Söz Varlığı

Maraş Söz Varlığı



KAHRAMANMARAŞ YÖRESİNDE KULLANILAN MAHALLÎ KELİMELER

la’l

:

Süs eşyası ve takı yapımında kullanılan kırmızı renkli taş.

Düğmeler diktireyim lâ’l ü mercan

Yârsız kalan dünya başıma zından

Ben seni severim sıdk ile candan

Sen beni sevmezsen söyle ar değil”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 477

la:b

:

Lakap.

la:lek

:

Leylek.

labada

:

Cübbe.

la:ban

:

Lakap olarak.

labar

:

1. Şişman.

2. Geniş.

labıt, lapıt, labut

:

1. Öküzleri dürtmekte kullanılan üvendirenin ucundaki yassı demir. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Meseste toprak temizlemeye yarayan demir, üvendirenin ucundaki demir.

“Koca Afan’ın deresi

Ne çok çekiyor arası

Labıtını uçça kaldır

Emmioğlu kör olası”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

laçin

:

Şahin.

lades oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

LADES OYUNU Kız ve erkekler arasındaki çocukların oynadığı iki kişilik bir oyundur. Lades için tavuk kemiği yerine bir çöp de kullanılabilir. İki taraftan biri eline kemiği veya çöpü alır, karşıyı oyuna davet eder. “Ladesim lades olsun mu?” diye sorar. Karşı taraf “Evet olsun” der ise kemiği veya çöpü kırar. Böylece oyun başlar. Oyunda amaç karşısındaki kişiye aklımda dedirtmeden her hangi bir şey vermektir. Bu yüzden, oyuncular birbirlerinin dalgın ve meşgul olduğu zamanları takip ederler. Lades yapanlardan biri, diğerine herhangi bir şey verdiğinde, alan kişi aklımda demezse, oyunu kaybetmiş olur ve önceden belirledikleri hediyeyi alır.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 219)

lades gemi:

:

Tavukların göğsünde bulunan ve lades çekişilen Y şeklinde ince bir kemik.

ladıf

:

Redif, seferberlikte kurulan askeri birlik ve bunun askeri.

“Gam çekmem yarenler haydin gidelim

Açılmış ladıfın alayı gayrı

Sultan Murat emreylemiş gel deyi

Bulunmaz bunun da kolayı gayri”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

ladır  

:

İkinci askerlik, seferberlik askerliği.

laf

:

Söz.

“Lafı ağzında, kuyruğu omuzunda.”

laf annatmak

:

Söz geçirmek.

”Saŋa laf annatmak, deviye hendek atlatmaktan zorumuş.”
(Toros Atasözü)

laf çakılıyı batırır

:

Üretmeyen insan ne kadar zengin olursa olsun sonunda batar, iflas eder.

laf ebesi

:

Hazırcevap.

lafa gitmek

:

Söyleşmeye, sohbet etmeye gitmek.

lafçı

:

Kendini övmeyi seven, çok konuşan, laf getirip götüren.

lafdan laf çıharmag

:

Konuşulandan daha başka anlamlar çıkarmak.

lafı ağzında

:

Kalbi temiz.

lafıŋ belini kırmak

:

Çok keyifli bir sohbette bulunmak.

lafıŋ dişisi

:

Sözün hoşa gideni.

“Lafın dişisini verecên.”

lafıŋ eyasına eyasına vurmak

:

Sargın bir sohbete dalmak, sohbeti koyulaştırmak.

lafıŋ eyâsına basmak

:

Sohbeti koyulaştırmak.

“Dün gece lafın eyâsına bastık.”

laflamak

:

Karşılıklı konuşmak, sohbet etmek.

laflaşmak

:

Sohbet etmek, konuşmak.

la:m

:

Bölgemiz göçmen ağzında; lağım.

lağam

:

Delik, yarık, dişlerle yüz veya çene arasındaki boşluk.

