Söz Varlığı

Maraş Söz Varlığı



KAHRAMANMARAŞ YÖRESİNDE KULLANILAN MAHALLÎ KELİMELER

da:

:

1. Kez, daha.

“Yüksek babamın çardâ

Doldurun da gon bardâ

Bir babamdan ne çıkacak

Tekrarı deyin bir dâ”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin Ağa’nın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Adil Gök)

2. Dağa.

“Evleri de gonmuş bir ıssız dâ

Verane galmış da bahçası bâ

Duydum şehid olmuş Çuhadar Bê

Ağlaşır elleri vay Bêm deyi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çuhadaroğlu Mehmet Bey’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hacer Temiz)

3. Dağ, dağı.

”Danışan dâları aşmış da; danişmiyen düz ovada şaşmış.”
(Toros Atasözü)

da:dmak

:

Dağıtmak.

da:h

:

At ve eşek sürerken kullanılan söz.

da:l

:

Değil.

da:m

:

Dağım.

da:mek

:

Değmek.

 

da:ne

:

Akıl danışılacak kişi.

da:nemek

:

Bakmak.

da:netlemek

:

Bakıp (bakınıp) durmak, gözetlemek, rasat etmek.

da:nık

:

Dağınık, toplu olmayan.

da:rmen

:

Değirmen.

da:tmak

:

Dağıtmak.

da:l mı

:

Değil mi?

dabaca

:

İskambil oyunlarında puanları tebeşirle yazmak için kullanılan küçük levha.

“Şö:le dabacası var ıdı. Hepsinin üsdünde şö:le yazıları varıdı.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

dabaḫ

:

Koyun keçi ve sığırların ağız, tırnak aralarında olan bir hastalık. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dabak

:

Koyun keçi ve sığırların ağız, tırnak aralarında olan bir hastalık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dabaklamak

:

Devenin ön ayakları ile rastgele vurarak koşması.

dabaksars

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Kazan, helke gibi alt kısmı hafif bombeli, basık, küresel olan bakır eşyaların tabanındaki eğimi vermek, çekiçle sertleştirmek ve çekiç darbeleri ile yuvarlak izler bırakmak için tezgaha veya büyük bir kütüğe sabitlenerek kullanılır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

dabalamak

:

Bir işle boğuşmak, uğraşmak, didinmek, üstesinden gelememek.

daban

:

1. Döşeme. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Zemin kat. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Taşsız düz ve verimli toprak, tarla. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Taban, ayak, ayak altı.

“Belinde daban gılıcı

Gardaş atına binici

İk’elimde iki efe

Na zaman sabah olucu”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

daban çuvalı

:

Küçük çizgi ve desenlerle süslü dokuma çuval. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

daban döğmek

:

Direnmek, inat etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

daban haggı

:

El emeği, yaptığı işin karşılığı.

dabanca

:

Tabanca.

“Altın saat sol golunda

Dabanca çıplak belinde

Benim eşimi vurmuşlar

Andırın’ın dar yolunda”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kalaboynulu İsmail’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Melek Karakaş)

dabança

:

Tabanca.

“Baş ucuna dut dikmişler

Gurban olam dallarına

Yağlı gama çift dabança

Vurur gardaş bellerine”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dabandarı

:

Zamanla ortası çukurlaşmış toprak yol. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dabanı doru

:

Yayan.

dabanı doruya çökmek

:

Yaya olarak uzun bir yol için yürümeye başlamak.

dabanı gara

:

Uğursuz, sevilmeyen kişi.

“Dabanı gara.”

dabanlı

:

Gözüpek, girişken, yiğit.

dabansız

:

1. Sebatsız, bir yerde durmayan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. İradesiz. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Korkak, çekingen, cesaretsiz. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Sorumluluk almaktan imtina eden, korkak.

dabaz

:

1. Bazı yiyeceklerden rahatsız olan

2. Kurdeşen, kaşıntı, allerji, deride kızarıklık ve döküntü oluşması. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dabaz olmak

:

Derisinde kızarıklık ve döküntü oluşmak.

“Dabaz olmuşsun dabaz. Uyuz dêl.”

dabbalama

:

Devenin ön ayaklarını rastgele vurarak koşması.

dabsak, dabşak

:

Aç gözlü, doymaz. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dacik

:

Ermenilere verilen ad.

dad

:

1. Adalet, doğruluk, sevgi.

2. Tat.

“Gelinin bebegi olsa

Vursam gardaşın adını

Alsam guca’amda sevsem

Verir mi ola dadını?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kara Süleyman Ağan’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

dadak

:

1. Ümit.

2. Yemle kuş avlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

3. Taze tereyağı.

4. Çocuk yiyeceği.

5. Tavşan ve tilki avlamak içinbir gün önce yiyecek bırakılan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dadal

:

Perişan, kılık kıyafeti bozuk, pejmürde.

dadamık

:

1.Avcıların yaban hayvanını alıştırmak için belli aralıklarla bıraktığı yem.

2. Dadını alık, alışık, oltaya, ökseye alıştırıcı yem.

dadandırmak

:

Alıştırmak, alışkanlık haline getirtmek.

“Dadandırma dana gelir, dadanırsa yine gelir.

(Andırın Atasözü)

dada:nı

:

Menengiçe benzeyen fakat tatlı olan bir çeşit yabani meyve, dağdağan.

dadanmak

:

Alışmak, bağımlı olmak.

“Komşunun ineği bizim haymaya dadanmış”

“Gurban ollum düğününe

Ben duruyom oyununa

Ağ sakallı vezir ağam

Gurt dadanmış goyununa”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Hele bakın şu sallanan geline

Benim olsa vermem dünya malına

Bir bülbül dadanmış dostun gülüne

Vurup derdl'olmadan vurmam n'eyleyim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.507

dadaşmak

:

Ölçüşmek, müsavileşmek.

dadıdmak

:

Yemeğe sonradan ilave edilen malzemenin tadının yemekte belirgin bir şekilde hissedilmesi.

da:di

:

Değdi.

“Havada bulut yôdu

Nerde yağdı bu garcâz?

Arada düşman yôdu

Nerde dâdi gurşuncâz?”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Hüsne Teyze’nin Ağıtı, Derleyen: Hasan Batmaz, Kaynak Kişi: Hüsne Şahin)

dadil

:

Sakin, umursamaz.

Dadil dadilgelī gene, herkesi macca etti.

dadlımanak

:

Madımak.

dadlımaya

:

Açmaya benzer, ekşisi olmayan yumuşak bir ekmek.

da:dmak

:

Dağıtmak.

“İşde orda şerbed içilir. Şerbedin şekerini de oulan evi götürür. Şerbedi dâdıllar, para atallar. Bir bardak şerbed veriller. Gücü yeten herkiş para atar.”

dagga

:

Dakika.

dagma

:

Takma.

dağ

:

Yara, kızgın demirle yapılan damga, nişan, dağlama.

“Cennete misaldir göğsünün ağı

Sineme bastın da ateşten dağı

Korkarım ki yâd el bekler bu bağı

Bülbül eğlencesi gülinen oynar”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 580)

dağ adamı

:

Kadirli’lilerin Toroslulara hitabı.

“Dağ adamı hasta eder sağ adamı”

dağ kolu

:

Dağlık yerleşim alanlarına verilen ad.

“O dağ kollarının adamı azıcık yabansı olurlar.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dağ salına çıkmak

:

Dağ eteğine çık

dağacık

:

Hayvan işkembesi.

dağal

:

Değil.

“Yel durdurdun dizime

Gannar indirdin gözüme

Akşamdan beri ağlıyorum

Gayıl dağal guzuma”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dağal mı

:

Değil mi?

“Gozan Dağı dağ dağal mı

Çevre yanı bağ dağal mı

Gozanoğlu’nu vurmuşlar

Bu da bize ar dağal mı”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

dağan

:

Tahin.

dağar

:

1. Havuz, tabakhanelerde derilerin ıslatıldığı havuz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Su deposu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dağarcık

:

1. Kuzu veya oğlak derisinden işlenmiş torba.

2. Saksı.

3. İnsandan yumak şeklinde dökülen solucanlar.

4. Çocuklarınaltlarına konulan lâstik, muşamba

5. Dağlarda yetişen yabanî bir yemiş.

6. Kılçıklı fasulye ve bu fasulyeden yapılanzeytinyağlı yemek.

7. Bir pişirimlik hamur yapacak kadar.

“Sözüme güvenme bacım

Seniyinen kavlimiz var

Dünden değirmenden geldik

Bir dağarcık unumuz var”

(Musa Çökük, Kayseri Avşar Ağıtları, S. 96)

dağda gezen

:

Domuz.

dağdaç

:

Bebek, bir aylıktan iki yaşına kadar olan çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dağdağan, dağdakan

:

1. Çitlembik ağacı ve meyvesi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Meyvesi sert çekirdekli tohumlu bir ağaç, karacan.

dağdahan

:

Karacan.

dağdaki

:

Domuz.

dağdan

:

Yabani bir yemiş ağacıdır. Meyvesi leblebiden küçük olur. Dağdağan, karacan.

dağı

:

Tarlalarda biten yabani otları yok etme. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dağıma kar yağdı

:

Saçlarım ağardı.

dağın delisi

:

İşi gücü olmadığı halde geç vakitlere kadar gezenlere kızarken kullanılır.

“Sen nerdesin dağın delisi. Ellerin çocukları geleli saatler oldu.”

dağlamak

:

1. Yakmak, sıkıntıya sokmak.

Karac’oğlan der ki derdim deşmeğe

Arzuhal yazdırdım yâre göçmeğe

Aman deyip kapısına düşmeğe

Dertli yüreğimi dağlar gezerim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.503

2. Hayvanlara kor halindeki demir çubukla hastalık  tedavisi veya işaret için vurulan damga.

3. Yaralamak.

Yine geldi türlü baharlar bağlar

Bülbül figan edip kamuyu dağlar

Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar

Ulu dağlar yol olduğu zamandır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.600

dağlanmak

:

Kızgın demirle yakmak, aşk ateşiyle yanmakl.

Karac’oğlan der ki kolu bağlıyım

Ciğerciği aşk oduyla dağlıyım

Mamalı'da ben bir Rıdvan oğluyum

Kaplan postu geydiklerim kal demiş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.633

dağlar kovuğu

:

Dağların, insanların girmelerine müsait olan yerleri.

Hem okudum hemi yazdım

Yalan dünya senden bezdim

Dağlar kovuğunda gezdim

Yitik yavru bulunur mu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.640

dağnemek

:

Bakmak, seyretmek, gözetlemek.

“Dil bilmez köpeğin kızı

Ne çok dağniyor gözümü

Kardeşine tel vurak da

Tez geri dönsün izine”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

dağşan

:

Kullanılmış, eskimiş giyecek eşya. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dağyı

:

Dağı.

da:h

:

Atı yürütmek için söylenir.

dah etmek

:

Kurşun sıkmak.

“Mısır tarlasının içinde garaböcükleri görür görmez dört bir yandan dah etmeye başladık. Tarla bir anda it oynamış yonca tarlasına döndü.”

dahacık

:

Daha, işte orada, şurada. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dahacıka

:

Daha, işte orada. Görülecek kadar yakın bir şeyi gösterirken kullanılır.

“Birinizin bacısı, birinizin nışannısı. Varın bahın baham dahacıka şorda , bilmem kimiyinen bilmem ne yapıyor diyor.”

(Atilla Diş, Hacı Aslanıng Delisi, Edik Dergisi, Sayı: 50)

daḫılı

:

Takılı.

“İlmeçere tahılı, göo boncû vardı kele bacım. Gücük gızımın aha şurasında dahılıydı.Süllümden enerken, Eşe’nin pici aldı:ynan gaçtı: bir oluk!. Aman anam, heç mi öte varın diyen yok bu soyhası çıhasıcalara…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dahın

:

Düğünlerde dik

daḫıntı

:

Nişan ve düğünde geline takılan ziynet. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dahi

:

1. Bundan sonra.

Karac’oğlan eydür bu sözüm çoktur

Alemi seyrettim emsâlin yoktur

Sîneme vurduğun temrenle oktur

Dahi cürüm var mı bundan ziyâde

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.403

2. Daha.

Karac’oğlan der ki halım sorulmaz

Bahanasız dost köyünelen bayrak sırığı. varılmaz

Bin dahi yaşasam çare bulunmaz

Ruh çıkarsa sal görünür gözüme

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.409

3. De.

Karac’oğlan derler benim adıma

Körpem gelir benim her dem yâdıma

Hûda'm ben dahi irem muradıma

Zaman ver hey güzel Allah zaman ver

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.594

dahle gitsin

:

Dah kelimesi hayvanın hızlı gitmesi için kullanılır, boşver gitsin anlamına dahle gitsin denir.

“Dahle gitsin.”

dahletmek

:

Karışmak, itiraz etmek, inat etmek.

dahra

:

1. Bir çeşit balta, et satırı, nacak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Yüzü enli büyük bıçak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Bir çeşit budama bıçağı, tahra. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Nerde şimdi rahmetli çarkçı Hamdi Ağa?

Çarkçı geldi…. Çarkçı:ı…. Bıçak keskinlerim, tahra keskinlerim. Çarkçı:ı:… diyen sesi hala sokaklarda çınlamıyor mu”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

“Bahar bağ budamı gelirken hele

Paslanmıştır tahra, yağ yok bilaye

Kara keçi meler iken oğlağa

Ümidini ona bağlardın annem”

(Aşık Sümen (Süleyman Sümen), Annem, Kaynak: Dört Mevsim Maraş Dergisi, Sayı 7, Erkam Matbaası, İstanbul)

dakanak

:

1. Takıntı.

2. Arta kalan, bakiye.

dakılamak

:

1. Çocuklar ışkıya ışkıya oynarken karşılıklı olarak “tak tak” diye, ağızlarıyla silah sesi çıkarmak.

2. Erkek kekliğin ötüşü.

“Keklik kekliğe takılar

Ezen veriyor fakılar

Berk severdi emmim oğlu

İk’öper de bir kokular”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dakılanmak

:

Dert yanmak, konuşmak.

“Selâ da verir Fakılar,

Gelin görüme dakılar,

Gurbet elde eşi ölen,

Alır pırtısını kokular”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Almanya’da Ölen Kişiye Ağıt, Kaynak Kişi: Hatice Çerçi)

dakılı

:

Takılı.

“Yavrılarımın kekili

Ben de goymadı akılı

Açın dolabına bakın

Telli duvağı dakılı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dakılmak

:

1. Peşinden gitmek, arkasından gitmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Şaka yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Bana dakılmasa duramaz.”

dakıntı

:

Takıntı, takı.

dakka

:

1. Dakika.

“Aman bir dakka dur Kadirli’ye varınca

Dertli dertli bağlamaya vurunca

Bir yiğit de sevdigini görünce

Görünmez gözüne dünya beyler hey”

(Nuri Çıngıl)

2. Gülle oyununda devamlı kullanılan misket.

“Benim dakkam yeşil irenkli, seni: nasıl?”

daklaşmak

:

Kafga etmek.

dakmak

:

Takmak, asmak.

“Goluma dakdım kelebi

Dolaştım Şam’ı Haleb’i

Çorum’da Elvan Çelebi

Sen de yalvar bir can versin

Duâ eylen bir can versin”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dakmamak

:

Önem vermemek, saymamak, aldırmamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

daknaşmak

:

Biriyle tartışmak.

dal

:

1. Omuz, kol, omuz başı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Ada.)

“Gara soyka ışıl ışıl

Geyme dalına dolaşır

Sık martini bildir Halil

Anam Döndü tez ulaşır”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Ablak kuğu akça kuğu

Dal oynuna söydün bugün

Dost karşımda salınırken

Tatlı cana kıydın bugün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.571

2. Arka, sırt. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç. Ada.)

3. Lahana ya da yaprağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

4. Kanat.

5. Eski alfabemizin onuncu harfi.

Altına al geyer üstüne yekte

Al beni sevdiğim koynuna sakla

Kara kaş altında bir ik'üç nokta

Ira mıdır ışın mıdır dal mıdır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.605

da:l

:

Değil.

dal aykırı

:

Burnunun doğrusuna hiç bir yere sapmadan.

“Dalaykırı gideceksin. Dimdirek bu yolu takip edeceksin.”

dal boy

:

İnce, uzun boy.

Aydın kazasında Turgut elinden

Aradım evlerin buldum gezerek

Sırma karıştırmış sümbül saçına

Döküp gider dal boyuna düzerek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.472

Kara gözlüm n'ettim sana

Hışımla baktığın zaman

Âşık oldum dal boyuna

Gerdanın öptüğüm zaman

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.521

dal d.şşak

:

Çırılçıplak.

dal gündüz, dal günüz

:

İyice gündüz iken, güpegündüz.

“O korktu. Dalgündüz, ovanın ortasında sarılacağımızdan korktu.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dal oynuna söymek

:

Sırtın ortasına doğru uzanmak.

Ablak kuğu akça kuğu

Dal oynuna söydün bugün

Dost karşımda salınırken

Tatlı cana kıydın bugün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.571

dal ölen, dal öğlen

:

1. Gündüz ortası.

2. Tam öğle vakti. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dala dakılık davar gimi ne bağırıyon

:

Çok ağlayan çocuklara söylenir.

“Dala dakılık davar gimi ne bağırıyon.”

dalab olmak

:

Çiftleşme zamanı gelen dişi hayvanların erkek hemcinslerinin yanında dolaşmaları. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Uyuz keçi bile dalab olmuş.”

dalacan

:

Asi, titiz, hırçın, saldırgan.

dalaçık

:

Açık saçık.

dalag

:

Organ şeklinden hareketle parça.

dalagan

:

Isırgan otu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dalağan

:

İnsana saldıran, ısıran köpek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dalağancıl

:

Isırgan köpek.

dalak

:

1. Göğüs. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Börek, kömbe dilimi, petek dilimi, organ şeklinden hareketle parça.

dalamak

:

Isırmak, hafifçe tırmalamak.

da:lamak

:

Dağlamak.

“Hay çar çar çatlayasın da südüklüun gapana ilahim!... Kele,bir dâl beş dâl, her gün döşşea ilan gimi çöodürüyor, itin dölü:ü!... Ulan senin gıçını dalayım da gör!”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dalan

:

Şekil, biçim. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dalanmak

:

Çatmak için bahane aramak, çatmak, dövüşmek.

dalap

:

(Dişi eşek, kısrak) Çiftleşme zamanı gelmiş, ersiyen kısrak ya da eşek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Ada. İç. Osm)

dalap olmak

:

1. Bir şeye çok düşkün olmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. (Dişi hayvan) Çiftleşmek istemek, erkek istemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm. İç. Mr.)

dalaykırı          

:

Yukarı doğru, burnunun doğrusuna, hiçbir yere sapmadan.

dalaz

:

Delicesine esen rüzgar, kasırga, hortum. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dalazımak

:

Yüreği çarpmak.

dalazlamak

:

Yenecek şeylerin ateşte az kavrulması.

dalbacak

:

Çıplak, fakir, donsuz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

dalbızlama

:

İsteyerek yapmama, iğreti tutma.

dalcıklama

:

1. Korkarak, aldatarak yapma.

2. Güreşte tek dalma oyunu.

dalcınmak

:

Hafifçe baygınlık geçirmek, bayılır gibi olmak.

“Oğlunun şehitlik habarını almasıyla dalcınması bir oldu”

dalçorap

:

Düz renkle örülmüş çorap. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dalçuha

:

İşlemeli çuha.

daldak

:

Uzun boylu olan kişi, tavil.

daldal

:

1. Boynuzu yana kıvrık hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. (Boynuz) Yana kıvrık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

daldan ême

:

Sonradan görme.

“Çok görme Namtı Yusuf’un yaptıklarını. Daldan êmeden bu beklenirdi.”

daldır

:

İnce sicimden örülmüş şemsiye biçiminde balık ağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

daldız

:

Marangozların kullandığı, ağaç oymaya yarayan oluklu demir aygıt. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dalga

:

1. Sayfa, defter ya da kitap yaprağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Sevgili, yavuklu.

3. Keder, acı.

4. Alay, istihza.

dalga dövmek

:

Dalgalanmak.

dalgaçlamak

:

Giyecek ve yiyecekleri yıkayıp temizledikten sonra, son defa çalkalamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dalgar

:

Hare, bölüm, çizgi.

dalgara deyna:

:

Yaba yapılan dalgara ağacının deyneği.

dalgeçir 

:

Cepken, gömlek üzerine giyilen kolsuz yelek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Osm.)

dalgeçit

:

Kolsuz ceket.

dalgılıç, dalkılınç

:

Yalınkılıç, kılıncını çekmiş olduğu halde.

“Aslan Demirc’oğlu bana bakmalı

Dalgılıcı hem belinden çekmeli

Düşmanının evin barkın yıkmalı

Evini başına yıkmalı galan”

(Aşık Mehmet Demirci, Kaynak: Refiye Okuşluk Şenesen, Adana Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği Geleneği, Altınkoza, Adana 2009, S. 249)

Gelen Ahmed Paşam kendidir kendi

Altmış bin dalkılıç küsuru cündi

Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi

Hacı Bektaş Velî kalkmış geliyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.616

dalgündüz

:

İyice gündüz iken, güpegündüz.

“O korktu. Dalgündüz, ovanın ortasında sarılacağımızdan korktu.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

da:lıdı

:

Değildi.

dalık

:

Dalmış.

da:lim

:

Değilim.

da:lısa

:

Değilse.

da:lise

:

Değilse.

dalkılıç

:

Kılıcı kınından çıkarmış asker, yalınkılıç, kılıncını çekmiş olduğu halde.

“Gelen Ahmed Paşa’m kendidir kendi

Altmış bin dalkılıç küsuru cündi

Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi

Hacı Bektaş Veli Kalkmış geliyor”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

dallamak

:

1. Ağacın dallarını budayarak davara vermek.

2. Menfaati yönünden hesap kitap yapmak.

dallamak

:

Bölümlere, parçalara ayırmak.

dallanmak

:

Bölümlere, parçalara ayrılmak, dal vermek.

