” diyerek ve kendine has bir ezgi ile söyledikler, topladıkları bulgur yağ ve tuzla pilav pişirip yedikleri, eğlendikleri bir tür oyun.

çömçeli gelin oyunu

:

Bölgede oynanan bir seyirlik köy oyunu.

ÇÖMÇELİ GELİN

Yöremizde yağmur yağmadığı zaman köyde çocuklar ya da gençler toplanarak hem bir oyun oynarlar hem de bir ritüeli gerçekleştirirler. Derlediğimiz oyuna yağmur duası kısmında da yer vermiştik. Bu oyun şöyledir: Yağmur yağmadığı zaman yağmur duasına çıkılır. Ağaca elbiseler giydirilip geline benzetilir. Daha sonra ev ev gezilip kapılar çalınır, kapıyı açan ev sahibine:

“Çomçalı gelin çom ister

Bir kaşıcak un ister

Un verenin oğlu olsun

Tuz verenin kızı olsun “

diye söylenir. Bir helke ya da bir tas su kapıdakilerin başından aşağıya serpilir. Un, bulgur, yağ, para gibi şeyler verilir. Toplananlar köy gençleri tarafından paylaşılır ya da toplu pişirilip yenilir.

(Fatmagül Yolcu, Adana İli Ceyhan İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü., TDE. ABD, Adana, 2008, s. 288)

çömçü: batmak

:

Boğazı şişmek.

çömçük

:

Kuyruk sokumu.

çömek

:

Kesilen ağacın köke yakın kalan kısmı.

çömelek

:

Ayaklar üzerinde oturma şekli. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çömelmek

:

Oturmak.

çömmek

:

Ayaklar üzerine oturmak, çömelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çömsünmek

:

1. Bir işi yapmaya niyetlenmek.

2. Bir şeyi tutmak için ani hareket etmek, bir şeyi tutmaya yeltenmek.

çömüdmek

:

Çömelerek oturmak.

çömütmek

:

Ayaklar üzerine oturmak, çömelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çönçe

:

Genellikle ağaç dalından yapılmış büyük kepçe. Büyük tahta kaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çöne

:

1. Çocuk, yavru.

2. Saç ve tencere koymak için ocak içindeki taş.

çöŋermek

:

Çömelerek oturmak.

çönt

:

Kaba, görgüsüz, iş bilmez. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

çöomek

:

Ayakta durmak, hayvanların arka ayaklarını bükerek çömelme hali.

çö:dür

:

Çömelt, diz kırarak oturt.

çö:dürmek

:

Ayakta işemek.

çö:nmek

:

Çömelmek.

çö:r

:

Çalıların ve ağaçların kesildikten sonra yerde kalan kökü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çöp tükürüp eline vermek

:

Yanlış ve hileli hesapla birinin zarar görmesine neden olmak.

çöpten çeleŋi

:

Önemsiz, çok zayıf ve nahif kadın.

“Çöpten çeleni.”

çöptençeleme

:

Çok zayıf kimse.

çöpdençellik

:

Çok zayıf kimse.

çöpür

:

1. Keçi kılından yapılan çuval vb. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

2. Yünün kirli ve çöplü yerleri. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Keçi kılı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

4. Karışık, dolaşık iş. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

5. Taranan yün ve pamuktan arta kalan işe yaramaz kısım. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çöpürlenmek

:

İşin sonu iyi gelmemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çöpürlü

:

Dayanacak kimsesi bulunan. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çör

:

Hastalık, veba hastalığı, aniden öldüren hastalık.

“Ev dutardık sıra sıra

Kardeş verdim bağrım yara

Ana oğlun bizmez miydi

Çör alası benli kıra”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

çöra:nen

:

Çörek ile.

çördü

:

Çabuk olgunlaşan bir çeşit armut. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çördük

:

Yabani armut, ahlat. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çöreklenmek

:

1. Herhangi birinin başında sürekli beklemek.

2. Yılanın kuyruğu etrafına  dairevi  şekilde yatması.

3. Hak etmediği halde bir nasibin başına konmak.

çörez

:

1. Zayıf, sıska.

2. Bir yaşında erkek koyun. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çöro:tu

:

Çörek otu.

çörpeşik

:

Beceriksiz, yüzüne gözüne bulaştıran.