Yok mu dişinin çürüğü

Lağama almış eriği

Gatdaşlı Halil İbrahim

Baştan çıkarmış sarığı

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.123.

lağara kurmak

:

Bağırmak, çağırmak.

laglahı

:

Boş söz.

lâhat

:

Pamuk atmaya yarayan yaydaki kirişin hareketini sağlayan, iki yandaki yuvarlak parçalar. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

lahırtı

:

Sohbet.

Lahur şal

:

Pakistan’ın Lahor şehrinde dokunan bir şal türü.

“Bellerde gördüm Lahur şalını

Yanakları gülden almış alını

Al sıktırma kavuşturmuş belini

Güzelleri bildim bunlar sultandır”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 600

Lahurî

:

Pakistan’ın Lahor şehrinde dokunan bir şal türü.

“Beş yüz atım olsa Lahurî şallı

Gümüşten reşmeli kadife çullu

Mevlâ’m bana verse bir dudu dilli

Sarmaya bir ince bel ver sen bana”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 393

lak

:

Erkek deve.

laklakı çalmak

:

Boş yere laf etmek, vakit geçirmek.

lâl

:

Dilsiz.

“Bir kız ile bir gelinin ahdı var

Gelin der ki geydiğimiz al olur

Ala göze siyah sürme çekince

Gören âşık dîvân’olur lâl olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

lale

:

Gelincik çiçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

lalibali

:

Laubali.

la:ma:cın

:

Bölgemiz göçmen ağzında; lahmacun.

lan

:

Hafif yollu kızma içeren ve genellikle erkekler tarafından birbirine yapılan bir hitap şekli, ulan.

laŋ döğmek

:

Sağda solda boş boş ve amaçsızca ağzını ayırarak gezmek.

la:na

:

Bölgemiz göçmen ağzında; lahana.

laŋlaŋ etmek

:

İleri geri konuşmak.

laŋgır luŋgur    

:

Tantanalı, gürültülü.

laŋgir liŋgir

:

Hareketleri tutarlı olmayan, dengesiz.

lapak lapak

:

1. Pıhtı pıhtı. (Kan için. )(TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

2. Lapa lapa. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Ben kapıya çıktıyıdım

Kar yağıyor lapak lapak

Dönem ölsün dediyidim

Gabil oldu benim dilek”

(Nakleden: Ayşe (Eşe) Yılmazcan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

lapıçlı

:

Paldır küldür yürüyen, kaba.

lapır

:

Rapor.

lapırdlı

:

Raporlu.

lapinciri

:

Dikenli incir, hint inciri.

larkadak

:

Bir şeyin yuvaya girme sesi.

larpada

:

Aniden, birdenbire.

lasdik

:

Sapan taşı atmaya yarayan alet.

lata

:

Bir çeşit pardesü.

latife

:

Şaka.

lavgar

:

Çok konuşan, konuşa konuşa usandıran.

lavgat

:

Alay.

lavgat etmek

:

Alaya almak.

lavgıya almak

:

Alaya almak, küçümseyerek takılmak.

lavğar

:

Geveze, boşboğaz, palavracı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

lavlavı

:

Boşboğaz, ağız kalabalığı yapan.

lavmlı lavmlı

:

Nemli nemli.

“Al’it gelir nenni nenni ,

Ürerken de lavmlı lavmlı,

Al’it gelir gannı gannı,

Pek yanarım al’it sana”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ala İt’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Güllü Gülmez)

laylon

:

1. Römork.

2. Naylon, plastik.

“O zamanlar kim laylon bebek görse şaşırır, hele taşradaki akrabalardan, evdeki kızlardan birine gözleri hareket eden bir hediye bebek gelse, bırakın o çocuğu, evdeki büyükler bile ertesi günü, hayretten açılmış gözlerle konuğuna komşusuna anlatmakla bitiremezdi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

lazımlık, la:zımlıg

:

Çocuklar için oturak. Küçük çocukların kakalarını yapmaları için eskiden kullanılan, tenekeden ya da bakırdan yapılan malzeme. Günümüzde bunların plastikleri yapılmaktadır.

leb

:

Dudak.