Evvel bahar yaz ayları gelende

Lâle sümbül dallanacak zamandır

Koç yiğitler sılasını arzular

Yâre nâme gönderecek zamandır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.599

dalmışlar kefe

:

Keyfe dalmışlar, eğleniyorlar.

dalorta

:

Uluorta.

dalpüskül

:

Uzun ve bol püskül.

“Bitmesin ekini, selvi söğüdü

Sait Battal hiç içinde yoğudu

Fino fesli, dal püsküllü yiğidi

On kişiye yamaç üçü Avşar’ın”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, II. Baskı, 1984 S. 185)

dam                

:

1. Üstü ve duvar sıvası toprak olan ev ya da ahır. Eskiden yörede evler hep topraktan yapıldığı için  günümüzde de “ev” yerine “dam” kelimesi yer yer kullanılmaktadır.

“Gece yarısını geçmiş, Dikeç Bekir’in damında gonuşmalar bitmişti. Amma çadırda, Helik Memiş’le Bilal’e Zaldır Musa’nın diyecekleri bitmemişti.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

“Babasının dam yerini görecek.”

(Yaptığının cezasını çekecek anlamında Andırın deyimi)

2. Mezar.

“Hama deli gönül hama

Yer yarıldı dama dama

Guzum seni götürürler

Ocaksız bucaksız dama”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Uğurun Ağıtı, Derleyen: Canan Ceran)

3. Bölgemiz göçmen ağzında; ahır.

4. Tam.

dam deliği dana büzzüğü

:

Alakasız, münasebetsiz söz, davranış.

da:m

:

Dağım, arkam.

“Gurban ollum Vezir Âm

Ardından yıkıldı dâm

Salkım sö:t sallanışlı

Varıdı Efendi Bêm”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

dam diyor darı demiyor

:

Nuh deyip Peygamber dememenin Maraş’çası.

“Dam diyor darı demiyor.”

dam s.kine mertek g.tüne

:

Deyimde belirtilen hȃl böyle kişiler üzerinde gerçekleşse bile kişinin hiçbirşey umrunda olmaması.

damâ cuflamak

:

Ganı gaynamak, ganı ısınmak.

“Damâm cufladı sana ne yalan söyleyeyim.”

damağsımak

:

Cimrileşmek.

damağzamak

:

İmrenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

damah

:

Cimri, tenezzül etmek.

damak

:

1. Kapı rezesi, zemberek, kapıdaki sürgü. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Ekili tarlalar, parselle arasındaki sınır boşlukları. İşlenemeyen otlu alanlar.

3. Tadına bakmak.

4. İçine doğmak.

5. Karasabanda enek denilen parçanın alt ucuna takılan demirin üst kısmına ya da enekle demirin arasına konulan ot, ağaç, bez vb. şeylere verilen isim.

damak anahtarı

:

Çerk anahtarı.

damar otu

:

Sulak yerlerde biten, ince damarlı geniş yaprakları iltihaplı yaraların tedavisinde kullanılan bir ot. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

damasımak

:

Beğenmek.

dama:smak

:

İmrenmek.

dambaş

:

Taraça, damın başı, evin damı.

dambıra

:

Saz, tambura.

“Ağ gelin beşiğin sallar

Aşık dambırasın teller

İki yiğit birden verdik

Gınamasın bizi eller”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

damdıra

:

Saz, tanbura, tambur.

“Kadanı alırım Ahmet Hoca

Düştüm koluna koluna

Bir rüzgar esti de

Değdi damdıramın teline”

(Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 209)

damdırmak

:

1. Damlatmak.

2. Tattırmak, yedirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

da:mek

:

Temas etmek, dokunmak, değmek.

“Eliyinen el eylemiş

Döşüyünen yol eylemiş

Gurşun dâyip yıkılışın

Emmisine car eylemiş”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

damın duluğu

:

Evin yan tarafı.

“Köyün veledleri sanki memlekette başka yer kalmamış bizim damın duluğundaki mayısın üstünde kökgüç oynuyorlar.”

damın g.tü

:

Evin arka kısmı.

“Damlarının g.tü bayır

Elif geliyor zayır zuyur

Tatarlı’da zine gavır

Elif gurban Memmed sana”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Elif Kızın Ağıdı, Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

damızlık

:

Herhangi bir şeyin çoğalması için saklanan tohumluk. Keçi ve koyunlar için kullanıldığında; en iyi cinsinden veya kalitelisinden, çoğaltmak maksadıyla erkeği ayrılırdı. Damızlık bazen de yoğurt mayalamak için ayrılırdı. Damızlık yoğurtta dikkat edilecek husus yoğurdun oldukça sert olmasına özen gösterilirdi. Peynir mayalamak için de damızlık kullanılırdı. Peynir mayalamak için taze ve sulu peynirden iki üç çömçelik kısım ayrılır. Buna bazen mayalık da denilmektedir.

“Damızlık koç gibi duracağına babana yardım etsene e bire yavrum.”

damlacık

:

İnme, felç. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Damlacık düşe de gıvranasın. (Andırın bedduası.)

damlama

:

Pekmez yapımı sırasında süzülüp akan şıra.

dammak

:

Akla gelmek, önceden hissetmek, sezmek, ummak, kalbine doğmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

damu

:

Cehennem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

damzırtmak

:

Lezzet katmak, tatlandırmak, tat vermek.

daŋ

:

Tan, şafak vakti.

“Gara çadırın dürdüler

Böyük evimi yardılar

Danın datlı uykusunda

Battal Mehmed’i vurdular”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

da:ŋ

:

Dağın.

“Yüce da’an gıcısıyam

Mor goyunun nergisiyem

Gazatıya ilan edin

Ben Ömer’in bacısıyam”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı - 2, Kaynak Kişi: Âşık Mustafa Keleş)

dan borusu

:

Kalk borusu.

dan davulu

:

Teke derisinden yapılan iri kasnaklı davul.

“Düğünler Dan Davulu’nun vurmasıyla başlardı evvelden.”

da:na

:

Dağına.

“Olmaz olsun adım Güllü

Gardaşın mendili telli

Hoş geldin Akad Dâna

İzmirden de gızın geldi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Şehit Polisin Ağıdı, Kaynak Kişi: Güllü Gülmez)

dana

:

Semerin dış derisi.

dana boku sıvak dutmaz

:

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

dana bulduranlık

:

Çok soğuk gün için söylenir.

dana buyduran

:

Şubat, Mart aylarındaki güneşli fakat çok soğuk hava. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dana höğüttüren

:

Bir tür örümcek.

danacı

:

Çoban, dana çobanı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

danaça

:

Sabaha kadar.

“Kimsenin ahı da kimseye kalmaz

Kimsenin çırası danaça yanmaz

Leyli derim de, Leylim uyanmaz

Hicrân mı kaldı yarada bilmem”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

danalamak

:

Emeklemek.

dandaraninnos

:

Aklı eksik.

dandarlığı

:

Tan vakti, gün ağardığı zaman. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

dandik 

:

1. Aksi.

2. Dolma tüfeğin kötüsü.

dandîl

:

Barbar, dövüşçü, nizahçı.

da:ne

:

1. Bak, seyret, gözetle.

2. Tane.

Karac’oğlan der merdane

Güzel içinde bir dane

Zülfünü dökmüş gerdane

Tarar nazlanı nazlanı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.426

da:ne da:ne

:

Bak şunun yaptığı işe.

danecik

:

Tanecik.

Kız da der ki al çiçeğin moruyum

Yiğitlerin bedestende nûruyum

El değmedik bir danecik arıyım

Peteklerim mühürlüdür bal ile

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.428

danemek

:

Bakmak.

“Daner, daner de ağlarım

Çadır kurduğun yerleri

Her düşmana yenmiyordum

Bağladılar mı elini”

(Musa Çökük, Kayseri Avşar Ağıtları, S. 40)

da:nemek

:

Bakmak, temaşa etmek, gözetlemek, gözlemek, seyretmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Evleri de ev içinde

Gundura geyer gıçında

Dâniyom da göremiyom

Bahça gazasının içinde”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

danen

:

Bakın.

“Dağdan keserler doruğu

Dibinde kalır kırığı

Danen baham emmileri

Geldi kınalı feriği”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, İsmail’in Ağıdı, Derleyen: Mehmet Kılınç, Kaynak Kişi: Şengül  Börk)

daneri ya da doğu

:

Tan yeri yahut doğu.

“Dan yıldızı derlerdi bir yıldız varıdı. Danerinde ortaya çıkardı sabah şafak sökerken.”

dang borusu

:

Tan borusu.

dangalak

:

1. Ahmak, akılsız, alık, dalgın, seme, sersem.

2. Uzun boylu, sözünü bilmeyen, ulu orta konuşan kimse.

däŋde deste

:

Ara sıra.

daŋgala dıŋgaŋgala

:

Davul sesi, ünlem.

dangır dangır

etmek

:

Yüksek sesle patavatsız konuşmak.

dangırdamak

:

Yüksek sesle konuşmak, usandırıcı, sıkıcı konuşmak.

dangırtı

:

Boş, düşüncesiz söz, saçma sapan laf.

danış

:

Danışılacak kimse.

Karac’oğlan eydür yârim gelirse

Deli gönül istediğin bulursa

Danışlarım icâzetin olursa

İki leblerinden bir yanağından

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.519

danışağa

:

Danışmaya.

danışık

:

1. Danışılan söz.

2. Anlaşık, danışık.

3. Bölgemiz göçmen ağzında; düğünlerde gelen misafirlerin ağırlanması.

4. Kız istemede ailelerin bir anlaşmaya varabilmeleri için oturup konuşmaları.

danışık danışma

:

Akıl danışma.

“Danışık danışma ücrete tabidir.”

(Av. Alim Beleşsöyler. J)

danızımak

:

Ekmeğin yarı pişmiş hâli.

dâni

:

Kadar, değin, dek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Bu dâni uşağım var.”

dank

:

Grip, nezle. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dank etmek

:

Aklı başına gelmek, akla getirmek, fark etmek.

dankalak

:

Grip nezle. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

danlamak

:

Uğuldamak, ses çıkarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

danlayadüşmek

:

Çıkagelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

danmak

:

Önceden tahmin etmek, hissetmek, sezmek.

dansamak

:

Tuhaf bulmak, hayret etmek, garipsemek.

dansiz

:

Yaramaz, densiz.

dantil    

:

Dantel.

dapı

:

Tapu.

dapılamak

:

1. Tapulamak.

2. Birinin sırtını sıvazlamak.

dar

:

1. Dar ağacı, idam mahkumunun asılacağı direk.

“Zülfün teline asılam dar deyi

Gonca güle el uzadam har deyi

Koynunda bir çift domurcuk var deyi

Kondurdun bülbülü güle sevdiğim”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 494)

2. Sahip, Allah.

“Karac’oğlan Hakk’a yalvar

Verdiğine penah ol dâr

Şol âlemde eksiksiz yâr

Kimse bulup gelmemiştir”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 614)

dar akşam

:

Akşamın olmasına çok az bir zaman kala.

“Dar akşamda yola çıkmanıza gönlüm heç gayıl dêl.”

dar dıkız

:

Ucu ucuna, kıtı kıtına.

dar gün

:

Sıkıntılı zamanlar.

Karşımızda karlı dağlar dağ olur

Çevre yanı ¡reyhanlı bağ olur

İyi günde yâren ahbap çoğ olur

Dar günümde dost bulunmaz nedendir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.608

dar ikindin

:

İkindinin son anları, ikindi vaktinin bitimine çok yakın.

dar olmak

:

Darda kalmak, çaresiz kalmak.

Ala gözlerini sevdiğim dilber

Dünya başıma da dar oldu tez gel

Garib bülbül gibi artıyor ahım

Göğsünde din îman var ise tez gel

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.475

Tahta olur evlerinin yapısı

Dar olur da muhannatın kapısı

Kadan alsın güzellerin hepisi

Güzellerden sıdkım sıyrıldı gönül

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.480

Sıracalar çıksın nazik teninde

Dilerim ölesin tatlı deminde

Yüzün kara olsun Hak dîvânında

Kıyamet gününde başın dar olsun

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.565

dar vakit

:

Zaman yok. Vakti geçti geçecek.

“Dar vakitte olduğumuzu biliyon. İkindinin ancak farzını eda edebileceğiz.”

dara çekilmek

:

Dar ağacında asılmak.

Gelen gider imiş bu kara yere

Mansur cana kıydı çekildi dâre

Hakk'ın kelâmını söyleyip bile

Diller beni sevdiğime ulaştır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.602

dara çekmek

:

Asmak.

dara durmak

:

1. Tahtacılarda, Dedenin karşısında sağ ayak baş parmağı sol ayak baş parmağın üzerine getirilmiş, kollar yanda ve öne doğru hafifçe eğilmiş bir vaziyette durmaya

verilen ad.

2. Saygı göstermek.

dara gısılmak

:

Darda kalmak.

“Hiç bu kadar dara gısıldığımı hatırlamıyorum.”

daraba

:

Kepenk.

“Göğsü daraba tahtası gibiydi. Nefes alıp verdikçe kalaycı körüğü gibi Harr! Harr! Ediyordu.”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009)

darabbenaya

almak

:

Köşeye sıkıştırmak, kıstırmak.

“Mahallenin piçleri comsarıyı darabbenaya almışlar verha ediyorlardı.”

darabuluz

:

Kadınların beline bağladıkları ipek kuşak.

Darabulūz ġėyerdik doḳuma ipek o.

darak, darag

:

1.  Ayağın parmaklara yakın olan kısmı, ayak tarağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Kilim dokunan kirkit.

3. Tarak.

darak kilimi

:

Bir çeşit kilim. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

daraklı

:

Etin fileto kısmı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

daraklık

:

Kısa, sağlam bir ağaç türü.

darakmak

:

Darda kalmak, zor duruma düşmek, başı sıkışmak, başı dara gelmek.

Ümmet: “Başınız darakırsa bana gelin. Sizi kardaşım gibi korurum. Seni çok sevdim Memed, dedi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

daralmak

:

Maddi yönden sıkıntıya düşmek, çaresiz kalmak.

daramak

:

Taramak, kaşağı, tarak vb. şeyle taramak.

“Gara camızı dararım

Geder Maraş’ı ararım

Maraş’ta da bulamazsam

Geder Çokak’ta sorarım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

darazımak

:

1. Az eskimek, kumaşın havı dökülmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Dağılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

darazmak

:

Darılmak.

darbalamak

:

Bastığı yere dikkat etmeyerek, önüne geleni çiğneyerek geçmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

darbız  

:

Tarlanın nemini alması, ıslaklık, nem, suyun aşağı doğru gitmesi, toprağın ekime elverişli hale gelmesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

da:rcık

:

Deriden torba.

darcıkmak

:

Darılmak.

dardağan

:

Çitlenbik ağacı ve meyvesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dardahan

:

Çitlenbik ağacı ve meyvesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dardan inme

:

Tahtacılarda, dedenin karşısında dar’a duran kişinin hayırlısını aldıktan sonra dar vaziyetinden ayrılıp yerine geçmesi.

darda:n

:

1. Eli açık, cömert.

2. Dağınık.

dardmak

:

1. Tartmak.

2. Sportif müsabakalarda rakibi süzmek.

darga

:

Derya.

darı  

:

Mısır.

da:rı fena

:

Dünya.

darıcan

:

1. Pirincin içinde bulunan bir çeşit darı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Mısıra benzer bir ot.

darılcan

:

Bölgemiz göçmen ağzında; zararlı bir çeşit bitki.

darılmak

:

Kızmak, azarlamak.

“Uğunurum uğunurum

Daşlara yüz döğünürüm

Baban bana darılırsa

Ben kimlere sığınırım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hacı Osman’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

darısı

:

Böylesi, böylesi güzellikler.

darısı başına olmak

:

Olumlu bir durumu, başkası için de dilemek.

darısına çıkmak

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Aynı durum ile karşılaşmak. Darısı başınıza deyimi de aynı anlamdadır.

dârmen

:

Değirmen.

“Harboğazı dârmeni

Döner harlayı harlayı

Bayazıd beğ avdan gelir

Mavzar parlayı parlayı”

da:rmenci

:

Değirmenci.

da:rmi

:

1. Deleme, devirme, topaç.

2. Değirmi, yuvarlak, çember, bazlama.

darpadan

:

Birdenbire, hemen. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dartı

:

Yan kayışlar.

dartılmak

:

Rekabete girişmek, kendini bir işi yapabileceklerin arasına yazdırmaya çalışmak.

dartınmak

:

Herhangi bir konuda kendini naza çekmek, nazlanmak.

dartmak

:

Tartmak.

“Garaguş ganadın dartar

Pençe vurur yeri yırtar

Gurban oluyum gadim bibim

Altınını ver de gurtar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hacı Be Ahmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hacı Kayranlı)

darz

:

Naz.

das diŋgil

:

1. Yapayalnız, işsiz güçsüz, başıboş. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Yakışmayan uymayan.

3. Kimsesiz, garip.

dasdaylak

:

Çok kısa etek giyinmiş bayan, mini etekli.

“Dasdaylak geziyor bu mevsimde.”

daş

:

1. Çarka bağlı değirmenin dönmesini sağlayan değirmen aleti.

2. Taş.

“Parlıyor Maraş’ın daşı

Durmuyor gözümün yaşı

Akıllı da babam oğlu

Kütahya’da topcu başı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

daş ol baş yar

:

Göze görünür bir şeyler de sen yap ki adam yerine koysunlar.

“Kalıbından utan. Teğdeşleriyin hepsinin altında birer arabası, başını sokacağı birer yuvası, akşam olunca da kapattıkları birer darabası var. Senin neyin var. Daş ol da baş yar.”

daş vurmak

:

Laf atmak, iğnelemek.

daşakıda

:

Çok kıvamlı pekmez ağdası. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

daşırgamak

:

(Hayvan) Ayağını taş aşındırdığı için, acı dolayısıyla yürüyememek.

daşlı

:

Taşlı

“Ağyar’ın daşlı tarlası

Sel alıp viran galası

Bitmesin buğday arpası

Bir oğlandan etdi bizi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Tra-fik Kazasında Ölen Ruhi’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Bayram Tüten)

daşmak

:

Herhangi bir sıvının ısı sebebiyle kabın dışına akması ya da suyun çoğalarak, yatağından kenarlara akması.

da:şmek

:

Değişmek, takas etmek.

“Zeman nasıl da dâşiyor kele anam; dün gişileri gendilerine mostra getirmeye utanırken; boön gendileri gendileri gişilerinin, hadi onlar neyse gendilerinin donlarını alıyorlar gız. Amanı:ın, heç mi ar-namıs galmamış; heç mi utanır yüz galmamış bunlara gı:ızz? Amanın yüzü:ü:mm!”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

d.şşak

:

Erkeğin testisleri.

d.şşak kapan

:

Yengeç.

d.şşak kebabı

:

Harlı yanan ateşte bacaklarını açarak ısınma, kızınma.

d.şşağını

okkalamak

:

Öğmek, yaltaklanmak, birinin hoşuna gidecek söz söylemek.

d.şşağıŋı yiyim

:

Genellikle küçük erkek çocuklara bir iş yaptığında teşekkür olarak ya da yapması istendiğinde rica olarak kullanılır.

“D.şşağını yiyim.”

dat

:

Tat, lezzet.

dat vermek

:

Huzur vermek.

da:tlemek

:

Denetlemek.

datlı

:

Tatlı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Ben mezara vardım idi

Mezarların otlu imiş

Gınamayın bacılarım

Elin oğlu datlı imiş”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

da:tmak

:

Dağıtmak.

“Okuntu dâtdım ele

Yardım getirdim yola

Güllü’mü gelin etdiler

Beş gişiyinem bile”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Güllü’nün Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

dava

:

1. Mesele.

“Karac’oğlan der ki yâr olmayınca

Hakk’ın dîvanına durulmayınca

Varıp ince bele sarılmayınca

Seninle dâvâmız aralanır mı”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 426)

2. Sevgi işi, gönül işi.

Odanda çalınır alışkın sazlar

Kız seni görünce yüreğim sızlar

Başıma toplanmış gelinler kızlar

Şu bizim dâvamız görülsün deyi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.467

3. Hesap.

Kadir Mevlâ'm senden bir dileğim

Benim halım dosta bildir Yaradan

Benim ağyâr ile başka dâvâm var

Aradan engeli kaldır Yaradan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.517

Avlusunda öter kumrular kazlar

Çalınır ötede çalgılar sazlar

Zülfü top top olmuş gelinler kızlar

Bizim de dâvamız görülsün bugün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.572

davar

:

Keçi, keçi sürüsüne verilen ad.

Keçilere verilen isimler şöyledir.

1. Oğlak: (Bir yaşında dişi ve erkek yavru)

2. Çepiç: (İki yaşında dişi-erkek keçi)

3. Seyis: (Üç-dört yaşındaki erkek keçi)

4. Üveç: (Dört-beş yaşında erkek keçi)

5. Kart: (Beş yaşından yukarı keçiler)

6. Yazmış: (İkiden üç yaşına kadar olan dişi keçi)

7. İkili: (Üç-dört yaşına kadar olan keçiler)

8. Keçi: (On yaşından yukarı olanlardır)

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

davar düğünü

:

Koyunlar kuzuladığı zaman yapılan şenlik. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

davdilemek

:

Bir kimsede bulunan şeyi istemek, isteyerek almak.

davı, davi

:

1. Dava, suç.

Atın eşkini de yiğidin kıvı

Güzelin üstüne kurulu dâvî

Gökte gövel ördek şahanın avı

Çalıp kanadını uçamıyorum

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.510

2. Konu, konuşulan şey, dava.

“Dadaloğlu’m der de, davı ne davı

Göldeki turna da şahinin avı

Ne al geymiş, ne kırmızı ne mavı

Ne bayram, ne düğün, ille toy, dedi”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

davıl

:

Davul.

“Aptal davılı furuyor

Alem bizi de görüyor

Garınca başın incitmezdin

Aleme akıl veriyor”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

davın

:

Dermansız dert.

davış   

:

1. Şüphe uyandıran hırıltı, tıkırtı, hafif ses.