çörrü

:

Bir oyun çeşididir. Herhangi bir oyuncu üç ayaklı değneği 8-10 metre mesafeden 1,5 metre uzunluğundaki değneklerle vurarak yıkar. Üç ayaklı değneği bekleyen ebe elindeki değnekle yıkan kişileri yerlerine varmadan ellerse, yerine ellediği kişi geçer. O ebe olur. İşte bu oyunda üç ayaklı değneğe verilen ad.

çört

:

Beceriksiz, işe yaramaz.

çörten, çörtlen

ya da çötlen

:

Toprak damlı evlerin ya da pınarların sularının akıtılmasına yarayan, ağaç veya tenekeden oluk, yağmur oluğu. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çörtük

:

1. Kısa kalmış, büyümemiş.

2. Beceriksiz. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Buruşuk.

4. Ekinler arasında yetişen kökü yenilebilen kokulu bir ot çeşiti. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çörü

:

Ufak tefek.

çörüşmek

:

1. Soğuktan büzüşmek, uyuşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Buruşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çörütmek

:

Kurumak.

çöşdük

:

Çözdük.

çöşşek

:

Olgınlaşmış, iki kanatlı pamuk kozası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çöte

:

Harmanda hububat temizlenirkenkalbur veya gözer altına konan ağaç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çötel çötel

yürümek

:

Doğru düzgün yürüyememek, güçlükle yürümek.

“Çötel çötel yürümeye başladı trafik kazasından sonra.”

çötene

:

Çam ağacının tohumu. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çötlen

:

Pınar veya damdan su akıtan ağaç veya teneke oluk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çötürük

:

Çadır, çadırın ön ve arkasına ağaçların çatılması ve üzerine çadır bezinin geçirilmesi ile kurulan çadır.

çöül

:

Diken. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çövdürmek

:

1. Fışkırtarak, kavis çizerek işemek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Küçük su dökme işi.

“Elinde ırbığı olmadan çövdürmeye gitmezdi Köse Musa. İşi bitince de ırbığın dibinde kalan su ile de yeni diktiği ceviz ağacını sulardı.”

çöven

:

1. Bir ucu kıvrık uzunca değnek, asa.

2. Davulun tokmağı.

çöven atlama

:

Değnek atlama. Türkmenlerde bir yemin çeşididir. Çepliler arasında dolaşan babaların elinde bambudan yapılmış baston vardır. Çepliler bu bastonu kutsal bir ağaç olarak tanırlar. En büyük yeminlerini bunun üstünden atlayarak yaparlar

çövmen

:

Yemiş toplamaya yarayan ucu çatallı değnek.

çöyneşmek

:

El, ayak veya diğer organlar uyuşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çöz

:

Bumbar, bağırsak, hayvan bağırsağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

çözelemek

:

Düğümü gevşetmek.

çözgü

:

Dokumacılıkta atkı iplerinin geçirildiği dokunacak kumaşın uzunlamasına ipleri.

çözgün

:

Çözülmüş.

“Dinlen ağ(a)lar birin birin söyleyim

Ak yâr ile muhabbetim düzgündür

Değmiş m’ola bir kötünün elleri

Ak göğsünün düğmeleri çözgündür”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 626)

çubuk

:

1. Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

Çubuk Oyunu: Dışarıda oynanan bir oyundur. Karşılıklı iki taş konur.

Taşların üzerine yatay olarak bir çubuk konur. İleriye de bir çizgi çizilir.

Herkes elindeki sopayla yerdeki sopaya vurur. Sopayı çizgiye en çok

yaklaştıran veya en uzağa atan kazanır.

(Mısra Uğurlu, Adana İli Karataş İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üni., SBE. TDE. ABD, Adana, 2010, s.127)

2.Sigara ağızlığı.

çufa

:

Kaliteli bir kumaş.

“Avşar dediğin de bir büyük oba

Çağırsan beylerietmiyor töbe

Al çufa üstünde boz beden aba

Giyinen beyleri dolu Avşar’ın”

(Akvaryum Türk Klasikleri, Dadaloğlu Bütün Şiirleri, Akvaryum Yay., İstanbul 2007)

çufdalık

:

El dokuma tezgâhı.

çugadarlı

:

Çuhadarlı.

çuğ

:

Dağ tepelerinde biriken kar.  (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çuğmak

:

Salıncakta sallanmak.