“Ak imiş gerdanın beyazdır kardan

Alnın gevherdenmiş cemalın nûrdan

Dişin sedefdenmiş dudağın dürden

Lebin kaymak çalar balın üstüne”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 412

lebedir

:

Saklama.

leçe

:

Taşlı tarla, taşlık alan, süngerimsi taş ve bu taşların çok bulunduğu yer.

“Leçenin bucağında

Od olur ocağında

Allah canımı alsın

O yarin kucağında”

(Veli Aba, Seyfi Metin, Ö. Tuğrul Kara, Osmaniye Manileri, Adana 2011)

leçeh

:

Üç köşeli kadın başörtüsü.

leçek

:

Kadın başörtüsü, şeş, eşarp.

leçelik  

:

Volkanik taşlı arazi.

lefir

:

Lahurî’den bozma bir şal türü.

Acep şu dünyada ne kadar mal var

Düşünme Mevlâ’ya, Allah’a yalvar

Bir altun saatle bir çuha şalvar

Bir dahi Lefir’den şal ister gönül”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 482

left ağacı

:

Ölünün gömülmesi sırasında başı üstüne konulan tahta.Mezarda kullanılan ahşap destek. Sapıtma ağacı da denir.

leğençe

:

Tenekeden yapılan, içinde çamaşır yıkanan kap.

“Yayla malzemelerinin başında gelir leğençe.”

leh

:

Olmaz.

lehen

:

Leğen.

“İki lehen pilaf bir yannık ayran

İster yağlı olsun isterse yavan

Yanına kesiyon beş kilo sovan

Yeyon yeyon doyamayon toktur be”

(Aşık Karamehmet, Kaynak: Erdoğan Aslıyüce, Çukurovanın Yıldızı Ceyhan, Adana 2008)

lek

:

Çeltik ekmek için bel küreği ile iş yapma tava açma işi.

lekelik

:

1. Namussuzluk, alçaklık, edepsizlik.

2. Yanlış iş, doğru olmayan.

“Be çağlayıp akan ırmak

Vaktlı vaktsız akmak olmaz

Lekeliktir be gaziler

El üstüne düşmek olmaz”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 646

le:lek

:

Leylek.

lem

:

Nem.

lemerme   

:

Nemlenme.

lemermek

:

Nemlenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

leŋger

:

1. Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Yayvan, derinliği az, içine susuz yemeklerin konduğu kaptır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 40)

2. Büyük leğen.

“Lenger attım Ceyhan’a

Akar fırlanı fırlanı

Batkın ocak su istemez

Batar körleni körleni”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

lep

:

Aniden.

lepbasan

:

Dengesiz, sarsak yürüyüşlü kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

lepe   

:

1. Meyhane pilavı.

2. Lapa, bulgur veya pirinçten yapılan az sulu yemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Gatıklı lepeye tahta gaşığı daldırmaya başladığı zaman kafasının garışıklığı bitmemişti ama biraz hafifler gibi olmuştu”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

lepeci

:

Bir işi yapamayan, kuvvetsiz.

lepeç     

:

Eziklik.

lepiç gibi

:

Sırılsıklam.

lepir lepir

:

Parça parça.

“Cigerin ağzından lepir lepir gele.”

lepirt

:

Hemen, derhal, göz açıp kapayıncaya kadar.

lepiska

:

Sarı ve yumuşak saç.

lerdivan

:

Merdiven.

leş

:

Su veren toprak.

leşker

:

Askerler.

“Acem şahı bize nâme gönderdi

Gam leşkerin üstümüze dönderdi

Zalım felek bizi yaktı yandırdı

Savurdu havaya küllerimizi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 434

leşter

:

Neşter.

levin

:

Renk, boya.

“İndim seyran ettim Frengistanı

İlleri var bizim ile benzemez

Levin tutmuş gonceleri açılmış

Gülleri var bizim güle benzemez”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

leylâ

:

Saçı siyah renkli olan güzel.