“Gel Kirli’m yanımdan savuş

Ayağın etmesin davış

Büveme’de Goca Çavuş

O’da almaz Kirlim seni”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

2. Ayak sesi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

3. Tavır, şekil, davranış.

“Âzının davışından onun gonuşdûnu gene çıhardi:m.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

davışlamak

:

Ayak sesi çıkarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

davışlanmak

:

Ayak sesi çıkarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

davıştı

:

Ayak sesi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

davla

:

Alaca. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

davla davla

:

Parça parça, kısım kısım

“Buğday davla davla bitmiş. Yer yer boşluk bırakmış.”

davlaşmak

:

Ağız kavgası yapmak, münakaşa etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

davlı

:

Çarık yapmak için uzunlamasına kesilen ham deri.

davlunbaz, davulbaz

:

Büyük savaş davulu.

Kapımızda boz sürüler sağılsa

Tatarlarım kol kol olsa dağılsa

Yedi yerden davulbazım döğülse

Yörük yumuşluylan baş eyle beni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.455

davrantı

:

Hazırlık, girişme.

davşan

:

Tavşan.

“Davşan dağa küsmüş dağın haberi yok.”

(Çukurova Atasözü)

davşancı

:

Av köpeğine verilen bir ad.

davşımak

:

Taşımak, nakletmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

davul çekmek

:

davuş

:

Hırıltı, tıkırtı, hafif ses, gürültü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

davuştı

1. Ayak sesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Hırıltı, tıkırtı, hafif ses. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dayak

:

1. Katkı.

2. Dayanacak şey, destek, istinat. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dayak çocu:n sırtında çığrınıyor

:

Çok yaramaz çocuklar için dayak istiyor anlamında kullanılan bir deyim.

dayak durma 

:

Payandalık yapmak, yükün karşısına destek olmak.

“Dayak dur yeğenim.”

dayak vermek

:

Yıkılmasını önlemeye çalışmak.

“Dayak ver de semer devrilmesin dezzoğlu.”

dayaklı

:

Sağlam, dayanıklı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dayalı

:

Dert, illet.

dayama

:

1. Tandırın yan tarafında duran dikey taş.

2. Yükün düşmesini önleyen ağaç parçası.

dayandım

:

Gücüm kalmadı, anlamındadır.

dayangal

:

Dayanıklı.

dayanmak

:

Yorulmak, gücü kalmamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Evlerinin önü yokuş

Dayandım da çıkamıyom

Gardaşıma selam söylen

Bebeklere bakamıyom”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dayfa

:

Tayfa.

“Hösüyün’üm Bê birisi

Minderi kaplan derisi

Kehribardan imaması

Gördüm dayfalar içinde”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin Ağa’nın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Adil Gök)

dayfalar

:

Tayfalar, beylerin hizmetkarları, askerleri.

“Hösüyün Beğ de birisi
Minderi gaplan derisi
Gördüm dayfalar elinde
Kehribardan imamısı”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

dayfalmak, dayfalamak

:

1. Genellikle açlığın etkisiyle bitkin olmak.

2. Bulantı duymak, bayılma derecesine gelmek, bayılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

dayıl

:

Değil.

“Keklik öter daşımızda

Gırat yatar garşımızda

Köyümüzü çıkdı getdi

Yakın dayıl çarşımız da”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, As-ker Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Bekar)

dayım

:

Daima.

“Ecel de çevirmiş gelmiş

Şu gazanın çarşısında

Adam yiğit olur dayım

Duşmanların garşısında”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dayik

:

Değmiş.

“Fırak deli gönlüm fırak

Şırnak’ın da yolu yırak

Emmim dayın yokmu yudu?

Beline de gurşun dayik”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Şehit Arif’in Ağıtı, Derleyen: Sami Sığınır, Kaynak Kişi: Zeynep Yıldız)

dayim

:

Her zaman, daima.

Dinliyelim dağ başında figanı

Görelim ne demiş o Leylâ Leylâ

Uğra yâr yanına eyle selâmı

Dâyim ezberimiz bu Leylâ Leylâ

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.387

dayima

:

Daima, her zaman.

“Karac’oğlan der ki gördüm bir güzel

Sıdk ile bakıp da eyleme nazar

Al yeşil geyinmiş dayima gezer

Arı konar ak gerdandan bal alır”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 601)

daylak

:

1. Dişi deve. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Damızlık erkek deve. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. İç.)

Engininden yükseğine çıkılmaz

Kaplan girse meşelerin sökülmez

Kumaş yüklü tor daylağın çekilmez

Evleri sürgüne gitti yaylanın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.537

3. Doğurmamış genç dişi deve.

4. Deve yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. İç.)

5. İnce, uzun boylu kimse.

6. İki yaşında deve yavrusu.

“Yaz gelişin ışılaşır saylağı

Bozulaşır boz devenin daylağı

Teze gelin goç yidin yaylağı

Ben gediyom babam mülkü gal galan”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

daylaŋ

:

Zayıf ama uzun boylu kişi.

daylı

:

1. Şeytan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Çıban.

3. Bir azarlama.

dayra

:

Daire, resmi görev yeri, hükümet konağı.

“Memmed’im dayrada gezer

Sana da uğramış nazar

Ora sana nasip olsun

Cennet âlâ daha gözel”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dayramak

:

Eskimek, aşırı gelmek.

dayre

:

Daire, resmi görev yeri, hükümet konağı.

“Hasan’ım dayraede gezer

Ağ elleri kehet yazar

Ora sana nasib olsun

Cennet ala daha güzel”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Trafik Kazasında Ölen Hasan’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Temiz)

daz

:

1. Yüksekçe yer.

2. Herhangi bir nesne olmayan yer, kel, çıplak, ağaçsız tepe.

daze

:

Teyze.

dazende

:

Tutan, saklayan, getiren.

dazkır

:

Ağaçsız, otsuz, susuz ova.

DDT

:

Çok zehirli bir tarım ilacı.

de:

:

1. Tâ.

2. Daha.

“Armıtçık’da tütün tüter

Başı çanlı kuşlar öter

Mevlam bir dê verir amma

A bebeğim yerin mi dutar

Nenni bebeyim nenni”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, BoşBeşik Ağıdı (Bebegin Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

de ba:h, de ba:m

:

De bakalım.

de hele

:

De bakayım.

deal

:

Değil.

“Gara Remziye’ye gafil avlanıp, böyle karşı koyamaz hale gelmesi, bir türlüonun beş vurduğuna heç dealse bir yol vurma fırsatı bulamaması, an be an daha çok zoruna gediyordu.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

deamek

:

Değmek.

“Küpecikte gıştan galan turşu da var. Iccık ondan çıharrırım, iki de suvan gırdım mı, herifin cıcı: gevşer valla; hele de gonu gomşudan ayran uydurursam deame keyfine.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dearmen

:

Değirmen.

“Kıyı yolları yokken, yani nehir evlerle sınırken Oğuz Bey’in bu eczanesinin olduğu alt kat ise seten imiş. Yani gendime dearmeni.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

deaştirmek

:

Değiştirmek.

“Tabi: yedekte kalan arkadaşlarımız da oynamak için maç anında bile kaptana işaretle veya yakınlarına geldiğinde sözle; Hadi la, bir yol da benideaştir la… diye yalvararak veya; Anam avradım olsun bu maçta da beni oynatmazsan sâ yapacâ biliyom… gibi tehditlerle ısrar eder dururlardı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

deatlamak

:

Bakmak, alıcı gözüyle nazar etmek.

“O gün, son kutlanan nevrûz günü; gızları deatlemeye gelen genç irileri, yok benim bacıma ne bahıyon lan gahbe dölü; yok eline, vurmak için yerde taş, sopa gibi bir şeyler aranarak, o benim nışanlım eşşoleşşek; ne bahıyon ilâ…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

debaktan

:

Az önce, demin.

debba, debbağ

:

Deriyi terbiye eden kimse.

debbe, debgi, depbe

:

Bakırdan yapılmış üstü kapaklı ve kulplu su güğümü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

debbo

:

Depo.

debdire basmak

:

Ani bir uyarıyla birden ayağa kalkmak.

debeak

:

Az önce anlamına gelir.

debelemek

:

Yerden kalkamadığı halde çırpınmak.

debelenmek

:

Çırpınmak.

debeleşmek

:

Uğraşmak.

debgi, deblengi

:

Bel küreğinin ayak basacak yeri.

debildek

:

Darbuka.

“Eskiden debildeği çalmadan önce içinde kağıt yakarak ısıtırlardı.”

debin

:

Biraz önce, az önce, demin, debin.

debire

:

1. Desene, söylesene, anlatsana.

2. Devamlı, sürekli.

debiyak           

:

Az önce, demin, biraz evvel. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

debiyakden

:

Az önce.

“Gelinnerimiz de eyi şükür. Dün biri geldi:di. Ekmâ etdik. Getdi sa debiyakden.”

(Mehmet Dursun Erdem, Esra Kirik,  Sibel Üst, Güner Dağdelen, Türkoğlu Ağzı, Kahramanmaraş Ağızları-1)

debiz

:

Tarlanın nemini alması, ıslaklık, nem, suyun aşağı doğru gitmesi, toprağın ekime elverişli hale gelmesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

debizimek

:

Çok yorulmak, yılmak.

debki

:

Tarhanayı pişirirken karıştırmaya yarayan alet.

deblek

:

Dümbelek, darbuka. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

deccal meccal

:

Kıyametten önce çıkacak olan yalancı şahıs ve benzerleri.

Bir millet vardır ki ağaçta biter

Kırk güne varışın vâdesi yeter

Deccal meccal o leyleğe ok atar

Ordan öte uçar gider leylekler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.591

deccel

:

Yaramaz haşarı çocuk.

“Deccel meccel bir çocuk.”

de:cik

:

Ağlayan çocukları suturmak için ellerle gözleri kapatıp açarak söylenen söz.

dedağlı

:

Karasabanda boyunduruk mili.

dede

:

Tahtacılarda, ehli beyt soyundan gelen, ilim, irfan ve ahlâk sahibi olup taliplere yol ve erkânı öğreten, onların her türlü derdlerine çare bulup toplum kurallarına uymalarını sağlayan, cemleri yöneten dinî lider.

dedenin bıyığı oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

DEDENİN BIYIĞI

Bu oyun gece ya da gündüz içerde oynanır. Oyuncu sayısı için belli bir sınır yoktur. Oyuncu çocuklar halka biçiminde oturur. Bir ebe seçilir. Ebe eline aldığı peşkirin bir yanını düğümler. Düğümün az gerisinden tutar, hafifçe sallayarak yanındaki çocuğun burnunun önünden geçirerek “dedenin bıyığı pekmeze batmış” der. Bu oyunun kuralı hiç gülmemektir, gülen cezalandırılır. Ebe burnunun önünde peşkir salladığı çocuğu güldürmek için elinden geleni yapar. Gülene peşkirle vurulur. Kaç çocuk varsa ebe hepsine “Dedenin bıyığı pekmeze batmış” der ve oyun sürüp gider.

(Aslı Ağcalar, Silifke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Mersin Üni., S.B.E.,TDE., ABD, Mersin, 2009, s. 225)

dedebeli

:

Kamburluk.

dedekuleti

:

Hayvanlar ve insanlar tarafından yenilebilen, yıldız biçiminde, yere yapışık olan bir bitki. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dedengil

:

Meyvesi pıtık gibi bir bitki, bir yabani ot, yabani havuç.

dedi dedi

:

Dedikodu.

“Kırat gelir ığır ığır
Üstünde de oğlum buğur
N’olur dedi dedi ile
Çek elini kara gâvur”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

dedikine

:

Dedi ki.

de:cin

:

Diyeceksin.

de:l

:

Değil.

de:m

:

Diyeyim.

de:n

:

Diye.

de:ne

:

Bak, gözetle.

de:nemek

:

Bakmak, gözetlemek.

de:şmek

:

Değişmek.

de:ve

:

Dava.

def

:

1. Kumaşın özel adı ve yüzü.

2. Kovma, safdışı etme.

“Gamı def, parayı saf etmeli.”

(Andırın Atasözü)

Zevkim artar gelir gönlümün şanı

Sevdiğim benimle olduğu zaman

Def eder giderir gönlümün gamın

Yâr gelip yanımda güldüğü zaman

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.523

deflikesi gün

:

Ertesi gün.

defrellenmek

:

Korkudan titremek.

defteri dürülmek

:

Unutulmak, öldürülmek.

defter tutmak

:

Hesaplamak.

“Karac’oğlan donatsalar donumu

Dosta doğru dönderseler yönümü

Bin yaşasam hesap etsem ölümü

Defter tutsam olancası bir gündür”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 619)

defterini dürmek 

:

İşini bitirmek, unutmak.

“Kırkı çıkmadan defterini dürdü.”

deg

:

Rahat, uslu. Genellikle durmak fiili ile birlikye kullanılır. Deg durmak.

degadim

:

Devamlı, sürekli, her zaman.

degel, değel

:

Değil. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Değelin değeli değeldir.”

değ

:

Yük.

değdi pavladı

:

Bir işi iğreti tutmak, el ucuyla tutmak, baştan savmak.

değelcikden

değilcikden 

:

Mahsustan, şakadan, habersizden.

değenek

:

El ıstarlarında dokumanın düzenleyicisidir.

“İplikler arasında bir değenek vardır. Bu değeneğin adı kılıçtır.”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I, S. 200)

değerlikli

:

1. Sevilen, hatırı sayılan kişi.

2. Kandırılma korkusu olmayan mal.

değermen

:

Değirmen.

“Değermen çalışacak, harman sürülecek…. Daha buğday kuyusu da deşilecek de, zehre kuyulamak için hazır edilecek…”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

“Çarşıdan aldım şekeri
Gırdı geçirdi bekarı
G.tü değermen tekeri
......var birtane”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

değermi 

:

Kare şeklinde, dört köşe, yuvarlak.

değip duralaşmak

:

Kötülüğü dokunmak, şerri dokunmak.

değirme

:

Başörtüler için kullanılan bir terim. Kare şeklinde demektir.

değirmence

:

El değirmeni. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

değirmi

:

1. Yuvarlak.

2. En miktarınca boy belirten ölçü.

değiş olmak

:

Naklolmak, yer değiştirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

değişik

:

Süt toplama sırası, imeceyle yapılan süt işi.

değlip

:

Değirmende döğme döğülen yer.

“Değirmen taşlarının arasından püsem püsem saçılan unları arada bir kürekle köşeye toplayan orta boylu kavruk yüzlü Tosçu Musa bir ara durdu, eğilip değlipe baktı.”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı, S. 7)

değme

:

1. Dokunma, elleme.

Karac’oğlan eğmelerin

Gönül sevmez değmelerin

İliklemiş düğmelerin

Çözer Elif Elif deyi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.466

2. Sıradan.

Kara kaşın eğmelerin

Gönül sevmez değmelerin

Kend'elimle düğmelerin

Çözsem gerek ahdim vardır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.600

değme dal

:

Gelişigüzel bir dal, rastgele bir dal.

“Od düştüğü yeri yakar

Değme dal da gül mü biter

Ko dört dilin çok kuş öter

Bülbül ünü gelmemiştir”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 614)

değme güzel

:

Başka güzel, her güzel.

“Bülbülün durağı güldür ezelden

Vefa gelmez imiş değme güzelden

Ağlayı ağlayı çıktım gözlerden

Kerem eyle gönül gel vazgelelim”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 497)

değme vakıt

:

Her zaman, rastgele.

değme vakit

:

Asla, hiçbir zaman.

“Değme vakit dost böyl’etmez

Aşık olanlara küsmez

Senin yolun kimse kesmez

Gel geç kadıncağım gel geç”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 400)

değmek

:

1. Bedel olmak.

Nasıl medhedeyim sultânım seni

Gürcistan elini değer gözlerin

Bir bakışta eylen harab cihanı

Cezayir Tunus'u değer gözlerin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.556

2. Etmek, değerini bulmak.

Karac’oğlan gördüğünü öğüyor

Altun küpe al yanağı döğüyor

Bini verdim beş yüz daha değiyor

Zalim yokluk kız boynunu büküyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.615

değna:

:

Değneği.

değnaklemek

:

Değnek ile vurmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

değne

:

Bak, gözetle.

“Ağla Aynı gelin ağla

Çık da gediklerden değne

Sabah gardaş esger olur

Haşlığını çokca eyle”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

değneğe çıkmak

:

Cirit oynamaya çıkmak.

“Ali, Kenan evlenirken
Vezir çıkacak değneğe
Giydirme kadan alayım
Sabah ki gelen gömleği”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

değnek

:

Gençlerin oynadığı bir oyun çeşidi, cirit oyunu.

değnek atlamamak

:

Konulan kurala, isteğe uymamak.

değnek koymak

:

Kural, engel koymak.

değnemek

:

Bakmak, temaşa etmek, gözetlemek, gözlemek, seyretmek.

“Sal beriden varırken
Hasan, Süleyman değnedi
Senin aklın ermez kızım
Benim yüreğim oynadı”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

değnetmek

:

Baktırmak.

“Anayın sözleri batar

Hayalın gözümde tüter

Boyuna yolunu değnetdin

Yeter goç yiğidim yeter”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yunus Kesme’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Kesme)

değri

:

Değeri.

deh

:

Atları harekete geçirmek için söylenen söz.

deh düşmek

:

Farkına varmak, dikkat etmek, yaramazlık yapmamak, rahat durmak.

dehan

:

Ağız.

“Âşıklar nam ister lebin balından

Aç bir kapı göster dehana dilber

Sarsam usul boyun emsem lebinden

Döner deli gönül şahana dilber”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 501)

dehlemek

:

Hücum etmek, şahlamak.

dek

:

Yaramaz olmayan, edepsizlik etmeyen, uslu.

“Adana’ya Fransız girince Kars’taki Ermeni’nin dek durmayacağı belli. Görelim bakalım hainlerin halini”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

dek durana depik yok

:

Uslu durana kimse ilişmez.

“Dek durana depik yok.”

dek durmak

:

Yaramazlık yapmamak, uslu durmak.

“Dek dur.”

dek düşmek

:

Bir şeye tam karşılık olarak gelmek, rast gelmek.

“Dek düştü gerçekten. Hani derler ya tencere yuvarlandı gapânı buldu diye. Aynen ö:le oldu.”

dekat

:

Güç, dayanma gücü, takat.

dekdür, dektur

:

Tekdir, azar, kötülük.

deke

:

Erkek keçi.

dekeline dur

:

Herkese karışma, dur.

dekenmek

:

Dokunmak.

dekili

:

Kadar.

dekine

:

De ki, söyle ki.

de:l

:

Değil.

“Böyük evin âl gımı

Ufak gabın çâl gımı

Ne duruyon kele hatın

Bebek senden dêl gimi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çokaklı Ahmet Paşa’nın Oğlu Kemal’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Gürbüz)

En Büyük Ağadır.
Köy ağalarının biri çok gaddarmış. Her istediğini yaparmış. Kendisinden önce kimse yürüyemez, baş köşeler daima kendisine ayrılırmış. Ağanın oğlu da durumu bilir ve olaydan gurur duyarmış.
Bir gün camideyken, ağanın oğlu bakar ki imam babasından önde oturuyor. Oldukça canı sıkılır. Nasıl olur da imam, köy ağasından önde oturur? Namazı erken bırakıp çıkar ve kapının kenarında bekler. İmam çıkarken birkaç tane tokat patlatıverir. Neye uğradığını şaşıran imam şaşkınlıkla sorar:
- Niye vuruyorsun bana?
- Vururum tabi. Babam koskoca ağa olsun da, sen camide ondan önde otur. Olacak şey mi bu?
- Yahu kardeşim, ben imamım. İnsanlara namaz kıldırıyorum. O yüzden de önde oturmam gerek.
- Ben anlamam arkadaş. Kimse babamdan önde oturamaz.
İmam bakar ki oğlana laf anlatmak mümkün değil, ağaya şikâyetlenir:
- Ağam, oğlun geldi bana birkaç tokat attı. Niye vuruyorsun deyince de “Sen babamdan önde oturuyordun. Kimse babamdan önde oturamaz” dedi. Ne yapacağımı şaşırdım.
Ağa bunun üzerine:
- Êe, imam efendi der. Yalan dêl hani. Sen de biraz önde oturuyordun yani.”

(Prof. Dr. Erman Artun, Adana Karatepeli Fıkraları)

del’ğannı

:

Delikanlı.

delâ

:

Deliğe.

delânlı

:

Delikanlı.

”Delânlı gısmı, genç gızdan göŋüllü gerek.”

(Karatepeli Atasözü)

dela:nnı, dela:nni

:

Delikanlı.

“Dün âşam, Cafer Ağa; it besleyinceye gadar, ışgıya beslemek daha eyi diye laf verip duruyordu. Yan tarafta oturan delânnı biri, Cafer Ağa’ya laf atınca ortalık garıştı. Delânnının dayısı dağda ışgıyaymış meğer. İş böyüdü.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

delbek

:

Darbuka, dümbelek.

delbesek

:

Serseri, ahmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

deldakış olmak

:

Karmaşık hale gelmek, çözülmesi güç duruma gelmek.

deldelice

:

Kıvrık gagalı, cırnaklı, sığırcıktan biraz büyük, boz renkli, çekirge ve benzeri böceklerle geçinen, oldukça yırtıcı bir kuş, bir tür atmaca.

“Sen şahinin bir şahin değil, deldellicedir diye korkuyor, ava gelmiyorsun.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

deleanlı

:

Delikanlı.

“Sucu Mustafa, Nalbant Abdullah, Derendeli Mustafa. Bir de Galâltı’ndan bir deleanlı.”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı, S. 149)

deleanlılık

:

Delikanlılık.

“Valla Kerim Ağa, deleanlılıkta oluyor işte, nêdersin…”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı, S. 126)

deleme

:

Topaç, deveme. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Aman Allah’ım o delemenin ilk atılışından sonraki dönüşü, şöyle, meydanda sırtı yere gelmez pehlivan gibi gubara gubara gezişi, bu arada dınnnnnn diye derinden bir ses çıkarışı, sonrada donup kalmış gibi orta yere çakılmış da hiç dönmüyormuş gibi öylece uzun müddet dönüşü; dönmüyor gibi dönüşü; yani uğunması, hiç unutulacak şeylerden midir?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

delemek

:

Dengesiz davranışlarda bulunmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

delgeçir

:

Yelek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

deli

:

Genç savaşçı, gözü pek, delikanlı, akıl yönünden fukara.