çuha

:

1. Tüysüz, dümdüz, ince ve sık dokunmuş kumaş.

Aceb şu dünyada ne kadar mal var

Düşünme Mevlâ'ya Allah'a yalvar

Bir altun saatle bir çuha şalvar

Bir dahi lefırden şal ister gönül

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.482

2. Dokuma yün kumaş.

çuka

:

Kaliteli bir kumaş.

“Keten köynek heril işlik

Çuha şalvar telli başlık

Böğle yiğit gördünüz mü?

Hem ölür hemi öldürür”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Çukura:

:

Çukurova.

“Çukurâ’nın yılanı

Akar dolanı dolanı

Tüfek alın vurun

Şu Bilalımı sokanı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Çukurağ

:

Çukurova.

“Çukurova’ya kısaca “Çukurağ” derdi rahmetli babam.”

(Mustafa Çınkır)

çul                  

:

Keçi kılından dokunan ve yaygı olarak kullanılan düz ve desensiz dokuma.

“Atım Öğrek’te dokudam çulunu

Üç güzele ördüreyim yalını

Som gümüşten döktüreyim nalını

Bu gece Öğrek’te yatalım atım”
(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 491)

çul içinde

küheylan

:

Kişinin dış görünüşüne aldanmamak gerekir.

“Çul içinde küheylan yatar.”

çulaki

:

Çul ile nakışsız kilim arası dokumalar olarak bilindiği gibi, çul eskisi, çul parçasının önemsizi olarak ta ifade edilir.

“Çulakileri yere serer üstüne de dutları silkelerdik eskiden. Çoğu zaman da savanların üzerine silkelerdik dutları.”

çulba

:

Beceriksiz kadın. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çuldaş

:

Yere serilmiş taş.

çulfal – çulval

:

Bez, dokuma.

Daha evvelimizde çulfalıḵ doḳullārdı.

çulfalık

:

Toroslara özgü (özellikle Yörüklere) bir dokuma tezgahı.

“Çul, Karac’oğlan coğrafyasında çulfalık denen tezgahta yün veya kıldan dokunan sergi anlamındadır. Çullar, yere de serilir, at üzerine de örtülür.”

Bölgeden fıkra gibi bir yaşanmışlık.

OTUZ İKİ KAYIT Evvel kadının birine arkadaşı: “Niye kocamadın?” demiş. Kadın: “Yaz yayığı yaymadım. Güz davarı sağmadım. Otuz iki kayıt g.tüne oturmadım.” demiş. Yazın yayığın yayması zor olurmuş. eriyverirmiş. Yağ tutmazmış. Güzün de davarın sütü az olurmuş. Biciği çeke olurmuş. Sütü çıkarması zor olurmuş. Otuz iki kayıt da çulfalıkmış

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s.84)

çulha

:

Zubun, palto, mintan gibi erkek ve kadın elbiselerinin dokunduğu tezgah.

çullalık

:

Kilim, yolluk dokumak için kullanılan araç.

çullama

:

1. Bastıktan yapılan bir çeşit tatlı. tırnaklı cinsten ekmekten yapılan tatlıya da bu ad verilir.

2. Kızıl hastalığı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çullanmak

:

1. Yeni güzel şey giyinmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Çöküşmek, dövmeye kalkışmak, toplu halde birinin üstüne yürüyüp hep birlikte dövmeye kalkışmak.

“Saç saça baş başa gireni mi ararsınız; sabunlu su ile kayganlaşan taşlardan kayıp yere yuvarlanan hasmını irezil etmek için onun sarındığı mezerinden tutup çekene mi kazırsınız; kayıp düştükten sonra çullanıp sabun kalıbıyla başına başına vurana mı?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

çulluk

:

1. Bölgemiz göçmen ağzında; hindi.

2. Meyvesi müshil yerine kullanılan bir çeşit ağaç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çulpalaz

:

Eski kara çul. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çulpaz

:

Eskimiş tüyleri dökülmüş çul; küçük çul.

“Bebeği bir çulpazın üstüne koydu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

çultar

:

Eskimiş çul.

Çulpazı, çultarı, savanı, kilimi her şeyi al yanına. Yaylada en lazım şeyler bunlar.”

çumkurmak

:

Fışkırtmak, işemek.

çuŋamak

:

İmrenmek.

çuŋayıcı

:

İmrenen.

çuŋçullak

:

Salıncak.

“Çunçullakda hıllanmak en büyük hobisiydi.”