“Sabahtan uğradım ben bir geline

Dedim aslın faslın nereli gelin

Dedim şu leylânın ismin bileyim

Dediler bu köylü buralı gelin”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 546

leylabı, leyla:bı

:

Eflatun rengi, leylak rengi.

“Su vurullar yudurullar

Durur mu şehidin ganı

Gül yaprâ leylab dalı

Yarimine bana benzer”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin Ağa’nın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Adil Gök)

leylap

:

Leylak.

“Kalburun akaba yanı

Akıp gider şehit kanı

Yarim ile bana benzer

Gül yaprağı leylap dalı”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

leyli

:

Lale.

leylim

:

Limon, tatlı limon. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

leylim duzu

:

Limon tuzu.

leylimata

:

Limonata.

leylime verip sıkmak

:

Bir kimseye aşırı derecede baskı yapmak, canını yakmak.

leymun

:

Limon.

lezzet

:

Ağızda duyulan his, tat.

Söyledikçe lezzet verir sözünde

Rûz u şeb hayali iki gözümde

Hûda emri ile o mâh yüzünde

Ak güller açılır güldüğü zaman

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.523

lığlak 

:

Aşağı doğru meyilli, eğimli akış.

lığlamak, lılamak

:

Yerden yavaşça yuvarlamak demektir. Lığlık da aşağı doğru meyilli demektir. Lığlaklamak yerine lığlıklamak şeklinde de söylenir.

lığlık, lı:lıg

:

Aşağı doğru meyilli.

lığlıklamak, lı:lıklamag

:

Yerden yavaşça yuvarlamak.

lık lık gülmek

:

Süratle gülmek ve alay etmek.

lık lık köfte

:

Tarhana içinde haşlanan içli köfte. Tarhanayla birlikte yenilir. İçli köfte malzemeleriyle yapılır. Normal içli köfteye nazaran daha küçüktür.

liba

:

Bir giysi türü.

libade

:

Kısa hırka.

libainan

:

Elbiseyle.

“Ne yatıyon abainan

Üsdünü ördüm libainan

Şimdi emmin dayın gelir

Bir belicik abainan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Göğüs)

libas

:

Elbise, kıyafet, giyecek.

“Açıldı dehanım söyler zebanlar

Sana muhtaç bunca şâhlar gedâlar

Al yeşil hırkalar türlü libaslar

Böylece münâsib geymek isterim”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 501

libayınan

:

Liba ile, elbiseyle.

“Ne yatıyon abayınan?

Üsdün örtdüm libayınan

Ben de sana düyün gurdum

Bir belicek obayınan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hasan Benli’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Rabia Duman)

libiyanan

:

Elbise ile.

lifir

:

Zurna.

lik liki

:

1. Hızlı giden, hızlı.

2. Atın yavaş koşması.

lika

:

Çehre, yüz, güzel yüz.

liklemek, liglemeg

:

Eşek ya da atın normal yürümesiyle rahvan arası gidişi. Biniciyi çok rahatsız eder.

lilliş

:

Topaç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

lilloş

:

Aşırı derecede sarhoş, körkütük sarhaş.

lingir lingir

:

Fıkır fıkır, oynak. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

lingirdemek

:

1. Arabanın üstünde sallanarak gitmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Şımarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

lip lip etmek

:

Yanıp yanıp sönmek.

lipelip

:

Lebaleb, ağzına kadar dolu.

“Öndüç mü veriyon. Lipelip doldurmuşsun bardağı.”

lire

:

Lira.

“Sêmen geldi gol gol gezer

Üç ketip cehezini yazar

Beş lirelik telden izar

Soykalar galdı Hacca’dan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kına Gecesi Ölen Hacca Kız’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Döndü Parmaksız)

lirpede

:

Birdenbire, aniden.

“Zabaha garşı uyandım. Zaten hep namaza galkdı:mızdan, vahtı geldi:nde, gözümüz lirpeden açılır.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

lirpeden

:

Birden aydınlanmak.

lisan

:

Dil.