“Çekildi Avşar’ın atlısı bindi

Cerid’in üstüne peştemal döndü

Göçmüş sırıntılı yurduna kondu

Nerde kaldı kolu bağlı deliniz”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, II. Baskı, 1984 S. 187)

“Deliyi düğüne götürmüşler, bura bizim evden iyi demiş.” Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

deli biber, deli büber

:

Acı biber, toz biber.

deli coflu

:

Deli dolu.

deli deprek/deplek

:

1. Yırtık, gür sesli.

2. Delikanlılığın ilk yılları, yerinde durmayan, kontrol edilemeyen.

deli dolu

:

Davranışları ve konuşmaları normalin üstünde coşkulu.

On yedide deli dolu

Hiç bilmez gittiği yolu

Has bahçanın gonca gülü

Kız turnada tele benzer

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.596

deli farlak

:

Çabuk parlayıp sönen, alası dışında, tutarsız.

deli gazisi

:

Bir altın çeşidi.

deli keş

:

Keş, yörede çökeleğe verilen ad olmakla birlikte deli keş ise çökeleğin yapım aşamasında sütünkesilmeyerek sulanmasıyla oluşan katıya yakın çökelek ve lor benzeri yiyecek.

Süt kesilmez olur oŋa deriz deli keş deyi.

deli kız ağıdı

:

Durmaksızın yağan yağmur.

deli melemir gimi, akıllıya hasret kalmak

:

Konuşmaları, davranışları ve insanlarla ilişkileri genel kabul görmüş ilkelerin dışında olanlara eleştirel anlamda söylenen bir söz.

“Deli melemir gimi, akıllıya hasret kaldık.”

deli ocağı batasıca

:

Birinin dengesiz olduğunu belirterek küçümsemek.

deli şifan

:

Yabani yulaf.

deli tütün

:

Yabani, sert tütün.

deli vannis

:

Aptal tüccar anlamında.. Deli Ohannes’ten geliyor olmalı. Delivannis adını deliye çıkarmış, on meteliğe aldığı kavunu dokuz meteliğe satar ama terazi hilesiyle kar edermiş. Karsız üstelik zararına satış yapana Deli Vannis derler.

deli yılış

:

Olur olmaz şeylere gülen kimse, yılışık.

delianlı

:

Delikanlı.

delibaş

:

Yiğit, cesur. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

delice

:

1. Yabani zeytin ağacı.

2. Kıvrık gagalı, cırnaklı, sığırcıktan biraz büyük, boz renkli, çekirge ve benzeri böceklerle geçinen, oldukça yırtıcı bir kuş, bir tür atmaca.

“Aşağıda oynayan çocukları seyredercesine tam tepemizde helikopter gibi uzun süre duran delice kuşları vardı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

3. Buğdayın içindeki yabani bir tohum.

delicesi tutmak

:

Zehirlenmek. Bir şey çok yenilip de rahatsız olunca bu deyim kullanılır. Buğdayların içinde delice diye bir ot olur. Bunu yiyen kişi rahatsızlanır. Aynı bunun gibi bozulmuş, acımış undan yapılan ekmeği yiyen kişinin delicesi tutar; başı döner, midesi bulanır, rahatsızlanır.

delicoş

:

Devinimleri coşkulu.

deligannı

:

Delikanlı.

deliğız

:

Küçük kepçe.

delik

:

1. Bekaretini kaybetmiş genç kızın durumu.

“Gızıŋız delik çıktı.”

2. Pencere.

“Açın deliğin camını

Kuş dünesin pecesine

Kulağı altın küpeli

Aynı gider Hoca’sına”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

delikız

:

Büyük ağaç laşık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

delikli

:

Çay süzgeci.

delikli dam

:

Toprak damlarda baca yerine üstten açılmış havalandırma deliği.

delikli taş bağlamak

:

İntihar amacıyla suya atlanırken, kurtulmayı engellemek için vücuduna taş bağlayarak ağırlık etmek.

delimsek

:

Delice davranışları olan.

“Karısı, çocukları, onun bu delimsek hallerini hiçbir şey kaçırmadan, gözlerini dört açıp izliyorlardı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

delinmi:şin

:

Delinmeyince, delininceye kadar.

de:lip

:

Değirmende yarma çekilen yer.

delirtmek

:

Delirmek.

dellal

:

Satılacak şeyi salan, alıcı ile satıcı arasında vasıta olan kimse. hopörlör görevi yapmak üzere bir haberi bağırarak ötelere duyuran kişi, tellal.

Getirin atımı binem Aşkar'a

Alem bilir sevdiğim aşikâre

Dellâllar çağırtsam günde beş kere

Satılmaz kumaşım gözden düşkündür

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.619

dellek

:

1. Uzun boylu kimse.

2. Sorumsuz, işi gücü ortalığı bulandırmak olan.

3. Çarşı hamamlarında, erkek müşterileri keseleyip, yıkayan erkek, tellak.

“Ben ezelden dellek idim

Şükür benim bu günüme

Dellek gelmiş gider idim

Şükür benim bu günüme”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009)

dellel

:

Tellal.

dellenme   

:

Delilenme, delirme.

deller

:

Derler.

“Evinin de önü yollar

Yollardan da geçer eller

Bir tek oğlumu görüsün

Musti İrbehem nerde deller”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gül Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Boyraz)

delme

:

Gelin elbisesindeki el işi modası, bundan dolayı elbiseye verilen isim.

delmedakma

:

Karşılıklı kız alıp vermeden dolayı oluşan akrabalıklar. Karşılıklı olarak kız kardeşlerle evlenir.Birisi öbürünün hem kaynı hem eniştesi olur.

delolmak

:

Deli olmak.

dem

:

1. Keyif, hoşça vakit geçirme.

Karac’oğlan devranım var demim var

Yâr yitirdim düşüncem var gamım var

Yedi derya içinde bir gemim var

Atar m'ola bir kenara sel bizi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.469

2. İçki.

Mecliste içerler demi kanyadan

Güzel seven murad alır dünyadan

Kayseri'den Karaman'dan Konya'dan

Aceb gezsem mavi donlum var m'ola

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.386

3. Alkol, kan, nefes, an, zaman.

Has bahçadan dersem gonca gülünü

N'eyleyim har almış sağ u solunu

Hayli demdir bekliyorum yolunu

Kalmadı takatim amanın tez gel

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.475

dem sürmek

:

1. İyi bir zamanı keyifle yaşamak.

2. Vakit geçirmek, eğlenmek.

Sarı çiçek sallanıyor naz ile

Dem sürerdim on beşinde kız ile

Şimdi öksüz kaldım kırık saz ile

Ah ettikçe tüter dumanım dağlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.578

dem vurmak

:

Bahsetmek.

dembessek

:

İyiyle kötüyü ayırt edemeyen, aptal, ahmak.

dembeste

:

Avanak, bön.

“Dembeste gelmiş dembeste gider.”

dembildek

:

Darbuka.

“Dembildekçilik yaparak geçimini sağlıyor.”

dembildüş

:

Düşe kalka (yürümek).

deme

:

Gizemsel şiir, deyiş, halk şiiri.

“Gülbenkler çekildi. Demeler söylendi.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

demek

:

Söylemek.

“Kime dêcim kele herif; sâ dermiyim heç? Ben şu döle diyom.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

demeli

:

Denilen, bilinen.

demen

:

Demeyin.

demeyece:n

:

Demiyeceksin.

No:ldum demeyece:ŋ, no:laca:m diyece:ŋ.”
(Karatepeli Atasözü)

demin  

:

Az önce.

demir kale

:

Yapılması zor iş.

Karac’oğlan düşse yola

Hızır yardım etse bile

Yâr dediğin demir kale

Ya alınır ya alınmaz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.649

demirci kilidi

:

Büyük asma kilit. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

demircik / demirçik

:

Demir gibi rengi dolayısıyla böyle adlandırılan bir ağaç, semercilikte yan ağacı yapmaya yarayan bir ağaç çeşidi,karacan.

“Demircik ağacının dallarından çok iyi çoban değneği yapılırdı.”

demirdelen

:

Oldukça iri solucan türü.

demişkine

:

Demiş ki.

“Hacı Kâha demişkine

Çık demeye tutmaz dilim

Hazim Ağa’m demişkine

El evinde olmaz gelin”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

demit

:

Bir umarsızlığı anlatan ‘Umudumuz demidimiz kesildi’ ikilemesinin parçası.

demkös gelmek

:

Üstüne eğilmek.

demlik   

:

Sürekli, dönmemek üzere.

demor

:

Kumlu ipek.

demrâ

:

Cilt hastalığı. Ocaklarda okunup yazılarak geçtiğine inanılan hastalık.

demrek

:

Ovalarda bulunan tek-tük kayalık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

demşek

:

Hafifmeşrep, şakacı, geveze, boşboğaz, haşarı, laubali hareketleri olan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

deŋ

:

Dersin, söyleyin, deyin.

“Abou Pakize mi den, dezzen mi den, Emiş bacım mı den, Elif ablam mı den, süpânallah, nahır gibi gedi:g.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

“Selam verip selamını alınca

El bağlayıp divanına varınca

Gizli sırrım ben de sana verince

Korkuyorum kaynanana den gelin”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.

deŋ ha!

:

Haydi, acele edin

dendelek

:

Takıntı, söylenti, iftira.

dene

:

1. Tane.Buğdayların her birine “dene”  denir.

“Tuvalas’da meyva bitdi

Meyvesi Bazar’a getdi

On beş dene cahal uşak

Alo’ğun yoluna getdi”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Bulgur, döğme, yarmanın genel adı.

denef

:

Çadır yanları.

denek

:

Tane.

denelemek

:

Arpayı fazla yiyen küçükbaş hayvan kabız olmak.Hayvanlar için çok yiyip hazmedememek.

de:nemek

:

Bakmak, gözetmek.

“Hatice bacın yol dênemiş

Cümadan geçer diye,

Sana özel çay demlemiş,

Ayıcıkla içer diye”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kalp Krizinden Ölen Fatih’in Ağıdı, Ağıdı Yakan: Sıddık Doğan (Kara Müftü))

de:nemek

:

Yoluna bakmak, yol gözlemek, dikkatlice bakmak.

“Kele gelin söylesene

Benim gö:nüm eylesene

Guzum işinden geliyor

Yollarını denesene”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İs Kazasında Ölen Oğula Ağıt, Kaynak Kişi: Esme Palalı)

deng

:

At yahut devenin çuvallar içinde götürebileceği yük.

“Akdam köyü yalıları

Av ediyor delileri

Dengi haral yükü atlas

Yornuk gelmiş tülüleri”

(Derleyen: İbrahim Davutoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

dengilmek

:

Yaslanmak, yan yatmak, dayanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

deŋsiz

:

Yanlış, düzensiz, can havliyle.

“Furulan yaralı yatar

Hacı golun deŋsiz atar

Silaha elinde olsa

Duşmanın hepsine yeter”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

deŋişik

:

1. İç çamaşırı.

2. Bir şeyi başka bir şey ile değiştirme, takas.

“Denişikliğe ne gerek varıdı.”

deŋişmek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; değişmek, takas etmek.

deñiz kızarmadan

:

Gün doğmadan.

Ḵardeşim sabahıla deñiz ġızarmadan vardık eğitim yerine.

denk

:

1. Hayvanlara yüklenen yükün yana gelen kısımlarından her biri.

“Hacılar köyüne de anam basgın oldu

Tütünün denkleri de anam yasdığım oldu

Zalım gardaşlarım da anam gasdığın oldu

Gelin arkadaşlarım gelin yanıma

Sebebim o tütünüm basın ganıma”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Vurulan Tütüncülerin Ağıdı, Kaynak Kişi: Hacı Ahmet Temiz)

“Balıklağa’ya akşam arabayla varılır

Çağlayanın sesiyle gece kalınır

At sırtında denkler erken sarılır

Ağır aksak gider yaylaya doğru”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı) Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

2. Uygun.

“Karac’oğlan der dengi dengine

Çuhalar geydirdim çifte benlime

Bir bâde doldurdu sundu elime

İçtim amma sarhoş olamıyorum”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 512)

3. Taşıtılmak üzere, döşek, kumaş, yün, pamuk gibi şeylerin sarılıp sımsıkı bağlanmasından sonra meydana gelen kocaman bohça.

4. Tahılın kabuğunu yumuşatmaya ve ayırmaya yarayan değirmen. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

denk etmek

:

Eş tutmak, eşit saymak.

Amana da deli gönül amana

Kalmadı iyi gün devr-i zamana

Cevheri de denk ettiler samana

Yük masnıtm bulmaz tay olmayınca

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.383

denneşmek

:

1. Düzelip toparlanmak.

2. Hazırlanmak, toplanmak.

denneştirmek

:

Hazırlanmak, düzelip toparlanmak,devşirmek.

deŋsinmek

:

Önem vermek, saygı göstermek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

deŋsiz

:

1. Hareketleri tutarsız, saygısız davranan, geveze.

“Gümüşlü gama dakınır

Derviş görünce çekinir

Deli densiz babamoğlu

Atınan sarpa çekilir”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Huysuz, yaramaz.

Güzel bell'olur tacından

Hiç yük ağlar mı bacından

Dünyada densiz ucundan

Sefil baykuş verandadır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.604

3. Rahat, kimseye aldırmayan.

“Kara cekit gö dolama

Bibim gezer densiz densiz

Ya nidiyim hatın bibim

Aha geldi sakall’ öksüz”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

“Densizin devesi çansız öter”

(Halil Atılgan,Murtçu Folkloru, Karaisalı Kaymakamlığı Yayınları, 2002, S. 65)

depbo

:

Depo.

“Orman depbosuna varmadan sağa döneceksin Ayşepınarı’na gitmek için.”

depdemek

:

Laf olsun diye konuşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

depdice:zim keçe de emeklerim heçe

:

Emeğinin karşılığını alamayanlar der bu sözü.

“Depdicêzim keçe de emeklerim heçe.”

depdürüs olmak

:

Çabucak toparlanmak, hazırlanıvermek.

“Hemen depdürüs oluverdiniz. Belli ki yokarıda bir çoban davarlarını çevirmek için ıslık vurdu. Şu gedenler gelsin de ona göre… diye gonuştu.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

depe

:

Tepe.

“Kötü gurşun vermez soluk

Depesi de delik delik

Vurup tekneni gırarım

Sebebim sensin oluk”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

depeden dimağa

:

Tepeden tırnağa.

depediŋgil

:

Doruk, zirve, en yüksek yer.

“Depedingiline gadar çıktım cevizin.”

depegolu

:

Traktörle pulluk, çapa, gaster gibi tarım aletlerinin yukardan da bağlantısını sağlayan alet.

“Depegolunu kontrol etmeden motura binmezdi.”

depelemek

:

Ayakla ezmek.

depelenti

:

Ayakaltı.

depeli: depeli:

:

Tepeliye tepeliye.

deper otu

:

Havuş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

depesi atmak

:

İfade edilemeyecek kadar sinirlenmek.

“Depemi attırmadan paramı ver lütfen.”

depesiniŋ tası

atmak

:

Tahminlerin çok ötesinde sinirlenmek.

“Depemin tasını attırdı.”

depgeç, depki

:

Av tüfeklerini temizlerken yün ve paçavra tepmeye, silahı doldururken sıkılamaya yarayan çubuk, harbi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

depgi, deplengi

:

1. Tarhana, bulgur pişirirken büyük kazanların içindeki aşı karıştırmak için ağaç kürek.

2. Üzüm ezilen yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

depgilemek

:

1. Ezmek, yoğurmak, tepelemek.

2. Sokmak, sıkıştırmak.

3. Tarhana için pişirilen dövmenin karıştırılması, ezilmesi.

depginti

:

Üzümün ayakla ezilerek şırasının çıkarıldığı, tabuta benzeyen araç.

depidivermek

:

Çok az pişirmek.

depik               

:

Tekme, ayakla vuruş.

“Böğrüme bir depik indirdi ki, depik derim ona.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Mursal Oğlu’m der ki ağalı, bağli

Bin atlım geliyor mızrağı tuğlu

Sana diyom sana ey İmirza Oglu

Debik vurup himlerin sökmem var”

(Dadaloğlu, Kaynak: Erhan Çapraz, Fahri Bilge defterlerindeki Kayseri ve Yöresi konulu Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üni., Kayseri 2005)

depikçisi kuvvetli

:

Tahrik edeni fazla.

“Onu da gınamamak lazım. Herifçoğlunun depikçisi guvvetli.”

depiklemek

:

Ayakla vurmak, tekme atmak, Atı üzengilemek, ata hızlansın diye üzengiyle ya da ayakla vurmak.

depiklenmek

:

Otururken ani hareket ederek oturduğu yeri darmadağın etmek.

depimek

:

Yufka ekmeğin sacın üzerinde çevrilmesi.

“Yufkayı oklavadan saçını üzerine açmasıyla evreaçla depimesi bir olurdu.”

depinivermek

:

Tekme vurmak.

depinmek

:

Çabalamak, uğraşmaya çalışmak, gayretetmek.

depit

:

Kepek, un karışımı ekmek gibi yapılan ve az pişmiş hayvan yiyeceği.

depitmeç

:

Yufka ekmek yaptıktan somra artan hamur uzun kesilerek yapılan yemek,erişte, tutmaç.

depitmek

:

Sacın üzerinde hamuru az pişirmek.

depki               

:

Tarhana aşı karıştırmaya yarayan alet.

deplek

:

Darbuka, dümbelek.

deplengi

:

Tarhana, bulgur pişirirken büyük kazanların içindeki aşı karıştırmak için ağaç kürek.

depme

:

1. Tepmek.

2. Fırsatı geri çevirmek.

3. Bakırdan yapılmış tabanı geniş, ağzı dar yağ kabı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

depmik

:

Ayak altında çıkan yara.

depredmek

:

Kımıldatmak.

deprej

:

Debriyaj.

depreleşmek

:

Nüksetmek, depreşmek.

“Gapımızın önü dutlar

Gene depreleşdi dertler

Hırıl hırıl gızak çeker

Guzumun bindiği atlar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kaz’a İle Ölen Hacı’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Zülfü Kabalcı)

deprenmek

:

Kımıldanmak.

“Açılmış yanakta gülleri şakır

Dudaklar deprenir dilleri okur

İşittim sesini Mevlâ’ya şükür

Öter dertli dertli varsam tutulmaz”

(Anonim bir türküden)

depreşirmek

:

İçten içe ortaya çıkma, etkileme.

depreşmek

:

Nüksetmek, içten içe ortaya çıkma, etkileme.

depreştirmek

:

Oynatmak, kımıldatmak.

“Gökyüzünde turnam bölüktür bölük

Ayrılık elinden ciğerim delik

Önü muhabbet de sonu ayrılık

Depreştirme eski yaram çok benim”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 499)

deprisun

:

Depresyon.

de:r

:

Değer.

“Özledim oğlum özledim

Gelir diyen yol gözledim

Dêrini bil Yunus’um

Hepsinden çok nazladım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yunus Kesme’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Kesme)

dera

:

Hastalık, sıkıntı.

derbeder

:

Akşam ile ikindinin arası.

derder

:

Komşular arasında kadınların yaptığı eğlence.

“İmkanı olsa bütün ömrü derderinen geçirecek alimallah.”

derdi günü

:

Bütün derdi, bütün isteği.

“Köyde… namazı yıl oniki ay kılan yalnız o vardı. Derdi günü hacca gitmekti.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

derdikmek

:

Derdi, sıkıntısı acerlenmek.

derdim ayı, derim ayı

:

Sonbahar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

derdimend

:

Dertli, derdi çok olan kimse.

“Padişâhsın bil kendini

Çöz güzel göğsün bendini

Esirge derdimendini

Koçtukça güzel olursun”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 567)

derdin danışmak

:

Derdini söyleyip çare araştırmak.

deremet

:

Hazırlık, sağlama, toplama. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

Derende

:

Darende.

Derendeli

:

Darendeli.

derenin keyi

:

Derenin kenarı.

déri

:

1. (Eskiden) Perşembe.

2. Bir araya gelme, toplanma, panayır, pazar, pazar kurulan gün. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm.)

“Perşembe gecesi déri gecesidir.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

deri alığı

:

İş görürken giyilen eski elbiseler.

dericek

:

Derince, derer dermez.

“El atıp dericek Hatça’nın gülü

Can için sarıcak Ayşa’nın beli

İkisi hempalı bir de döndeli

Emine’m çok içti kandı pınara”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 397)

derilmek

:

Toplanmak, bir araya gelmek.

“Bele çıkıncak da Göksün görünür

Hep güzeller vatanına derilir.

Ancak böyle güzel Avşar’da bulunur.

Gergefe nakışın atmadan gitsin”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

Karac’oğlan der ki gönül yorulur

Yâr sevdası bu başıma derilir

Aklım yetti kimse kalmaz kırılır

Dünyayı ataşa yakar bu gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.552

derimevi

:

1. Kafes şeklinde tahtadan yapılan portatif ev, çadır iskeleti. Üstü keçe ve kilimle örtülür. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Büyük ev, ağa evi, büyük çadır.

“Yeteri bilin mi yeter

İş mi olur bundan beter

Ne şöhretli göç göçerdik

Bir (de) derimevi tutardık”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

derisi yuka

:

Maddi açıdan durumu çok iyi değil.

“Derisi yuka ona salma salman.”

deriünü

:

Perşembe günü.

“Deriünü çamaşır yıkamayı uğurlu saymazdı nenem.”

deriye

:

Dereye.

“Yel eser buraya geliyor

Yüce dağların suları

Akar da iner deriye

İsmailimin kokuları”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İsmail Salan’ In Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürü Salan)

deriye çekmek/çekilmek

:

Bazı hastalıkların tedavisi amacıyla, bedenin taze kesilmiş hayvan derisiyle sarılması.

deriyi tuzlamak

:

Ölmek.