çuŋgur, çuŋkur

:

1. Bir oyun çeşidi. kişiler eşit sayıda takımlara ayrılır. Ortaya bir taş konur. bir taraf kaçar, diğer taraf hem onları kovalar hem de taşa bastırmamaya çalışır.Eğer basarlarsa bir sayı alırlar. Basamazlarsa bir sayı karşı taraf alır. Hangi taraf daha önce üç defa yenerse onlar diğerlerine biner.

2. Ortada bulunan taşa verilen ad.

3. Küçük kazma.

4. Çukur, derin. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çuŋgurlaşmak

:

Derinleşmek, çukurlaşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çuŋur

:

Hamamda su almak için kullanılan taş havuz, hamam havuzu, kurna.

“Çunurum var yirmi okka

Suyu şırıldar olukta

Derviş kaçtı bir solukta

Ben bu işe şaştım kaldım”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009)

çurcuru

:

Özleşmemiş, koyulaşmamış sulu (yemeklik hk.)(TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çuren

:

Eli yakışmayan. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çurfalık

:

El dokuma tezgâhı.

çut

:

Dermansız. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çuttallık, çutallık

:

Köy evlerinde ve Yörük çadırlarının önlerinde, ince iplerle, ince dokumaları dokuyabilmek için kurulan hususi bir tezgah.

“Çuttallığın yan tarafına kalın bir mıh çakmışlardı. O mıhın üzerine mahrama asılırdı. Bazen da tutak koyarlardı.”

çuval

:

Genellikle içine zahire konulan çeşitli nakışlarla süslenmiş kalın iplerle dokunmuş bir tür ev eşyası.

“Toroslar’da Yörükler tarafından kullanılan çuvalların çeşitleri:

1. Aşıklı   : Aşık kemiği gibi çiçekleri olan dokumalardır.

2. Çalmalı: Düz ve kırık çizgilerin karışmasından meydana gelen çuvallardır.

3. Saydak: Dikey ve düz çizgili çuvallar.

4. Aynalı  : Küçük küçük eşkenar dörtgenlerden meydana gelmiş çuvallar.

çuvancak

:

Salıncak.

“Çuvancakta saatlerce hı:lansa heç osanmazdı.”

çuvmak

:

Salıncaktaki sallanma, gıncıraktaki havalanma vs.

çüdlük

:

Çiftlik.

çüğünü düşmek

:

Düğün günü belli olan gelinlik kızın baba evinde son

günlerinde hüzünlenmesi, çok düşünmek.

çük

:

Küçük çocuk pipisi.

“Ulan keratalar hüsmessâz çükü:zü keserim vallaha, aha bıçak cebimde.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

çüldürüm çüş

:

Arka arkaya eğilen çocukların üstünden diğerleri atlayarak sıraya geçerek oynanan oyun.

çülepe

:

Cüce.

çümbül

:

Erkek çocukların erkeklik organı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

çümbüşmek

:

Özellikle yaprak için büzüşmek.

çümek

:

Zıplamak, sıçramak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çümmek

:

Derede yıkanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

çünür

:

Akarsuyun birden kaybolduğu yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

çür

:

Oyunda yapılan hata üzerine “yanıldım” anlamında söylenen ve hatayı örtbas  eden kelime.

“Çür.”

çürük

:

Çürümüş.

çürük çarık

:

Meyve vb için bozulmuş, işe yaramaz.

Almanın iyisin yüke tutarlar

Çürük çarığın yabana atarlar

Kız ile gelini bir mi tutarlar

Yorma gelin yorma oğlan benimdir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.429

çürükçü

:

İsrafçı, israf eden.

çürüntü

:

Çürük şeylerin döküntüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çürürek

:

Çürükçe, az çürük. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

çürüşmek

:

Kesilen sebze ve meyvelerin kabukları büzülmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

çüş eşşeğine dönmek

:

Uslanmak, aklı başına gelmek.

çüş dutdum çüldürüm eşşe:

:

Arka arkaya eğilen çocukların üstünden diğerleri

atlayarak sıraya geçerek oynanan oyun.

çüt

:

Çift.

“Çüt camuzu koştum’ola

Şu depeyi aştım’ola

Düşman silahı çekince

Ev aklına düştüm’ola”

Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Türk Ali’si Mustafa’nın Ağıtı, Derleyen: Nadiriye Gündoğar, Kaynak Kişi: Sultan Gündoğar)

çüt sürmek

:

Çift sürmek, hayvanla tarlayı sürmek.

çüven 

:

Davulun tokmağı.