Bir çift bülbül geldi kondu çimene

Başı yeşil ayakları kırmızı

Bal akıyor lisanından lebinden

Al yanaklar alma gibi kırmızı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.434

litire

:

Asker matarası.

livan

:

Salon. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

liver

:

Tabanca.

“Eş miyidi eş miyidi

Gelen atlı beş miyidi

Niye çekip de vurmadın

Çifte liver boş muyudu”

(Emir Kalkan, Kayseri ve Yöresi Ağıtları, S. 179)

livrik

:

Dağın tepesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

lo:                

:

1. Tarlalarda harman yerlerini berkitmek için gezdirilen taş silindir.

2. Toprak damların toprağını pekiştirmek için kullanılan silindir şeklindeki taş.

lobat

:

Nöbet

lobatçı

:

Özellikte değirmende un, bulgur ya da yarma çektirmek için sıra bekleyen kimseler.

“Arada bir, askerden yeni gelmiş olanlardan nöbetçi diye söyleyenler olsa da çoklukla löbetçi ya da lobatçı demek daha kolaylarına geliyordu. Değirmende lobatçılar arasında zaman zaman kavgaya varan sürtüşmelerin olduğu da bilinen olaylardandı.”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

lobut

:

Meseste toprak temizlemeye yarayan demir, üvendirenin ucundaki demir.

lobutu şişirmek

:

Küsüp bir köşeye çekilerek hiç konuşmamak, somurtmak.

lodul

:

Kışın toprak evlerde odalara su sızmasın diyedam başındaki kar boşaltıldıktan sonra toprağı sıkıştırmak için kullanılan yuvarlak ağaç gövdesi.

loğ

:

Toprak damların toprağını pekiştirmek için kullanılan silindir şeklindeki taş.

loğ daşî’mı

:

Şişman kimseler için kullanılır.

“Loğ daşî’mı.”

lo:dun

:

Loğu çekmeye yarayan demirden veya ağaçtan yapılan çekecek.

loğlamak

:

1. Loğ ile damı ya da harman yerinidüzeltmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Loğ ile toprağı pekiştirmek.

lôğlamak

:

Loğlamak.

loğlaz

:

Taze ya da kuru fasulye, börülce. (TDK Derleme Sözlüğünden Osm.)

lohanta

:

Lokanta.

“Bizzad babam varıg lohantie.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

Lokman

:

Lokman Hekim, yaşadığına inanılan efsanevi hekim.

Bir gün değil beş gün değil yüz gündür

Deste zülüf al yanağa düzgündür

Melhem almaz yaralarım azgındır

Derdimin Lokman'ı gel yavaş yavaş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.631

lolamak

:

Loğ çekmek.

lolaz

:

Barbunya, börülce, acebek.

lomburlos

:

Kaba saba.

lomcu

:

Palavracı.

longur

:

Biçimsiz iri yapılı şey ya da kimse.

loŋgurdak

:

Hayvanlara takılan büyük çan.

lop güvercini

:

Av hayvanlarındandır.

lop lop

:

Yiyip içmeyi bildiren, kısmen de hakaret içeren durum zarfı.

lor

:

1. Kaymağı alınmış sütten yapılan yağsız peynir. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr. İç.)

2. Yağlı çökelek.

lorke

:

1. Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

2. Bir çocuk oyunu.

“Ebenin koruduğu dana isimli yuvarlak taşı yerinden oynatmak için oyuncular bir çizginin gerisinde durarak yassı taşlarını sırasıyla danaya atarlar. Dana yerindeyken ebe taşlarını almak için çizgiyi geçen oyuncuları yakalamaya çalışır.”

Lorşun

:

Bir belde, Afşin’de bir belde.