“Deriyi ramak kaldı tuzlayacaktık.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

derman

:

Çare, güç, takat.

Karac’oğlan olmuş hasta

Vardır diyen derman iste

Ecel dedikleri neste

Bir gün deyi dey'ağlarım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.491

derme

:

Devşirme, Toplama.

dermek

:

Deşirmek, toplamak.

“Gapıya gazan guruldu

Yedi köy ora derildi

Düşman başına vermesin

İki yiğit bir gömüldü”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Zeynep’ten Amcaoğluna Ağıt, Derleyen: Hasan Batmaz, Kaynak Kişi: Zeynep Safi)

dermen

:

Derman.

“Kaçam dedim kaçamadım elinde

Yara aldım hem kafamda belimde

Gücüm yetmez dermen yoktur elimde

Romuk şu bağrıma çöktü neyleyim”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Kırkikilerin Ağıtı, Derleyen: Mustafa Çayıroğlu, Kaynak Kişi: Mehmet ve Rabia Küçük)

de:rmen

:

Değirmen.

“Dêrmendere yazıları

Ceren govar tazıları

Babam deyin gan aglıyor

İrbehem’in guzuları”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Avcı İbrahim’in Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Mustafa Balıkçı)

de:rmen kömbesi

:

Tandır böreği.

de:rmenci

:

Bölgemiz göçmen ağzında; değirmenci.

de:rmeniŋ abarasından aşşâ atsan diri çıkar

:

Kurtulması imkansız olarak kabul edilen durumdan kurtulan dayanıklı ve güçlü kimseler için kullanılır.

“Dêrmenin abarasından aşşâ atsan diri çıkar.”

derneşik

:

Derli toplu, düzenli, çekidüzen verilmiş.

dert delisi

:

Hastalıktan kurtulamayan.

dert diyene marat demek

:

Bir kimsenin bir olayda alttan almaması olayı daha çok körüklemesi.

“Dert diyene marat denmez.”

derviş

:

Bir tarikata bağlı olan kimse.

Karac’oğlan der ki okur-yazarım

Domurcuk memede kaldı nazarım

Hırka geyer derviş gibi gezerim

Yâr için abdala uyarım kalan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.520

derya

:

1. Uçsuz, bucaksız deniz.

Karac’oğlan söyler sözün başarır

Aşkın deryasını boydan aşırır

Seni bir mecliste hacil düşürür

Kötülerle konup göçücü olma

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.389

2. Ana rahmindeki bebeğin geçirdiği evreleri anlatan bir söz.

Anamın karnında ben neler gördüm

Yedi derya geçtim ummana daldım

Dokuz aylık yoldan sefere geldim

Bir kapısız hana indirdin beni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.457

deryayı boylamak

:

Denize düşmek, mecazen aşkın denizine düşmek.

Ben değilim bunu kitap söyleyen

İnip aşkın deryasını boylayan

Dilini dinleyip gıybet eyleyen

Oruç tutup beş vaktini kılmasın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.558

derz

:

Duvara vurulan kaba sıva ya da sadece sıva.

desa:z

:

Deseniz.

“Bâ desâz ki, gel de şeherde otur; gelmem. Niye dersâz ki, gel de şeherde otur; gelmem. Niye dersâz; inan hocam, köyden şehere getmenin, gelip gene getmenin dadına doyamıyom da ondan.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

desde

:

Biçilmiş ve bir araya getirilmiş ekin vb. tomarı, deste.

“Hasda ağ Fadıma’m hasda

Gül deşirmiş desde desde

Öldürmüşler ağ Fadıma’m

Al ganları desde desde”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

desde kıtlığı

:

Ürünün hasadına kısa süre kala çekilen yokluk

desdek

:

Destek.

“Bir yalan söliyep de; “Gardaş yannışım var mı, haklı de:lmi:m amma?” deyip yalanımıza desdek aramamız incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

desden

:

Destan.

“Bana bir galem getirin

Ben bir desden yazıcıyım

Elime bir keser verin

Ben beşiği bozucuyum”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Miyase’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Süleyman Duman (Çoban Sülo))

desdeye kadar

:

Ürünün hasadına kadar, arpa biçimi.

desdima:l

:

Mendil.

dest

:

El.

“Aşık Halil der de Binboğa yurdun

Yayladın yaylayı murada erdin

Binbir çiçeklerden destime derdin

Yekte mor menekşe biçmeden gitsin”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

Mestine de Karac’oğlan mestine

Dostu olan gül alıyor destine

Bir şehir var yılan yağar üstüne

Onu yer de geri döner leylekler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.592

destan

:

Şiir. Destan olmak: herkesin dilinde dolaşmak.

Allah eksik etsin şöyle zalimi

Âlemlere destan ettin halımı

Niceden bir kâfir etti zulumu

Ne oturup ne duracak halım var

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.582

deste

:

1. Develeri dizmek, sıralamak, katar.

2. Biçilmiş ve bir araya getirilmiş ekin tomarı.

“Bu ne zaman olmuş hasta

Angara’ya getdi posda

Ben bir çift keklik yitirdim

Gara bıyık kekil deste”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

deste çekme

:

Biçilen ekinleri deste yaparak sırtta ya da kızakla harman yerine kadar getirme.

“Yanda yönde deste çekenler, ekin biçen orak makinaları, biçerdöverler var.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

deste katar

:

Sıralanmış, arka arkaya dizilmiş deve, at vb. hayvanlar.

“Yüklettim yedeğim deste katarım

Yüküm kumaş ben alana satarım

İki bülbül bir kafeste öterim

Konmaz mıyım yeni açmış güle ben”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 527)

deste zülüf

:

Deste şekline getirilmiş saç.

“Bir gün değil beş gün değil yüz gündür

Deste zülüf al yanağa düzgündür

Melhem almaz yaralarım azgındır

Derdimin Lokman’ı gel yavaş yavaş”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 631)

desten

:

Destan.

“Gene dilim destenleri okuyor

Yel vurdukça gül terlerim kokuyor

Cahan olmuş gözlerimden akıyor

Akıtma gözlerini sil ala gözlüm”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Bedevi Böke’nin Ağıdı, Derleyen: Hikmet Böke, Kaynak Kişi: Gülseren-Nuri İlhan)

destime

:

Elime.

destmal

:

İşlenmiş mendil.

destur

:

Müsaade, izin.

Ak memeden emdiceğim azıktır

Tarama zülfünü gönlüm bozuktur

Öksüzüm garibim bana yazıktır

Destursuz koynuna giremiyorum

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.511

deşilmek

:

Kazılmak, eşilmek.

Karac’oğlan der ki bu mudur huyum

Çekildi barhanam gam yüklü tayım

Deşildi kabirim ılıdı suyum

Çırpına çırpına sunam da geldi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.439

deşirdiğini yitiren abdala dönmek

:

Eldeki, avuçtakini yitirmek.

deşirici, deşirci

:

1. Genellikle ekinden geri kalanları derleyip toplayıp evine götüren kimse.

“Sabahanan erken duydum

Duydum da seytana uydum

Desirici Kürt mü sandım

Bir çulpaza urfa guydun”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çokaklı Ahmet Paşa’nın Oğlu Duran’ın Ağıdı, Ağıtı Yakan: Rabia Duman)

2. Dilenci.

deşirik

:

1. Düzenli, tertipli.

2. Toplama.

déşirikçi

:

Dilenci.

deşirme

:

Güz mevsiminde fıstığın yerden sökülüp, köklerindeki meyvelerinin toplanması.

deşirmek  

:

1. Dilenmek.

2. Devşirmek.

3. Toplamak, bir araya getirmek, derlemek, devşirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

“Kardeş aklımı şaşırdı

Beni kaynattı bişirdi

Sen gelmedin kele güllü

Hocalar ıskat deşirdi”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

de:şmek

:

1. Yarmak.

2. Yeri eşmek.

3. Bir meseleyi,bir konuyu açığa çıkarma.

4. Değişmek.

“Galles fişşek sıkmaz boşa

Kamil düşememiş dosa

Canı canınan dêşmiş

Yaşa da gar’aslannar yaşa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İnce (Safiye) Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Çığşar)

deşnemek

:

 At ve benzeri hayvanların ayağı ile toprağı dövmesi, bu esnada da toprağı kendisine doğru çekmeye çalışması.

“Gır at da gapıda kişner

Yem yemez de yerin deşner

Ağlamıyor Sisl’ığzı

Oturmuş da oya işler”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

deşt

:

1. Çok büyük leğen. İçinde genellikle hamur yoğrulur, pekmez ve ekşi kaynatılır

2. Çöl. Farsça kökenli bir sözcüktür.

deşteye 

:

Susuz ekilen karpuz, kavun gibi meyve ve sebzelerin ekilme biçimine denir.

deştirmek

:

Kazdırmak.

deştiye

:

Susuz tarım arazisi.

detirgin etmek

:

Rahatsız etmek, huzurunu kaçırmak, üzmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

deva:di:

:

Deve gediği.

deva:’mı

:

Çocukluktan çıkmış kimse, delikanlı. Deve gibi deyiminden bozma bir sözcük.

devcelemek

:

Yavaşça kaşımak.

“Yaramı devceleme. (Kapanmak üzere olan bir konuyu tekrar gündeme getirme, onun üzerinde yoğunlaşma, ortalığı kızıştırma anlamında kullanılmıştır.)

deve

:

Konar göçer Yörüklerin en önemli yük taşıma hayvanı.

“Develer cins bakımından üçe ayrılır.

Tülü: Erkeğine daylak, dişisine maya, üç yaşında olan yavrularına yelek, bunların burulmuşuna hadım denilir.

Boz: erkeğine lök veya kiprinçi, dişisine kayalık veya avrana, üç yaşından küçüğüne köşek, bidi, dorum denilir.

Bohur: Yalnızca damızlık olarak kullanılan develerdir. Bu deve eskiden her obada ya da her oymakta bulunmayıp özel adamlar aracılığıyla çadır çadır dolaştırılarak mayalara çekilir ve karşılığında ücret alınırdı. Bohur devesi saçlı ve iki hörgüçlüdür.”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I, S. 263)

“Deve giderse boku da gider ya.”Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

deve arayıcısı

:

1. İstenmedik zamanda birinin bir şey istemesi.

2. Sofra kuruluyken gelen misafir.

“Deve arayıcısı geldi.”

deve boncu:

:

Deve boncuğu, koşum ve eyer takımını süslemede kullanılan deniz kabuklusu.

deve cüce oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

DEVE, CÜCE Kız ve erkek çocukların birlikte oynadığı bir oyundur. Sayı sınırı yoktur, ne kadar çok kişi olursa o kadar eğlenceli olur. Genelde okullarda oynanan oyunlardandır. Yaşça büyük bir oyuncu yönetici rolünü üstlenir. Amaç şaşırtmacadır. Yöneticinin komutuna uygun olarak oyuncular cüce denildiğinde oturur, deve denildiğinde ayağa kalkarlar. Yönetici üst üste aynı komutu verdiğinde çocuklardan şaşıranlar oyundan çıkar. En sona kalan kazanır. Diğer bir oynama şekli ise “gece-gündüz” şeklindedir. Yönetici “gece” dediğinde herkes başını sıranın üstüne koyar. Yönetici “gündüz” dediğinde herkes başını kaldırır. Şaşıran olursa oyundan çıkar.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 211 - 212)

deve daylağı

:

Boyu uzun, aklı kısa kız.

deve dişi

:

İri çekirdekli nar cinsi.

deve kenli, deve kenni

:

Affetmeyen, içinden çok kinli, kötü fikirli, gaddar.

deve köşşeği

:

Deve semeri.

deve oyunu

:

Bölgede oynanan bir köy seyirlik oyunu.

DEVE OYUNU Düğünlerde deve oyunu oynanırdı. İki ya da üç kişiden oluşturulan ve üzerinde bir çul bulunan deve ile bunun bir sahibi vardır. Deve sahibi elindeki sopayla düğüne gelenleri karşılar. Bu arada çeşitli şakalarla bazen devesini döver, bazen gelenleri. Devecinin nükteci kişiliği izleyenlere hoş vakit geçirtir.

(Mehmet Ali Yılmaz, Aladağ Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üni. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s. 484)

develik

:

Torosların eteklerinde süpürgelik maki türü çeşidi.

“Develiklerin, küçük küçük kırmızı meyveleri olur. Yaprakları zeytin yapraklarına benzer fakat daha açık yeşildir yaprağının rengi. Meyvelerini yemek ekseriyetle kekliklere nasip olmaktadır.”

deveme 

:

Topaç.

“Koyulur teşte döğme

Pişecek kadar köme

Buğday suda deveme

Cevizinen tarhana

Keyif verir insana”

(Yaşar Alparslan, Tarhana Destanı, Kaynak: Dört Mevsim Maraş Dergisi, Sayı 2, Erkam Matbaası, İstanbul)

deveyi ıhtırıp kolan dokumak

:

Eldeki bir işi bırakıp başka bir işle uğraşmak.

devilitesi

:

Ertesi gün.

devinmek

:

Kaşınmak, depreşmek, kımıldamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Karac’oğlan size bakar sevinir

Sevinirken kalbi yanar göyünür

Kımıldanır hep dertlerim devinir

Yas ile sevincim yıkışır dağlar”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

devir sürmek

:

Ölen kişinin malını, parasını paylaştırmak.

devirme

:

Topaç.

devlek, devlik

:

İdare, geçim.

devlet

:

Baht, ongunluk, mutluluk, iyi talih.

Sabahtan sabaha hümâ kuşunun

Vefası yoğ imiş kara kaşının

Devleti başında olan kişinin

Sevdiceği kendi ile bir olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.622

devlikesi

:

Gün, hafta, ay, yıl gibi zamanların bir sonrakini anlatmak için kullanılır. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

devlikesiğün

:

Ertesi gün.

devliki

:

Ertesi.

devlikiün

:

Sonraki gün, ertesi gün.

“Âşamâca ârir, devlikiün bazara götürürdü ibli:ni.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

devlikü:n

:

Ertesi gün.

devlip

:

1. Değirmen taşı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Döğme döğülen yer.

3. Genellikle su değirmenlerinde bulunan ve döğme yapımında kullanılan araç.

“Şorda devlibin önünü süpüren adamdan başka kimse yok. Değirmenci o herhalde.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

devlisi

:

Ertesi.

“Devlisi gün oluyor, gene varıyor, dilki, dünür daşının üsdüne oturuyor.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

devlisi gün

:

Ertesi gün.

devlisü:n

:

Bir sonraki gün.

“Niise, işde o gün evde gıneyce yapılırdı, bazar günü âşam. O gün gıneyce yapıldı. Devlisikiün garti tohumgavıd gedi: ya, o gederdi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

devlit

:

Değirmen.

devlükü

:

Gün, hafta, ay, yıl gibi zamanların bir sonrakini anlatmak için kullanılır, ertesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

devmek

:

Isırmak.

devran

:

1. Dünya, zaman.

2. Devir, çağ.

“Deryalarda yüzer gemi

Şeker dudağının yemi

Süregör devranı demi

Devran geçer demedim mi”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.451 )

devran sürmek

:

Hoşça vakit geçirmek.

“Kulak verdim dört köşeyi dinledim

Arkam sıra gıybet eden çoğ imiş

Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden

Az yaşayıp devran sürmek yeğ imiş”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 633)

devranın dönmesi

:

Talihin dönmesi.

“Karac’oğlan der ki devranım döndü

Gönlüm yücedeydi engine indi

Seherin yelleri şafağın bendi

Hani usul boylu sunam gelmedi”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

devre  

:

Yanlış, başka türlü, düzgün olmayan, kurala uymayan, ters.

“Sen buraya devre geldin

Vezir odada oturur

Ne zengin kadan alayım

Tülüsü altın getirir”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

“Altında da derviş alı

Yeğen devre tutmuş yolu

İçerime ataş düstü

Veyli yeğenciğim veyli”

(Anberoğlu, Kaynak: Erhan Çapraz, Fahri Bilge defterlerindeki Kayseri ve Yöresi konulu Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üni., Kayseri 2005)

devre bağlamak

:

Ters bağlamak.

“Sarıldı boynuma ağlama deyi

Hotozumu devre bağlama deyi

Yalvardı yakardı inleme deyi

Teze bir şeftali verdi bir gelin”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 550)

devre çalmak

:

Aksine dönmek.

devre gelmek

:

Ters gelmek, uymamak, işlerin ters gitmesi..

devre yemin

etmek

:

Bozulması imkansız yemin etmek.

devre melhem

:

Yaraya merhem.

yanlış ilaç:

devrede           

:

Devirde.

devrend

:

Gezmek, dolaşmak, gezinti yeri.

devret

:

Dik uçurum.

devretmek

:

Gezmek, dolaşmak.

“Şaştım hey Allah’ım ben de pek şaştım

Devrettim Akdağ’ı Bozok’a düştüm

Yozgat’ın üstünde bir ateş seçtim

Yanar oylum oylum duman görünür”

(Erdoğan Aslıyüce, Çukurova’nın Yıldızı Ceyhan, Ekrem Matbaası, Adana 2008)

devrikisinde     

:

Ötekisinde.

devrilik

:

Yıkılmış.

“Ben sanıyom tüm ziyaret devrilik

Derdiçoğun külü göğe savruluk

Kınaman ağalar zordur ayrılık

Dönüp ger’ardına bakıp gediyor”

 (Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 135

devrisi gün

:

Bir sonraki gün.

devriş

:

Derviş.

devrişirek

:

Dervişe benzer bir şekilde.

devruz

:

Devre yüz, ters yüz.

devşirindi

:

Devşir artık, devşirsene.

Gelinin yüzünde ipek duvaklar

Hani adadığın bunca adaklar

Sultânî kiraza benzer dudaklar

Kirazlar da yetişmiş devşirindi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.417

devşirmek

:

Deşirmek, dermek, toplamak.

deyan

:

Diye.

dêycik

:

Diyeceğiz.

“Ula, şu yüzündâ kemreleri heç mi görmüyon ilâ… âşam babana ne dêycik, ciğerciği azından gelesice hı:”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

deydi

:

Değdi.

“Gezer babam oğlu gezer

Derdini deftere yazar

Gözel gözel evler dutdun

Söylediler deydi nazar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gül Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Boyraz)

deye:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; diyor.

deyelek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; diyerek.

deyi

:

Diye.

“Babıyan bahçası otlu

Ben ağlarım dertli dertli

Daha bir yanım umutlu

Bacım gızı gelir deyi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Doğumda Ölen Sultan Temiz’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Temiz (Patlakkızı))

Ağırdır kalkmıyor yükümün tayı

Demirdir çekilmez feleğin yayı

Aradım cihanı nazlı yâr deyi

El içinde olan sözden usandım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.487

deyil

:

Değil.

“Derelerde selbi söğüt

Çok verdiler almam öğüt

Orda yatan babayiğit

Memmed deyil mi gomşular?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İnc’oğlu Mehmet’in Ağıdı- 2, Kaynak Kişi: Songül Bozdogan (Pinegöz))

deyilmez

:

Denmez, söylenmez.

deyim

:

Şiir, diyeyim.

“Kocamana İri ibriğe güğüm
Dünür isteyici, ilmekse düğüm
Rüşvete bartıl der şiire deyim
Rüya alemine düş derler bizde”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Şair: Hayati Vasfi Taşyürek)

deyin

:

1. Diye.

“Çekmem gasefet gavili

Sürmedim dünya demini

Hatice deyin çağırdım

Vermedin hatın sesini”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Deyince, deseniz.

Kaşını yıkmış da yüzün şişirir

Samranı samranı manca pişirir

Döşeyi yay deyin çulu devşirir

Alman köt'avradı hörü de olsa

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.398

deyincik

:

Değincek, söyleyince.

deyirmek

:

Dokundurmak, değdirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

deyirmen

:

Değirmen.

deyişat

:

1. Rivayet. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

2. Sözgelişi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Özlü söz.

“Karaisalı, Pozantı, Tarsus ve kuzeydeki ilçe merkezine yakın köylerde özlü sözlere, atalarsözüne, genelde deyişat denilir.”

deyişatçı

:

Aşık, ozan.

deyişed

:

Nazımla yazılan şiir, türkü, ağıt.

deyişedci

:

Deyiş söyleyen, âşık, şair, ozan.

“Âşık deyişetçi buyur ise ne
Peki demek için kısa yoldur he
Kenarı oyalı başörtüsüne
Bazen bürük bazen şeş derler bizde”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Şair: Hayati Vasfi Taşyürek)

deyişet, deyşet

:

1. Türkü, ağıt.

2. Şiir. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

deyişet kalmak

:

Uzun süre unutulmayacak bir iş yapmak.

deyişetçi

:

Halk ozanı, âşık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Âşık (deyişetçi), buyur ise (ne)

Peki demek için kısa yoldur (he)

Kenarı oyalı başörtüsüne

Bazan (bürük) bazan (şeş) derler bizde

(Hayati Vasfi Taşyürek)

deyişete göre

:

Söylentiye göre.

“Deyişete göre hökümet bizim derelere barac yapacâmış.”

deyişime

:

Karşılıklı saz eşliğinde atışma.

deynak

:

Değnek, boynuz.

“Yer: Andırın’ın Büveme Köyü:

Mustafa'nın ekinine davar girer.

Çıkarır, tekrar girer.

Tabi ki yorulur gan ter içinde kalır.

Ordan geçen biri sorar:

Ne oldu böyle yorulmuşsun ?

Mustafa:

Görmüyon mu şordaları (Davarları gösterir)

Eyi bir mahluk olsa Allah onların gafasına iki guru deynak dikmezdi, der.”

(Fıkra gibi yaşanmış bir olay)

deyna:minen

:

Değneğimle.

deynek

:

1. Elde taşınabilecek incelikte ve uzunlukta düzgün ağaç, sopa, değnek.

“Anavarza at oynağı

Gana belenmiş gömleği

Nasıl gıydın kör olası

Dul garının bir deyneği”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Sopa.

3. Arka, güvenilecek kimse, elinden tutacak kimse.

“Aziziye at oynağı

Gana belenmiş göyneği

Gıyman emmiler gıyman

Dul garının bir deyneği”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Eşkıya İken Askerlerce Vurulan Battal’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Ömer Bozkurt)

deynemek

:

Dikkatlice bakmak.

“Ankara’ya giden hasta

Döndü de deynedi geri

Baban, ben ölüyüm diyor

Deli kızcağızım deli”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I), S. 257)

deze

:

Annenin kızkardeşi, teyze.

dezgah

:

Tezgah.

“Mavrum işde, elde dezgahda dohullardı. Patısga yerine geçer idi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

dezze

:

Annenin kızkardeşi, teyze.

“Bibilerden dezzelerden

Dertli dertli gezennerden

Gara yazı yazannardan

Gardaş seni soruyorum”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dezzığzı

:

Teyze kızı.

dı:dısı

:

Çok uzak akrabası.

dıbık

:

1. Kuşları avlamak için bir çeşit yapışkan, tutkal,tuzak, hile, desise.

2. Çepel, bulaşık.

“Elim dıbık dıbık oldu.”

dıbıklamak

:

Yapışkan bir sıvıyı bir yere sürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dıbıllış

:

Tebelleş, zoraki yaklaşma.

dıbırık tutmak

:

Telaştan, aceleden ne yapacağını şaşırmak.

dıbız

:

Soğanın orta kısmı.

dıdırik

:

Nazlanan, ekelenen.

dıgadı

:

Her zaman, daima. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dıgmak

:

Tıkmak, sokmak, girdirmek.

dıggat

:

Dikkat, tetikte olma, hazır olma.

dığ

:

Koyuver.

dığa

:

Yaban, yolunca gitmeyen, dağlı.

dığan

:

1. Yayvan pilav tenceresi.

2. Kenarlı, derin tepsi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dı:dı:k / dı:dı:

:

El işi şeyler örülmesi esnasında her bir mil hareketiyle örüntüyü oluşturma ve oluşturulan birörüntü çeşidi.

dığdığının

dığdığısı

:

Çok uzak akrabalığı belirtmek için söylenir.

“Dığdığının dığdığısı.”

dığdık

:

Çok uzak.

dığıl

:

Kısa boylu, kısacık, cüce.

dığrak

:

1. Kıvrak, tertipli, iyi giyinmiş, temiz, titiz.

“Elimde yok kolumda yok

Yapışacak dalım da yok

Taşoluğa giden geldi

Dığrak atlı delim de yok”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

2. Güzel, fiyakalı.

“Ellerin askeri geldi

Şunun anası meledi

Al habanı dığrak oğlum

Davar yörebi taladı”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

3. Sıkı.

4. Erken çıkan ve bu yüzden normalden daha zayıf yetişen bakla vs.

5. Canlı, diri.

“Bir dığrak atlı yitirdim

Hiç gezmedim yazıları

Oğlum, kızım yok diyordu

Yanında m’ola kuzuları”

(Kaynak: İbrahim Davutoğlu, Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

dıhan

:

Gürgen ağacı.

dıhıl

:

Dıkıl, içeri gir.

“Gıran dıhılasıcalar.”

dıhılmak

:

Dıkılmak, girmek.

“Daşbaşoğlu dedi ki: hâşa bacın bacımızdur. Bacıyın hızmetcisini verirsen gederim dedi. Derhal hareket etdi. Maraşın altından dıhıldı. Bagdılar ki bir adam geliyor, terkisinde gırg tene at var: gırhının terkisinde de adam kellesi var diyen gaşdı. Paşiye habar verdiler, paşa gaçamadı. Daşbaşoğlu gapının âzına sandali:yi atdı oturdu, paşa hasırın altına saķlandı.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

dıhız

:

1. Dar, sıkı, tıkız. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Üstüne basılmış sert toprak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Dıhız toprağa bel hiç geçmez.

dı:dı

:

Uzak akraba. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dık

:

Dökmek, koymak.

dıkgaç

:

Büyük deştlerde pişirilenincir reçelini karıştırmak için kullanılan1-1,5 metre boyunda ucu yassı ahşap karıştırıcı.

dıkı

:

Çok dolu.

dıkık

:

Az nemli.

“Dıkık.”

dıkıl

:

Gir, saldır.

dıkıl dıkıl

:

Tavukların korktuklarında çıkardıkları ses.

dıkılma 

:

Girme, sokulma, tıkılma.

“Heç kimse gapıyı dövmeden içeri dıkılmaya galkışmasın arkadaşlar. Burası babanızın çifliği dêl.”

dıkılmak

:

1. Girmek, sokulmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç. Mr. Osm.)

“Başı mağaranın tavanına değecek gimiydi. İçeriden Höllüoğlu’nun sesi duyuldu. dıkıl Rustam dedi. Höllüoğlu’na Rüstem demek kolay gelmediği için hep Rustam diye gonuşurdu.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

2. Tıkılmak.

“Ben oyun oynamam deyin

Ali’m yürümüş bahçaya

Kuluncunu kulaç almaz

Şimdi dıkıldı bohçaya”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

dıkım

:

1. Lokma. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç. Ada.)

2. Az, azıcık.

“Yılan bile dağın toprağını dıkım dıkım yalarmış.”

dıkıs

:

Çok sıkıştırılmış, bastırılmış, dolu, sıkı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dıkız

:

1. Islak, nemli toprak, çamur tarla.

2. Tam dolu, taşkın.

3. Sıkışık, dar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.Osm. İç.)

4. Sürmek için henüz uygun duruma gelmemiş tarla.

5. Çok sıkıştırılmış, sert, verimsiz ve bastırılmış toprak.

“Yürüsene bire öküz

Tarla mı geliyor dıkız?

Bir uğrun yumurta aldım

Onuyunan aldım sakız”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

dıkızlanmak

:

Daralmak, sıkılmak.

dıkkı

:

Lokma. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dıkmak

:

Tıkmak, sokmak, içine sokmak, içeri sokmak.

dıktırma

:

Girdirme.

"Daha erken, sığırları içeri dıktırma."

dıldırmak

:

Üstüne vazife olmadığı halde, ev ev, mahalle mahalle dolaşmak.

dıllı

:

Oyun. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dılmışık

:

Ilık.

dımbırdak, dımdırdak

:

Davul çalanların kullandığı ince çubut çüvenle vurulan yüzün tersinde tutulan çubuk.

dımbırtı

:

Çalgı.

dımdızlak

:

1. Cascavlak, çırılçıplak, bomboş.

2. Yapayalnız.

“Dımdızlak kalacaksın. Sana kuşlar bile selam vermeyecek.”

dımıdmak

:

Hafiften ısıtmak.

“Dımıdıver yeter.”

dımılak

:

Ilıkça.

dımılık

:

Tam ılık olmayıp soğuğa yakın hâl, ılıkça.

dımırdımır

:

Yavaş yavaş.

dımırının çekmesi

:

Canının çekmesi.

dımırtı

:

Bitkilere su yürüme zamanı.

dımışkı (dımışkî)

:

1. Bir çeşit üzüm.

2. Büyük tepsi.

dımıtmak

:

1. Uyumak.

2. Isıtmak.

3. Bayıltmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dımla

:

Damla.

dımlık

:

ılık, ılıman.

dımsıdmak

:

Hafiften ısıtmak.

“Dımsıdıver yeter.”

dımsık

:

Hafiften ısınmış.

dımsıma

:

1. Hafif ısınma.

2. Ağrı ve sancının azalması.

dımsımak

:

Hafiflemek, azalmak.

dınaz

:

Alay.

dıŋgıl

:

Şımarık, patavatsız.

dıŋgıra

:

Tambur, bağlama gibi mızrapla çalınan bütün sazlar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dıŋgırcaklı

:

Geçimsiz.

dıŋgırcını avlamak

:

Bir olayın ayrıntısını öğrenmeye çalışmak.

“Dıngırcını avlamazsa gözüne uyku girmez.”

dıŋgırdamak

:

1. Oynamak.

2. Yerinde duramamak.

3. Bağlama çalmak.

4. Mırıldanarak türkü söylemek.

5. Boş boş konuşmak.

dıŋgırtılık

:

Gevezelik. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dıŋgıt

:

Saçın traş makinasıyla sıfır numaraya kesilmesi.

“Saçını dıngıt ettirmiş.”

dıŋılayıp getmek

:

Çok hızlı gitmek.

dınnag

:

Tırnak.

dınşlık

:

Rahatlık, gönül ferahlığı, huzur. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dıpdıvrak

:

Kıskıvrak, kibar, derli toplu.

dıpdızlak

:

1. Cascavlak.

2. Yapayalnız kimse.

“Dıpdızlak kalacaksın. Sana kuşlar bile selam vermeyecek.”

dırahşan

:

Süslü.

dıramında olmak

:

İşin tantanasında olmak, işin sonucundan çok heyecanı içişn yapmak.

dıraz

:

Naz.

dırbıdık tutmak

:

Heyecandan yerinde durmamak.

dırdır

:

Dedikodu.

dırga

:

Yarılmış.

dırga kuşu

:

Akarsu kıyısında yarlara yuva yapan, güvercin iriliğinde, çirkin sesli, güzel tüylü, ekin zararlısı böcekleri yediği için yararlı, arıları yediği için de zararlı, eti yenmeyen, göçmen kuşu, urukkuşu, arıkuşu, gökkuzgun da denir.

dırgıl dırgıl

:

Fazla olgunlaşmadan dolayı incir kabuğunun yarılması hali, yarık yarık.

“Berkçe değer karakuşun soyası

Dırgıl dırgıl olur pestil mayası

Ben de oldum derler başı gayası

Diline hayranım Çukurova’nın”

(Aşık Feymani (Osman Taşkaya))

dırıltı

:

Boş laf.

dırımak

:

1. Tabaktaki kurumuş yemek bulaşığını vb. kazımak.

2. Toprağın üst kısmını tırmıklahafiften gevşetmek.

dırınmak

:

1. Tabaktaki kurumuş yemek bulaşığı vb. birisi tarafından kazınmak.

2. Toprağın üstkısmı tırmıkla hafiften gevşetilmek.

dırlamak

:

Rahatsız edici konuşmak.

dırlanmak

:

Dırdır etmek.

“Sarayın önünde beyaz gül biter

Ağana paşana başlarım şimdi

Kapının önünde dırlanma yeter

Ağana paşana başlarım şimdi”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009, S. 27)

dırmalak

:

Dik dağlar üzerine döne döne çıkan yollar.

“Haştırın’dan öte Andırın ya da Maraş istikametine giden dırmalaklı yollar yılan gibi kıvrıla kıvrıla giderdi.”

dırmalamak

:

Kayalık yerleri, dik yokuşu emekleyerek çıkmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dırmanmak

:

Tırmanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dırna:n

:

Tırnağın.

dırnag

:

Tırnak, ayak.

“Çuha şalvar dırnağında

Altın yünsük barnağında

Gezdirirdi eşim beni

Altınnar’ın örneğinde”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Dağda Ölen Tüccar Mehmet Kayran’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Halil Gök)

dırnak

:

Tırnak.

“Emmi sağar baba sağar

Bu iş getdi bize ağar

Sultan gız biricik idi

Bir dırnağı bin gız değer”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

“Köyde dırnak uzatırsan pis olur

Şehirde dırnak uzatırsan süs olur”

(M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. Ankara 2001)

dırnak heli:

:

Duvarcıların duvar örerken gereksinim duydukları çok küçük helik, taş parçası.

dırra

:

Gökkuzgun kuşu. Genellikle akarsu kıyılarındaki yarlara yuva yapar ve aşağı yukarı güvercin iriliğinde olup çok çirkin bir sesi vardır. Güzel tüylü, ekinlere zarar veren böcekleri yediği için yaralı ama arıları, uçan böcekleride yiyen, eti yenmez bir kuş, urukkuşu, arıkuşu.

dırraŋga

:

Güvercin büyüklüğünde, papağan renginde, eti yenmeyen bir kuş. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dırtlı

:

Çok zayıf.

dırtmanmak

:

Tırmanmak.

dısdığırak

:

1. Hazır bir şekilde, eksiksiz bir şekilde.

2. Oldukça canlı, diri.

dısdırak

:

Dimdik, dosdoğru, yakışıklı.

dış kapıdan camkirlos

:

Çok uzak olan, ilişkisi olmayan yabancı.

dışa gitmek

:

Evliyken başka bir kadınla ilişki kurmak.

dışamak

:

İnek sağımı esnasında yavruyu annesinden ayırmamak, ancak annesini emmesini engellemekiçin ineğin ön ayaklarına bağlama.

dışarı cemi

:

Tahtacılarda, cuma akşamı, bayram akşamı, adak, kurban törenleri gibi bütün taliplerin katılabildiği cem.

dışarı çıkmak

:

Tuvalete gitmek.

“Dışarı çıkacağım. Feneri verir misin?”

dışarılık, dışarlık

:

Misafirliğe giderken ya da misafir alındığında giyilen elbise, gezmelik elbise.

dışarlıklı

:

Yabancı, başka memleketli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dışdıbak

:

Dişbudak ağacı.

dışı kalaylı, içi vayvaylı

:

Özüyle sözü bir olmayanlar için kullanılan bir deyimdir.

“Dışı kalaylı, içi vayvaylı.”

dışlığı azmak

:

Hoşça vakit geçirememek, hayattan zevk almamak, canı sıkılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Dışlığım azdı.”

dışlığı gelmek

:

Keyfi yerinde olmak, oyalanacak şeyleri olduğu için canı sıkılmamak.

“Sen varken dışlığım geliyor.”

dışlığı gelmemek

:

Oyalanacak birşey bulamamak sıkılmak, içe sinmemek, huzursuz olmak.  (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Sen yoksan dışlığım gelmiyor.” 

dışlığı kaçmak

:

Ruhu sıkılmak.

“Dışlığım kaçtı.”

dışlık

:

1. Rahat, huzur, neşe, iç ferahlığı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Osm. İç. Ada.)

2. Huzur. Tek başına pek kullanılmaz. “İnsanın oyalanmasını sağlayan şeyler” anlamında “dışlığı gelmemek”, “dışlığı gelmek” gibi sözlerde yer alır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dışlık a:cı

:

Kadın anlamında olup genellikle küçük çocuklarla ve bekârlarla dalga geçmek için söylenen söz.

dışlık almak

:

Huzur bulmak, rahata kavuşmak, hoşça vakit geçirmek. Mutlu olmak, neşelenmek.

“Kara yamçı kara başlık

Ben de alamıyom dışlık

Nerede bir yoklu görse

Eline verirdi haşlık”

(Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 262)

“Elli adamınan otursa
Verir lokanta harçlığın
Şöyle vezirden ayrılan
Yavrum alamaz dışlığın”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

dışlık etmek

:

Vakit geçirmek.

dışlık gelmiyor

:

Vakit geçmiyor.

dışlık vermemek

:

Rahat bırakmamak, tedirgin etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Ne aksi bir çocuk. Gün dışlık vermiyor.”

dışlıklı

:

Rahat ve hoşça vakit geçiren.

“Kanlı işlik, kanlı başlık

Yaralım alamaz dışlık

Böyleyidi babamoğlu

Aptala küreler beşlik”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

dışlıksız

:

1. Vakit geçiremeyen, huzursuz.

2. Yerinde durmak bilmeyen, yaramaz, hareketli kimse, çocuk.

dışlıksız olmak

:

Neşesiz olmak.

“Dışlıksız olmanın sebebini öğrensem elimden geleni seferber edeceğim.”

dıvan

:

Tava.

dıvrag

:

Kibar.

dıvragca

:

Kibarca.

dıvrak

:

Çevik, canlı, kıvrak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dıvramak

:

Gömlek kollarını yahut pantolon paçasını katlamak, sığamak.

dıyrak

:

Tertipli, düzgün, şık.

dızıkmak

:

Koşmak, kaçmak, seyirtmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dızmana

:

Bölgemiz göçmen ağzında; bir tür hamur işi yemek.

dızmık

:

Kılıfı ile birlikte tohum.

dızmır

:

Uyumsuzluk, cingar çıkarma.

di:

:

Diye.

di:mek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; değmek.

di:nce

:

Deyince.

di:nemeg

:

Dinlemek

di:nenmeg

:

Dinlenmek

di:ni

:

Diye.

di ya

:

Aha orada, ötede.

"Diya şurada duruyor."

dia mı

:

Değil mi?

“Ö:le bir sessiz müssüz bir gız dia mı?”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

dial

:

Değil.

“Torbônu dial ıdı. Ü:düllerdi. Bilir idim ben. Rahmedlig babam bûdey götürür üdü, ü:dürdü.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

dialıg

:

Değiliz.

“Hadi dü:n edeg di:şin, ha:, biz şindi dü:n edeceg durumda dialıg. Biz bişey düşinmi:g falan demişler.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

dialısa

:

Değilse.

“Heç dialısa anasını versiyedin.”

dib

:

1. En yakın.

2. Kıç, kadınlarda cinsiyet organı.

diba:

:

Değerli bir kumaş.

diba:ce

:

İşin iç yüzü, derinliği.

dibe: mi yandın

:

Çok aceleci davrananları eleştirmek için kullanılan bir deyimdir.

“Derdin ne sabah sabah. Dibê mi yandın?”

dibedilik

:

Büsbütün, tamamen. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dibek               

:

Büyük taş, havan, soku, tahıl gibi maddeleri öğütmeye yarayan içi oyuk alet, havan.

dibekdaşı

:

Buğdayı dövmeye yarayan içi oyulmuş kaya parçası.

dibıllış

:

Zoraki, gönülsüz yaklaşma.

dibi, dibine

:

Yeryüzü, zemin, toprak seviyesi, aşağı taraf.

dibildemek

:

Çabalamak, ağır ağır çalışmak.

dibine yakma aş

:

Domatesli bulgur pilavı.

dibiyak

:

Biraz evvel, demin. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dibiz

:

Kuru soğan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

didar

:

Yüz, çehre, yüz güzelliği.

Muradıma ermeyeyim

Hak dîdârın görmeyeyim

Gonca gülün dermeyeyim

Ölünce sevmezsem seni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.460

diddiri

:

Yarı deli, ne yapacağını bilmez kişi.

dide

:

Göz.

Şu yalan dünyaya geldim geleli

Daha ne gelecek başıma benim

Eğer sevdiceğim benim olmazsa

Bakın şu didemin yaşına benim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.499

didek

:

Gaga. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dı:dı

:

Çok uzak akraba.

dı:dısı

:

Çok uzaktan olan akrabası.

dı:dışının dı:dısı

:

Çok uzaktan dolambaçlı durumlar için söylenen söz.

didiki

:

Küçük kazma.

“Didikiyinen kazı ver şu almanın kökünü.”

didişmek

:

Kavga etmek.

didittirmek

:

1. Bir hortum, boru veya delikten su ya da sıvı şeyleri akıtmak, fışkırtmak.

2. Erkek çocuğun ayakta işemesi.

diftirik

:

Nerede, ne zaman, nasıl davranacağını bilmeyen kişi.

digadim

:

Devamlı.

digce

:

Dike yakın, az eğilmiş.

digme

:

1. Çakma.

2. Toprağa dikmeye hazır halde ağaç, fidan.

digrak              

:

Sıkı.

diğ diğ akmak

:

Özellikle su veya kan için ya da akışkan maddelerin akma biçimi.

diğdir

:

Çabuk, hareketli.

diğdirmek, diğdirtmek

:

1. (Erkek) Ayakta işemek.

2. (Sıvı) Hızla fışkırmak.

diğnek

:

İstirahat, mola, ara.

diğnemek

:

1. Dinlemek, gözetlemek anlamında da kullanılmaktadır.

“Asger Ali söğler bunu

Bilmem kimler diğner bunu

Gayseri’de yatıyorum

Hasdanada yatıyorum

Hal hatirim kimler sorar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Bakmak

“Gardaşımın gonağından

Diğnesen Cahan görünür

Tez gel babam oğlu tez gel

Gelinin ele yerinir”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

diğrek

:

Erken çıkan ve bu yüzden normalden daha zayıf yetişen bakla vs.

diğren

:

1. Zayıf, uzun, cılız.

2. Harmanı karıştırmak için iki parmaklı tarım aleti.

diğrenmek

:

Bilhassa pörsümüş sebzelerin su serpilerek tekrar tazeliğini kazanması.

diğsikleme

:

Saklanarak izleme.

“Diğsiklemesem inanmayacağım Alicengiz oyunlarına.”

diha

:

İşte, aha, orada. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Karşı durdum diha nazlım geliyor

Ciğerimi delik delik deliyor

Dayanmaz yüreğim, aklım alıyor

Derdiçoğa karşı çıkışın gözel”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 112

dihancık

:

Aha, bak orada.

di:diddirmek

:

Çocuğa idrarını yaptırmak.

di:l

:

Bölgemiz göçmen ağzında; değil.

di:nemek

:

1. Dinlemek, söz dinlemek.

“Söndürsene lan cuvarayı!... Seni anan Gadir Gecesi mi dôrdu ki di:nemiyon?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

2. Bakmak.

di:ni

:

Diye.

dik alânın danıskası

:

Tam hakikat, hakikatın ta kendisi.

“Dik âlânın daniskası.”

dike

:

İğne.

dikeç   

:

1. Süven, kazık.

2. Çitler, asma ve benzeri için kullanılan ağaç çubuk, kazıklar, dimdik. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Yolda dikili dikeçler

Ben akıttım ganlı yaşlar

Ben Ali’mi gayıp etdim

Habar verin arkadaşlar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

“Hartlap’ın odunu, makbul tutulmaz

Kesmeye meşeye hiç sözüm olmaz

Ardıçın dikeci şimdi bulunmaz

Andızın neslini tüketmiş yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı) Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

dikelmek

:

1. Ayakta durmak, ayağa kalkmak, dik durmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Kafa tutmak, karşı gelmek.

diken hasbiri

:

Kavurga yaparken kullanılan bir tahıl. bizde”

diken kuşu

:

Saka.

dikerlemek

:

Diklenmek, sert davranmak.

dike:ykeydi

:

Bölgemiz göçmen ağzında; dikerken.

dikez

:

Kazık.

dikgat

:

Dikkat.

dikgelek

:

Ne işe yaradığı bilinmez bir şekilde ayakta duran kişi veya nesne.

dikgeç

:

Çitteki diklemesine çakılmış ağaçlar.

diki

:

1. Pamuk ipliği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Parça.

3. Kuş başı doğranan etlerin her bir parçası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

diki diki yapmak

:

Parça parça etmek.