“Bire Memicioğlu’m unutma bunu

Lorşun benim derdin hanı ya Hunu

Unuttun mu guzum geçen günleri

Yalman kalpak geyer idi beyleri”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

loru

:

1. Bir kuş çeşidi.

2. Şişkin, yumuşak, omurgasız.

loş

:

1. Tarhananın henüz serilmeden önceki koyu hȃli.

2. Yahni veya kuru fasulye ile pilav karışımı olan düğün yemeği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

lov

:

Toprak damların akmasını önlemek için sıkıştırmak amacıyladamda gezdirilen silindirik bir taş.

lovlaz

:

Börülce.

lö:n

:

Sönmüş kirece pamuk ve zeytinyağı konarak hazırlanan harç. Bu karışım sızdırmazlık gereken yerlerde kullanılmaktadır.

löbet

:

Nöbet, sıra.

“Adana’dan getirmişler

Yüzüngoyun yatırmışlar

Emmileri dayıları

Löbet löbet götürmüşler”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

löbetçi

:

Nöbetçi.

“Arada bir, askerden yeni gelmiş olanlardan nöbetçi diye söyleyenler olsa da çoklukla löbetçi ya da lobatçı demek daha kolaylarına geliyordu. Değirmende lobatçılar arasında zaman zaman kavgaya varan sürtüşmelerin olduğu da bilinen olaylardandı.”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

löbetleşe

:

Nöbetleşe, sırayla.

“Eşli yağmur geliyor!... Şo yüzde, bir mağara varıdı!... Yağmura dutulmadan yetişek!... Çuvalı Hasan’ınan Sülemen löbetleşe daşısın.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

löddük

:

Adı sanı unutulmaya yüz tutmuş çocuk oyunlarımızdan bir tanesi.

lödük dikmek

:

İşaret koymaktan çok başarmak anlamında kullanılır.

“Herif taşı dikti.”

lögge

:

Sardunya.

löğün

:

Sönmüş kirece pamuk ve zeytinyağı ilave ederek hazırlanan karışım.

“Löğün yapımında yukarıda belirtilen üç madde karıştırılarak tokmaklarla dövülerek macun şekline getirilir. Löğün esnek kıvamlı bir madde olduğu için sızıntı yapan yerlerde sızıntıyı önlemek için kullanılırdı.”

lök

:

1. Erkek deve. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Yekin gara löküm yekin

Dal geldi beşiği sakın

Gozanlı’dan bura yakın

Ora gonak ağ bebeğim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Büyük salyangoz.

3. Altı yaşındaki deveye verilen ad.

4. Deve.

Deve Yükü
Karatepelinin biri devesine kuru ot yüklemiş. Yolda giderken bakmış ki otun uçları yere sürtünüp gidiyor. Bunların ucunu biraz kısaltayım deyip kibriti çakar otları tutuşturur. Bir de ne görsün, deve alevler içinde kaçmıyor mu... Şaşkına dönen deve sahibi arkasından bağırır: Hê hâ kara lök, aklın varsa çamura çök.”

(Prof. Dr. Erman Artun, Adana Karatepeli Fıkraları)

lök gimi

:

Yerinden kımıldamadan.

“Sabahtan âşamadar lök gimi oturmaktan osanmıyor.”

lök lök           

:

1.kabalık bildiren, kızma ve hakaret içeren durum zarfı.

2. Büyük büyük, iri iri.

lök ötüşü

:

Altı yaşındaki devenin ses çıkarıp, bağırması.

löküdü löküdü gelmek

:

Yaşlı bir kimsenin istemeyerek gelmesi.

“Löküdü löküdü geldi.”

löküm

:

Tek hörgüçlü deve.

löküs  

:

1. Aydınlatma cihazı, lüks.

2. Çağdaş, fiyakalı, lüks.

löküşlü

:

Rüküşi acayip tavırlı.

löküz

:

Lüks, aydınlatma için kullanılan bir tür lamba.

“Evine de vali iner

Odada löküzü yanar

Şimden sonra yaksan dezzem

Seni de âlemler gınar”

(Mehmet Temiz Yüksek Lisans Tezi Andırın Ağıtları, Zilfaroğlu İsmail Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Sariye Gök)

löle

:

Lüle, suyun aktığı oluk.

löllüş

:

Acayip adam.

lölük

:

Sade hamurdan yapılan ve sobada pişirilen kete türü börek.

lömbürdek

:

Büyük çan.