“Diki diki yaparım.”

dikicik

:

Küçük kuşbaşı, yalnız, tek başına.

dikim

:

1. Dikiş.

2. Bir lokma, bir sıkım.

dikin dikmek

:

Dikiş dikmek.

dikine yukarı

gitmek

:

İnatlaşmak.

dikinmek

:

(Elbise)  Dikmek, diktirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

İki takım elbise dikindim.

dikirak

:

Az dik, dikçe. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dikke

:

dikki

:

Kızakların yanlarına korkuluk gibi konulan tahtalar. 1. Fidan, yeni dikilmiş fidan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dikleşme

:

Sertleşme.

dikme

:

Çakma.

dikmen

:

Uzamakta olan. Yeni yetme, çocuklukla gençlik arası, sivrice yer, tepe.

dikticeğim

:

Diktiğim (Ağaç, vb.).

“Elim ile dikticeğim söğüdü

Öğüdü başıma versem ne idi

Kınamazlar güzel seven yiğidi

Güzel sevmek koçyiğide ar değil”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.478 )

diktirem

:

Diktireyim.

Bir düğme diktirem göğsün ağ ise

Etrafı da lâle sümbül bağ ise

Eğer güzel bende gönlün yoğ ise

Benim işim minnet ite zor değil

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.479

dil                    

:

1. Anahtar, açkı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Gönül.

Karac’oğlan berkçe yapış sen dalda

Ben seni severim ta can ü dilde

Yüzlerin portakal irengin gülde

Dünyada bulunmaz döşün sürmeli

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.445

dil diba: / dibeği

:

1. Çok konuşan.

2. Tatlı dili ile herkesi kandıran.

“O ne dilli dibek o.”

dila:

:

Dileği.

“Evlerinin önü cilâ

Hak’dan diledik dilâ

Emine Iraz’ı gaçırınca

Gayını çekdi kürâ”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dila:ni

:

Dileğini.

“Bunnar gede gede, geldiler oğlanın yatdığı hapishanenin içine dıkıldılar, yünsüğü oğlana verdiler. Oğlan yünsüğü yaladı, o iki arap çıkdı:

- Dile dilâni dedi, oğlana.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

dilbant

:

Bayanların kullandığı ince başörtüsü, tülbent.

“Sabahınan gelmiş suya

Dilbantında yeşil oya

Gezmedin mi doya doya?

Söylesene Zekiye gelin”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kuyuya Düşüp Ölen Zekiye’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Temiz)

dilbat

:

Tülbent başörtüsü.

dilbaz       

:

Güzel konuşan.

dilbent

:

Tülbent, başörtüsü.

“Düşmüş hastane dibine

Dilbenti örttüm yüzüme

Niye söylemiyon bacım

Küstün mü bir tek kızına”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Elif’in Ağıdı, Derleyen: Elif Kavak, Kaynak Kişi: Zekeriya Gürses)

dilber

:

Gönül alıcı güzel.

Âşıklar nam ister lebin balından

Aç bir kapı göster dehana dilber

Sarsam usul boyun emsem lebinden

Döner deli gönül şahana dilber

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.584

dilbesek

:

Çok konuşan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dilbunu

:

Dil ile yapılan nazar.

dilcik

:

Küçük dil.

dilçek

:

Kilit dili.

dildar

:

Gönül alan sevgili.

dilden komak

:

Dili ile söylememek, anmamak.

“Fikirli fikirli anar yâr beni

Gayet sever ama dilden kor beni

Hüsnü güzel ama aslı Ermeni

Ak ellere elvan kına yakınmış”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 632)

dildibeği,dildibak

:

Çenesi düşük, çok konuşan.

dile düşmek

:

Kötü nam salmak.

Bir yiğit düşmesin elin diline

Söyleyi söyleyi destan ederler

Nice yavuz olsa yiğidin adı

Anı gurbet ele mihman ederler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.592

dile ta:bire sı:mamak

:

Çok özel olmak.

dilemek

:

1. Bağlamak.

2. Evlenmek için kızı ailesinden istemek.

3. Aramak.

4. Kesmek,

5. Dilemek.

6. İstemek.

Yorġanı şȫyle düreriz bu sefer ucunu dileriz.

dilekten çekmek

:

Dilekte bulunmaktan vazgeçmek.

“N’oldu nazlı yâre ben de bilemem

Yâr beni ağlattı her dem gülemem

Her olur olmazdan dilek dilemem

Çok şükür dilimi dilekten çektim”

(Karacaoğlan, Saim Sakaoğlu, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 503)

dilencilik belleddim sana, gapı bırakmadın bana

:

Ustasının yanında kısa bir süre çalıştıktan ve mesleğin inceliklerini tam olarak öğrenmeden kendine iş yeri açan ve ustasının ekmeğine mani olacak hareketlere girişen çıraklara ustasının söylediği bir deyim.

“Dilencilik belleddim sana, gapı bırakmadın bana.”

dilencilik meslek oluk, gıymatını bilmez her yoluk

:

Dilencilik meslek olarak yapılmakta olup bu meslekten de iyi para kazanılmaktadır. Bunu anlatan enfes bir Maraş deyimi.

“Dilencilik meslek oluk, gıymatını bilmez her yoluk.”

dilgen

:

İki çatallı, eğrice, harman için kullanılan alet, ağaç tırmık.

dili belası

:

İleri geri konuşmaların başa dert açması.

Ben bir yiğit idim kendi halımda

Bana olan bir kanlı zalımdan oldu

Bir yiğit ne bulursa dili belâsı

Ben bilirim bana dilimden oldu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.638

dili boğazına

akmak

:

1. Söyleyecek söz bulamamak, konuşamamak.

2. Korkudan konuşamamak.

dili çalık

:

Konuşması bozuk, peltek konuşan.

dili güllü

:

İki yüzlü. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dili kalmamak

:

Söz söyleyecek takati kalmamak.

Bakın hey ağalar benim halıma

Değirmenler döner çeşmim seline

İnanmayın el kızının diline

Hoş geldin demeye dilim kalmamış

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.631

dili sulu, meme: kör

:

Bir konuda yardım etmesi beklenen bir kimsenin o konu hakkında güzel konuşmalar yapması fakat iş icraata gelince kendisinden beklenen maddi ve manevi yardımı yapmaması.

“Ünal ağabeyi yirmi yıldır tanırım. Ona fazla bel bağlamayın dernekçilikte. Onun dili sulu, memê kördür.”

dilicek heybesi

:

Bir çeşit heybe. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dilicek pancarı

:

Tirşik yapılan pancarın küçüğünü andıran bir bitki. Bu pancardan tirşik yapılsa da çok ekşidiğinden tercih edilmiyor.

diline dolak etmek

:

Bir şeyi çok sık söylemek.

dilik

:

1. Kesik, yarık.

2. Dilim.

“Doktor geldi yarıcılar

Kurşunu da bulucular

Kader Kara Ali’yi

Dilik dilik diliciler”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Ağaların Rıfat Ağa’nın oğlu Alinin Ağıdı, Derleyen: Ömer Faruk Dikici)

dilimde virdim

:

Dilimden düşürmediğim, durmadan tekrar ettiğim.

“Dadaloğlum der ki; yürekte derdim

Güzeli methetmek dilimde virdim

Gözümde tütüyor otağım yurdum

Yürekte yaralar sızlayıp gider”

(Haşim Nezihi Okay, Köroğlu ve Dadaloğlu, May Yay., 1970)

diline dolak etmek

:

Bir şeyi çok sık söylemek.

“Diline dolak etmişsin.”

diline pelesenk olmak

:

Bir şeyi diline dolamak, o şeyi boyuna söyleyip durmak.

“Son yıllarda diline pelesenk etmişti: Karacan gelecek. Ben ölmeden onun yüzünü göreceğim.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dilki

:

Tilki.

“Bir gün, bir ayinen, bir dilki arkadaş olmuşlar. Bunnar gece yerler gündüz yatarlarımış.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

dilki mevlidi

:

Metninde soytarılık, hicviye ve gevezelik bulunan şiirleştirilmiş hikayelere denilir.

“Köroğlu hikayesi olmaktan çıkmış dilki mevlidine dönmüş.”

dilki şafa:

:

Günün çok erken saatleri.

“Önünde eşşê omzunda tahrası dilki şafânda ormana gediyordu.”

dilkiye tavık

güden mi demişler, ne dediniz de dutmadım demiş

:

Haram helal ayrımı yapmadan başkalarının hakkını çekinmeden yiyen insanlara bir emanet bırakıldığında yapılan işin ne kadar yanlış olduğunu anlatan çok güzel bir deyim.

“Dilkiye tavık güden mi demişler, ne dediniz de dutmadım demiş.”

dilkmek

:

Dikmek, bağlamak.

Dilkmė yanı biribirine bağlama.

dillemek           

:

(Kapıyı) Kilitlemek.

dillenmek

:

(Çocuk) Konuşmaya başlamak.

dillere destan

olmak

:

1. Dele düşmek, herkesin dilinde dolaşmak.

Geze geze şu bağrımı pişirdim

Dost bağına yavru şahan uçurdum

Nice fırsat düştü ele kaçırdım

Benim halım dillere destan olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.624

2. Ünü her yerde duyulur olmak.

Karac’oğlan eydür dillere destan

Tımarsız olur mu bağ ile bostan

Vatan diken olmuş yad el gülistan

Sılam seni terk edeyim bir zaman

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.522

dilli

:

Konuşkan, dilbaz.

“Dilli Sar’Ehmedim dilli
Ağ elleri deste güllü
Öldürmüşler Sar’Ehmedi
Zilfağarlı iki dini”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

dilli defter

:

Alacakları, verecekleri günü gününe kayıt altına alma ve bunları bir deftere yazma.

“Ben ne desem boş, dilli defter gallede.”

dilli dibek

:

Konuşkan küçük çocuklar için kullanılan bir deyim.Tatlı dili ile herkesi kandırmak.

“Ne dilli dibektir O var ya O.”

dilligli

:

Dirlikli.

dilligsiz, dilliksiz

:

Geçimsiz, huysuz, dirliksiz.

dilling

:

Çok konuşan, şerli.

dilme

:

Beş on, kabaca biçilmiş kereste, dört köşe kesilmiş ağaç. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dilmek

:

Uzunlamasına bölerek ayırmak, yarmak, parçalamak.

dilmit, dimnit

:

Erken olgunlaşan bir çeşit siyah üzüm, dimnit. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dimdirek

:

Dosdoğru.

“Taksiye binmek istiyorsan dimdirek yukarıya kadar çıkacaksın.”

dimdurmak

:

Dik durmak, diklemesine durmak, yeni yürümeye heveslenen çocuğun bir yerden tutunmadan ayakları üzerine durması.

dimek

:

Demek, söylemek.

dimi

:

Çizgili Kayseri keteni.

din İslam

:

İslam dini.

Gittiğimiz yollar din İslâm yolu

Evveli Muhammed âhırı Ali

Üç yüz altmış birdir selvinin dalı

Dallarında biten iki gül nedir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.604

Ali din uğruna bayrağın açtı

Din İslâm askerin ayırdı geçti

Seksen bin peygamber dünyadan göçtü

Muhammet Medine'de Mehdi yoldadır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.597

din kurup mezhep çıkarmak

:

Yeni icatlar çıkarmak. Farklı fikirler savunmak.

dinde yayan imanda piyade

:

İnanç yönünden zayıf olanları anlatan bir deyim.

“Dinde yayan, imanda piyada.”

dine             

:

Dur. Bak.

dine:ri

:

İskambilde karo gurubu.

dinek

:

Tünek, in.

“Çardaktan yüce gonağı

Sağılır elli ineği

Gözün körler olsun Çolak

Yeni dağıttın dineği”

(Derleyen: Fadime Üzümcü, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

diŋelen tutmak

:

Bitkilerin durduğu yerde kurumasına yol açan hastalığa maruz kalmak.

“Dinelen tutmuş.”

diŋelmek

:

Oturmaktayken ayağa kalkmak, ayakta durmak, dik durmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.).

“Bebek durmaz dinelirim

Aklım ermez yanılırım

Güçücükten acı gördüm

Ağlamasam bunalırım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

diŋeltmek

:

Ayakta tutmak.

diŋgama

:

Ağız dalaşı.

diŋgamacı

:

Kavgacı, geçimsiz.

“Dingamacı. Dikkat etmek gerekir ona.”

diŋgeç

:

Soytarı, maskaralık yapan.

diŋgi

:

Ağacın en yüksek noktası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

diŋgil

:

1. Ağaçların en yüksek yeri, en yüksek yer, doruk, tepe.

2. Değirmen.

“Selvi seni kör ederim

Haydi dingile gidelim

Kafasını top götüren

Mehmet’i kurban ederim”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

3. Araçlarda tekerlekleri birleştiren parça, argoda dönek ve tutarsız insanları tanımlamak için kullanılan bir deyim.

diŋgil depesi

:

En uç noktası.

“Dingil depesinde üç ceviz galmış.”

diŋgil oyunu

:

Dingil kuşunu yakalama oyunu.

Yanı diñgil kuşlar var ya uçan ġıvraktır tutamazsın işte o oyun.

diŋgil yeri

:

Bekleme yeri.

diŋgildek

:

1. Oynayıp duran, hareket eden, oynayan.

2. (Kadın, kız için) yaşına uygun düşmeyen hafiflikler, şımarıklıklar, delişmenlikler yapan kimse, hoppa.

diŋgildemek

:

Kımıl kımıl etmek, sağa sola sallanmak, kımıldamak, oynamak.

diŋgildetmek

:

(Bir şeyi) Kımıldatmak, titretmek.

diŋgili kuşu

:

Başı takkeli kışı ılık yerlerde geçiren gri renkli bir kuş.

diŋgili beçik .ötü açık

:

Kuralsız, dayanağı olmayan.

diŋgilpöçük

:

Ağacın en yüksek noktası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

diŋgiş

:

1. Boynuzları dik çıkan öküz, inek, keçi vb. hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Sallana sallana, yavaş yavaş. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Uzun ve zayıf kimse.

dini çürük

:

Güvenilmez.

dini gücük

:

İmanı zayıf.

diniz

:

Sessiz, durgun, sakin. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dini bütün

:

İmanlı, dinin gereklerini yerine getiren kimse.

dinibir

:

İslam.

“Ben bostana indiyidim

Kaysılar olmuş çağala

Dinibir uğruna gitti

Allah işini onara”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

dinineçe doldurmak

:

Tamamen, hiç boşluk ve yer bırakmadan doldurmak.

dinini yıkmak

:

Yalan söylemek.

“Üç kuruşluk menfaat için dinini yıkma.”

diniyele             

:

Dinle hele, etrafa bir bak hele.

diŋiz

:

Durmak, sessiz sakin.

dink

:

Tahılın kabuğunu yumuşatarak ayıklamaya yarayan değirmen.

diŋmek

:

1. Yağmurun durması.

2. (Ağrı, sızı vb.) Hafiflemek.

dinnek

:

Birlik, dernek, kurul, toplantı.

dinnemek

:

1. Bölgemiz göçmen ağzında; dinlemek.

2. Sözünü tutmak.

“Onun güçcüğü oğlum Ahmet

Sonunuz olsun selamet

Anneniz de size emanet

Dinnen onu yavrılarım”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

”Ulunuŋ sözünü dinnemiyen, uluyup galmış.”
(Toros Atasözü)

dinneyiŋ

:

Dinleyin.

dinsek

:

Sessiz, gürültüsüz dinlenme yeri.

diŋsik

:

Kuytu, sote yer.  

dip

:

Taban.

dipcik

:

1. Tüfeklerin kundak kısmı.

2. Evlerin en dip odası.

3. Çocuk oyunlarında en sondan bir öncesi.

dipcin

:

1. Bir ağacın gövdesi.

2. Büyük çuval, büyük torba.

dipçin

:

(Ekinler için) Çok sık, iç içe girmiş.

“Ekinler dipçin gibi bitmiş.”

dipdem

:

En başından, dibinden.

dipi

:

Sağlam.

“Dipi mi dipi. Turp gibi maşallah.”

dipili düşmek     

:

Aniden ortaya çıkmak.

“Mestan beş yıldır kayıptı. Dün akşamüstü dipili düştü.”

dipli köşeli olmak

:

Malına çok bağlı olmak ve onu herkese vermekten çekinmek.

“Dipli köşeli olmuş. Eskiden böyle değildi. Belli ki hanımının sözüne uymuş.”

diplik

:

Bir kapalı alanın en içerdeki köşesi.

dipsiz ambar boş külek

:

Maddi yönden oldukça güçlü olunan bir evde ya da iş yerinde savruk davranılması neticesinde ortaya çıkan durumu bundan iyi anlatan bir deyim olamaz herhalde.

“Dipsiz ambar, külek boş.”

dira:

:

Direği.

“Ev dirâ getdi elden

Melek sima Sefer Hocam

Koydu halkı fırgat gamda

Melek sima sefer hocam”

Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Sefer Hoca’nın Ağıtı, Derleyen: Ergün Küçük, Kaynak Kişi: Ali Yalçın)

dira:n

:

Direğin.

dira:yetli

:

Sözünü geçiren.

dirdibik tutturmak

:

Birisini sıkıştırmak. Ne yapacağını şaşırtmak, şaşkına çevirmek.

dire:

:

Direği.

“Elime aldım küre:

Yıkıldı damımın dire:

Yanı sıra verin bardak

Yangın eşimin yüre:”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

diregson

:

Direksiyon.

“Diregson almış eline

Dönderememiş yoluna

Kuzum sende mi gittin?

Allah’ın güzel yoluna”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Trafik Kazasında Ölen Zübeyir Temiz’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Kara Sultan Temiz)

direkson

:

Direksiyon.

“Ecel geldi direksonu çevirdi

Yumdu gözlerimi beni devirdi

Genç yaşımda nişanlımdan ayırdı

Kader böyle imiş ağlama ana”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, İzzet’in Ağıtı, Derleyen: Erdal Küçük, Kaynak Kişi: Ahmet Küçük)

direm

:

Dirhem.

diremince

:

Herhangi bir şeyin tam olarak oturması.

“Diremi diremince uydu buraya. Daha ilk denemede cuk diye oturdu yerine.”

diremit

:

Dinamit.

dirence

:

Manile, kol demiri.

dirgemek

:

Kendi isteğinden çıkarıp Allah'a havale etmek, göndermek.

dirgen         

:

1. Çatal. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Ekin saplarını toplamaya, yaymaya yarayan, uzunca saplı ve ucu çatallı tarım aracı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Dirgeni yiyen sıpa bir daha gelmez sapa.”

(Halil Atılgan, Murtçu Folkloru, Karaisalı Kaymakamlığı Yayınları, 2002)

“Evimizin ardı darı

Akşamdan ederler şoru

Gıza yenge binilir mi

Dirgen g.tlü Çengel Hürü”

(Kaynak: Hürü Köse, Andırın Büveme Köyünden)

dirgen kuyruk

:

Köpek.

dirhem

:

3.27 gramlık  ağırlık birimi, okkanın dört yüzde biri.

“Yekinir yekinir kalkar

Beş yüz dirhem püskül takar

Anamoğlu kar’ Avşar’ım

Kaymakama patla çeker”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I), S. 120)

dirhemsiz

:

Aşağılamak anlamında, ölçüsüz.

diri

:

Canlı.

diril

:

Ruh.

dirilmek

:

Derilmek, toplanmak.

“Yüce dağın karı idim

Ben anamın biri idim

Soluk bağrıma dirildi

Hocam geldi bez uluyor”

(Naime Yalçınkaya, Adana Ağıtları, Basılmamış Lisans Tezi, Ç.Ü., 1993 S. 31)

dirk dirk etmek

:

Zonk zonk etmek.

dirkede atılmak

:

Aniden irkilmek.

dirkemek

:

Peşine adam koymak, arkasına düşürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dirklemek 

:

Zonklamak.

dirlig

:

Geçim.

dirliksiz

:

Geçimsiz.

“Ha babam ha yürümez at

Bir kaşık su vermez evlat

Bir de dirliksiz çıktı mı avrat

Ne edeceksin ölümü

Gir ağla çık ağla”

(M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. Ankara 2001)

disdingil

:

Çırılçıplak.

diş

:

Boğaz.

”İşten değil dişten artar.”
(Toros Atasözü)

diş açmak

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Bakırda gövde ve zeminin birleştirilmesi için yapılan işlemdir.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

diş bizlengici

:

Kürdan.

diş börtmesi

:

Çocuğun ilk dişi için haşlanan buğday.

diş bulgurcası

:

Dişleri ilk kez çıkan bebekler için yapılan kutlama partisi.

diş çalmak

:

Isırmak.

dis göstermeg

:

Korkutmaya çalışmak.

diş hedi:

:

Çocuğun dişi çıktığı için yapılan hedik.

diş kirası

:

1. Bahçede bostanda yenilen ya da evde yapılan ikramlardan başka, giden konuklara aynı yiyeceklerden yapılan hediye paketi.

2. Verilen davete icabet edenlere yemekten sonra verilen armağan.

“Salih amca mevlide davetli herkese kendi imalatı olan keser, muştu ve künkü diş kirası olarak verdi.”

diş kurdalayacağı

:

Kürdan.

diş makası

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Bakırda iki parçadan oluşan kısımların birbirine geçmesini sağlayan makastır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

dişedmek

:

Dişeme işini tamamlamak.

dişeği

:

Değirmen taşını bileyen alet, değirmen taşında dişler oluşturmaya yarayan çelik çekiç.

dişeğilemek

:

Değirmen taşında dişeği ile yeni çentikler oluşturmak.

dişemek

:

1. Diş çıkarmak.

2. Süt dişlerini dökmeye başlamak.

3. Su değirmeni taşını unu daha iyi öğütmesi için çekiçle işlemek, ıslah etmek.

4. Zamanla düzleşen değirmen taşını pütürlü hale getirmek.

dişendirik

:

Atlarda kullanılan bir tür gem.

dişetmek

:

Testere, bıçkı, hızar gibi aletlerin dişlerini yeniletmek.

dişgir

:

Dişli, hasmına yenilmeyen.

dişgird

:

1. Tavşan dişli.

2. Karşı gelen.

3. Kilimin hatalı dokunan bölümü.

dişi bakır

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Ham bakırın ismidir.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

dişi dişini yemek

:

Öfkeden kudurmak, pek çok öfkelenmek.

“Dişi dişini yiyor. İçindeki kurt ha bire kemiriyor.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dişi eğreti

:

Yaşlı kadına bakan geçici yardımcı.

dişi kanlanmak

:

Saldırganlaşmak.

“Dişi kanlandı kafirin.”

dişi sakızlı

:

1. Ağzı sıkı, sır saklayan, uluorta konuşmayan kısacası ketum sözcüğünün Torosçası.

“Dişi sakızlı.”

2. Cimri.

dişindirik

:

İpe ilmik atarak hayvanın ağzına yapılan gem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dişi:nen

:

Diş ile.

Dinleyin ağalar hata işledim

Hayrı bıraktım da şerre başladım

Öpem derken al yanaktan dişledim

Kurd yiyip de çürüyesi dişinen

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.524

dişinin birinin boğazında olması

:

Herhangi bir iş için tetikte, dikkatli ve hızlı olmak.

dişlek

:

Çirkin, dudağı dişini örtmeyen, sırtlak.

dişlemek

:

Isırmak.

dişleŋ

:

Üst dişleri öne çıkık olan, seyrek dişli.

dişleŋ karga

:

(Horlayarak söyleme) Dişleri dökülmüş.

dişli

:

Arkalı, güçlü.

dişşeğ

:

Değirmen taşını bileyen alet, değirmen taşında dişler oluşturmaya yarayan çelik çekiç.

dişşeğe

:

Değirmen taşını bileyen alet, değirmen taşında dişler oluşturmaya yarayan çelik çekiç.

dişşeğelemek

:

Değirmen taşında dişeği ile yeni çentikler oluşturmak.

di:ştirmek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; değiştirmek.

ditmek

:

Eşelemek, gagalamak, ayrıştırmak.

dival işi

:

Kahramanmaraş’ta sırma, sırma işi, mukavva işi, bastırma vb. isimlerle de tanınan, 18. Yüzyıldan beri yaygın olarak kullanılan bir işleme tekniğidir.

divan

:

1. Tahta karyola

2. Sofa, dört ayaklı altı boş, oturmalık yatmalık yer.

3. Huzur, ön.

Karac’oğlan der varalım

Önünde dîvan duralım

İzin verirse soralım

Civan dilber kiminsin sen

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.532

divan kurmak

:

Saygı gösterilen bir kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak.

divana, divane

:

Divane, deli, Mecnun.

“Ürüsdem’im arkasına

Ağam varırdı düvene

Efendim arar bulurum

Sabah varırsam divana”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

Gam çekme halına dîvâne gönül

Sana da bulunur elde neler var

Ayva mı eksik turunç mu yoksa nar

Sun elini beri dalda neler var

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.583

divir dilencisi

:

İkide bir, bir istekle gelen kimse, istekçi.

divir divir

:

Sürekli.

“Divir divir diller döker

Evimi başıma yıkar

Sonsuz imiş senin baban

Düğünlerde halay çeker”

(Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 210)

divit

:

Çok eskilerde kullanılıp kuşak arasında taşınan ve kalemliği ile hokkası bir arada olan yazı takımı.

“Kaşlarını niçin yıkarsın dilber

Divit alıp defterini yazarlar

Evvel bizi beğenmeyen güzeller

Şimdi çağrışırlar al deyi deyi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 466

divle

:

Kavun.

“Ben de bu vesileyle öğrendim kavunun bir diğer adının da divle olduğunu.”

divlik

:

Tepesi sivri tüylü bir kuş, hüthüt, çavuşkuşu.

“Adına Değirmenoluk köylüleri divlik kuşu derler.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

divrik

:

Dağın tepesi, doruk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

diya

:

İşte, aha, orada.

diyaldı

:

Değildi.

diyalok

:

Diyalog.

diyar

:

Memleket, ülke.

İkrar verdi ikrârını güderim

İkrârsız dilberi ya ben n'iderim

Başım alıp diyar diyar giderim

Düşerse sevdiğim peşime benim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.499

diyece:n

:

Diyeceksin.

”Dereyi geçene gadar, ayıya dayı diyece:ŋ.”
(Toros Atasözü)

diyek ki

:

Diyelim ki, varsayalım ki.

diyel

:

Değil.

“Evli diyel daha ergen

Yoncalı’ya olmuş sergen

Yok mu bu yiyidin evi?

Üsdüne getirin yorgan babamoğlu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı - 2, Kaynak Kişi: Âsık Mustafa Keleş)

diyen

:

Deyi.

“Hacım seni çevirdiler

Burda diyen çığırdılar

Sehebsizliğin yüzünden

Gurşununan gavurdular”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kaçakçı Hacı’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

Karac’oğlan olmuş hasta

Vardır diyen derman iste

Ecel dedikleri neste

Bir gün deyi dey'ağlarım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.491

diyen hesap

:

Falanın dediği gibi.

“Ahmet’in diyen hesap bu böyle gitmez.”

diyeneçe

:

Diyene kadar, hemen o anda.

diyenidi

:

Deseydin, söyleseydin.

diyep

:

Deyip.

diyerler

:

Diyorlar.

diyés

:

Deyyus, karısının namussuzluğuna göz yuman ve katlanan kimse.

diyesin kalan

:

Diyesin artık.

Karac’oğlan söyler sözün

Kara yere sürüp yüzün

Yâd edesin bir dem özüm

Hak imiş diyesin kalan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.521

diyeşet

:

Söz, konuşma, sözlü ağıt.

diyeşin

:

Deyince.

diygiridikgidi

:

Uzun, zayıf.

diynemek

:

Dinlemek.

“Elboğlum der de çalındı galem

Bir ben ölmeyinen de tükenmez alem

Gediyom sevdim belkile gelem

Sene sene yollarımı öp galan

Deyip atına tohandı avradı yekinişin saçını yoldu bir figan etdi. Gelin aşiret ânız gediyor, Allahdan gorhun, deyi bârdı. Bütün uyhudan yekinip bu dünkü gelinin derdi nedir deyi sordular. Ânız Isdambula getdi, Allah aşgına ossun gedin geri getirin, dedi. Gırg atlı yola revan oldu ve Elboğlu’na yetişerek geri dönmesini isdediler. Elboğlu fermanı Daşbaş oğluna verdi, bunu ohu da diynesinner dedi. O da ohudu. Bütün arhadaşlar diynedi. Bunun özerine bu gırg atlı da Elboğlu’ynan birlikde getmiye gerer verdiler.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

“Hacı oğlum mekdib okur

Dili bilbil gimi şakır

Guzumun mekdibi gelir

Okutdum diynedim şükür”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kaz’a İle Ölen Hacı’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Zülfü Kabalcı)

diynenmek

:

Dinlenmek.

diyni

:

Diye.

diyniyek

:

Dinleyelim.

“Oğlum sapredin iş olacâna varır, der demez meylis yarım sahat süküt içinde galdı. Yarım sahat soğna kör paşa başını galdıraraķ Miğır oğluna şu cevabı verdi. Dosdun Elboğlu şâyir imiş iki türkü söylesin de diyniyek der demez; evet paşam söylesin deyi hiddetli hiddetli söyledi. Elboğlu’nun atlıları tarafından â yolda gelirkene Muzu hatına söylemiş oldun türkü: söyle dediler. Aldı bahalım ne dedi.

Hupların serderi muzuyu gördüm

Seherde açılmış gonca gül gimi

Eprimlerin tel tel etmiş yüzünü

Döküvermiş gerdanın üsdüne”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

diyoŋ

:

Diyorsun.

“Salını salını gel kız yanıma

Salınıp gelişin benzer hanıma

Sen ne diyon aşkın benim canıma

Del’ediyon öldürmüyon ne fayda”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 384

diyoŋuz

:

Diyorsunuz.

“Ben süpürdüm havlınızı

Mevle’m bozdu gavlimizi

Bana gademsiz diyonuz

Ben m’öldürdüm oğlunuzu?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İbrahim Kıvrak’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Meryem Tekatlı)

diyrek

:

Bayatlamış, tazeliğini koruyamamış.

diz donu

:

Alttan giyilen kısa don, dize kadar olan kısa pijama, uzun kadın iç çamaşırı.

dize çökmek

:

Gayretle bir işe sarılmak.

dizgin

:

Gemin uçlarına bağlanarak hayvanı yöneltmeye yarayan kayış.

Sevdiğim üstüne gelmesin hata

Yanağın güllerin rengine bata

Yâri bindirmişler bir yeğin ata

Elinde dizgini tartıp gidiyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.616

dizgini tartmak

:

Dizgini çekmek.

“Sevdiğim üstüne gelmesin hata

Yanağın güllerin rengine bata

Yâri bindirmişler bir yeğin ata

Elinde dizgini tartıp gidiyor”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

dizi tutmamak

:

Korku, coşku, üzüntü gibi duygusal nedenlerle dizlerinde güç kalmamak. “Gerçekten de dizi tutmuyordu.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dizikmek

:

Diz çökmek.

dizim dizim

:

Dizin dizin, dizleri üstünde, dizleri ile.

dizina:dar

:

Dizine kadar.

“Yeni şapkasını vurunmuştur başına. Elbisesi de üç-beş yıllık olsa da en son aldığıdır. Bembeyaz koyun yününden avradının ördüğü çorabını tâ dizinâdar çekmiş ve pantolonun paçasını da içine koymuştur.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

diziniŋ tapı

kesilmek

:

Çok yorulmak, yürüyemez olmak.

“Dizimin tapı kesildi.”

dizleme

:

Paçaları tozdan korumak için pantolonun dizden aşağısını örten dar paçalık, tozluk.

“Başında dal fes, el dokuması, kalın kahverengi gül şalvar, yün şalvarın üstüne çekilmiş dizleme, ilemeli çoraplar.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dizlik

:

Kadın donu, paça, pantolon.

dobalan

:

Patatese benzer bir çeşit mantar.

do:rambaç

:

Ayranın içine yufka ekmek kırıntıları

do:rmag

:

Doğurmak.

do:ru

:

Doğru.

doboğlu, dobo:lu

:

Bir şeyi dengeye getirmek için yerleştirilen küçük parçaların her biri.

dobura dobur

:

Mert.

dodak

:

Dudak

“Leylâ’ma yapdırdım altından gaşık

Bal yemiş de dodakları bulaşık

Şu cihanı dolandım da Leylâ’m bacı gardaşık

Demedim mi Leylâ’m sonumuz ayrılık”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dog

:

Tok.

doğan

:

(Ay) Giren, başlayan.

“Çıktım çınarın bendine

Çağırdım gendi gendime

Doğan ayın on beşine

Anan gelir demedim mi?”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

doğanak

:

Döl yatağı, rahim.

doğdaç

:

Yeni doğmuş bebek, nevzat.

dogdur

:

Doktor.

doğma mı

:

Doğmaz mı?

Kız da der ki sarı yıldız doğma mı

Doğup doğup orta yere gelme mi

Bir gecem de bin geceyi değme mi

Yorma gelin yorma oğlan benimdir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.429

doğme

:

Döğme, yarma.

doğnek

:

Sıkça gidilen yer.

doğnemek

:

Bir yere sık gitmek.

doğnuk

:

1. Hayvanları bağlama veya sırtta bir şeyler taşıma amacıyla yapılan kolan adı verilen aracın ikiuca eşit kısmında bulunan demirden veya ağaçtan yapılmış halka.

2. Yük bağlamak (denk etmek) için iplerinucuna bağlanan çatallı dal.

doğramaç

:

Süt, yoğurt ya da ayrana gevrek yufka doğranarak yapılan yiyecek, papara. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç. Osm.)

doğrambaç

:

Süt, yoğurt veyahut ayrana gevrek yufka doğranarak yapılan yiyecek.

doğruluk cesaret oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

DOĞRULUK CESARET

Erkek ve kız çocukların birlikte oynadıkları bir oyundur. Genellikle okulda, evde oynanan oyunlardandır. Bir şişe bulunur. Şişe ortaya konarak çevrilir. Şişenin ucu kime denk geldiyse “Doğruluk mu?, cesaret mi?” diye şişenin arkasındaki kişiye sorar. Doğruluk cevabı verilirse karşı tarafın özel hayatıyla ilgili bir sırrını açıklaması istenir. Genelde ilk sevdiğin kız/erkek, seni en çok üzen/sevindiren olay vb. soruların cevaplanması istenir. Oyun kuralı gereği bu kişi doğruyu söylemek zorundadır. Cesaret cevabı verilirse cesaretli olduğunu gösterecek bir şeyler yapması istenir.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 211)

doğruya duşşak

:

“Önlem ancak hırsız olmayan kimseyi etkiler, hırsıza engel kar etmez” anlamında söylenir.

doğşan

:

Kullanılmış, eskimiş giyecek eşya. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

doğunmak

:

Doğmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

doğuşun

:

Doğunca, doğduğu zaman.

Yaz gelip de beş'ayları doğunca

Bahçalarda al kırmızı gül olur

Bahçaların ziynetine alışan

Elbet bir gün nazlı dosttan gel olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.622

doğuz

:

Domuz.

doğuzcu

:

1. Soğuk algınlığı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Soğuktan vücudunun ısısı düşerek donan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dohanmak

:

Dokunmak.

dohdur

:

Doktor.

“Şu Afşin’in yeri esik

Ben ağlarım kesik kesik

Sana demiyekler kuzum

Dohdur umudunu kesik”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Güllü Bibi’nin Kızına Ağıtı - 2, Derleyen: Bünya-min Gönen)

dohlu

:

Altı aylıkla bir yaş arasındaki kuzu.

dohuma

:

Dokuma.

dohurcum

:

Dokuztaş da denilen bir tür dama oyunu.

dohuz

:

Dokuz.

dok garnına dokuz bazlama yer

:

Oburlar için kullanılan bir deyim.

“Dok garnına dokuz bazlama yer.”

dokuz saban

:

Traktörün arkasına takılan bir çeşit saban.

Tıraḵtόrıla önce bir pulluḵ ėderiz arḫasından doḳuz saban atarız.

dokanıklı

:

Acıklı söz ya da türkü.

dokanmak

:

1. Dokunmak.

Kaşların benziyor yavru marala

Gözlerin hükmeder yedi kirala

Seher vakti olup boynun ırgala

Dokansın tellere yel yavaş yavaş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.631

2. Değmek.

“Der Dadal’ım şu dağlara varınca

Korkarım yurtları ıssız görünce

Saçılıp da Binboğa’ya konunca

Yaylalara dokanırdı şerimiz”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, II. Baskı, 1984 S. 203)

dokdor

:

Doktor.

“Beş gün Balcalı’da yatdık

Dört gardaşla nöbet dutduk

Dokdorların sözü ile

Döner diye ümid etdik”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Dursun Gök’ün Ağıdı, Ağıdı Yakan: Behzat Gök)

dokdur

:

Doktor.

“Köy hocalarına fakı derlerdi,
Buğday ezen daşa soku derlerdi,
Dokdura gitmeyip tirşik yerlerdi,
O sağlam insanların nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

doktur

:

Doktor.

“Ezelden yürek yaralı

Benim içerim gereli

Size diyom doktur beyler

Haber ver aslın nereli”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hatice Salan’ın Ölen Esinin Ağıdı, Ağıdı Yakan: Hatice Salan)

dokuma

:

El ıstarında dokunan her türlü şey.

“El ıstarlarında çul, kilim, halı gibi şeyler dokunurdu. Gömlek gibi ince kumaşlar çulha denen aletlerde dokunurdu. Çulha ve ıstar ile dokunan dokumaların meşhur olanları şunlardır.

Harda: Doğrudan doğruya süsleriyle birlikte dokunan çuval, kilim ve benzerlerinin aldığı isimdir.

Menikli: Noktalı, renkli ve benekli dokumalardır.

Argaçlı: İşlemeli ve saçaklı dokumalardır. Argaçlı, döverek dokunan eşyaların hepsine birden verilen isimdir.

Sarıçatkılı: Sarı iplerle dokunan dokumalardır.

Armutlu: satrançlı, köşeli dokumalardır.

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

dokurcum

:

1. Dokuz taşla oynanan bir oyun.

2. Kumaşların yüzeyinde, ellendiğinde hissedilen pütürler.

dokurcun

:

1. Patiska, bez.

2. Buğday demetlerinin dokuz tane üst üste dizilmesine dokurcun denir.

3. Dokuztaş oyunu.

dokuz aylık oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

DOKUZ AYLIK OYUNU Sokakta erkekler tarafından oynanan bir çeşit futbol oyunudur. Oyun en az üç kişi ile en fazla dört kişi ile oynanır. Dört kişiden fazla olursa zevkli olmaz. Top ayakta saydırılmaya başlanır. Topu en az saydıran kaleye geçer. Oyuncular kaleciye gol atmaya çalışır. Fakat topun kale içerisine havadan girmesi gerekir. Oyuncular top yerdeyken topa bir defa değebilir. İki defa değerse kaleye geçer. Top avuta giderse, kaleci topu havada yakalarsa, top kale içine yerden girerse, kaleci hariç birisinin eline top değerse, ya da bir kalecinin yediği gol sayısı dokuza geçerse kaleci değişir. Genelde ayakla atılan goller bir gol, kafa ile atılan goller iki gol, omuz üç gol, röveşata dokuz gol yerine geçer.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 211)

dokuz bayramda doymamak

:

Aşırı şekilde yemek yemek.

dokuz kiremit oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

DOKUZ KİREMİT Dokuz kiremit oyunu düz bir alanda en az altı kişiyle gündüz oynanan bir oyundur. Oyunun araçları dokuz kiremit parçası veya dokuz tane yassı tahta ile bir toptur. Oyuncular öncelikle iki gruba ayrılırlar. Gruptaki oyuncu sayıları 3-10 arasında değişebilir. Oyuna hangi grubun başlayacağı bir tekerleme veya yaş-kuru atışı ile belirlenir. Rakip takımdan bir kişi ebe olur. Dokuz kiremit üst üste konur. Kiremitlerin konduğu yere dokuz adım uzaklıkta bir çizgi çizilir. Top atışı bu çizgiden yapılır. Oyuna başlayan takım üç defa topu atar ve kiremitleri deviremezse oyun sırası diğer takıma geçer. Kiremitler devrildiği anda oyun başlar. Ebe elindeki topla oyuncuları vurmaya çalışır. Oyuncular da ebe tarafından vurulmadan dokuz kiremidi üst üste sabit bir şekilde koymayaçalışırlar. Topla vurulan kişi yanar ve oyundan çıkar. Bütün oyuncular vurulursa oyun hakkı rakibe geçmiş olur. Eğer bir kişi vurulmadan kiremitleri sabit bir şekilde üst üste koyarsa, bu kişinin takımı oyunu kazanır ve oyuna devam eder. Oyun bu şekilde oyuncuların istediği zamana kadar devam eder.

(Ömer Kırmızı, Erdemli Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Çalışması, Mersin Üni., S.B.E., TDE. ABD, Mersin, 2015, s. 187-188)

dokuz oğlan doğuruk avrad gimi oturmak

:

Çok sayıda oğlan doğurmanın verdiği özgüvenle havalı hareket eden kadınlar için kullanılan deyim.

“Dokuz oğlan doğuruk avrad gimi oturma. Senin bir kedin bile olmadı.”

dokmek

:

1. Dökmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Döşemek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dokuzan

:

Doksan.

dokuzlu

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Sol ayakta öne bir kere topuk vurulup, yerine çekilirken, sağayak öne çıkarılır. Sağ ayağın topuğuyla öne, sağ yana ve yerine 3 kez topuk vurulur.Bu hareket serisi 3 kez yapılırken sol ayak üzerinde sekilir. En son olarak sağ ayakla başlayıp 3 adım atılır.

(Hatice Fatoş Derebent, Çağlayancerit Halk Kültürü, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, Kahramanmaraş, Mayıs 2015. s. 106)

doküştürmek

:

1. Herhangi bir şeyi iyi yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Döktürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dolak

:

1. Başa sarılan örtü.

2. Ayakkabı giymeden önce bilekle diz arasına dolanan bez parçası.

“Eskiden Yörüklerde çobanlar ve köylüler tarafından kalın yün çorap yerine, ayak bileklerinden dizlerine kadar kalın bir bez sararlardı. Bu bez parçalarına Yörük dilinde dolak denilmektedir.”

dolaklama

:

Dolak gibi yaparak, dolayarak başına sarmak.

dolam

:

Bir tur sarmak.

dolama

:

1. Parmakta oluşan ve güç iyileşen yara.

2. Enli, uzun dikdörtgen biçiminde, genellikle karşılıklı köşeleri ya da iki dar yanı işlemelerle bezenmiş bir tür başörtüsü, başlık yerine başa dolanmış bez.

“Karşısında mavzerli ve dimdik duran, kaşları çatık, çarık ipleri dize yakın çorapların üstüne kadar dolanmış, beli kuşaklı ve yeleğinin altında çapraz fişeklikleri parıldayan, başı dolamalı bu esmer adam, belli ki hayallerindeki eşkıya idi.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

“Gezme dilber gezme karşımda gezme

Kırmızı dolama, gülgülü çizme

Kaşların ığdırıp gözlerin süzme

Korkarım ki düşen dile Fadime”

(Duran Boz, Yazarların Şehri Kahramanmaraş, Pehlil Ali, Kahramanmaraş Valiliği 2009)

3. Mintan, gömlek.

4. Uzun eteklik. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm.)

“Göğ basma, atlas dolama

Selver şan verdin âleme

Gözlerini demem amma

Gaşları benzer galeme”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

5. Sarma.

“Duvar dibindeki çuvallara sırtını dayamış Kel Hacı, hafifçe toparlanıp, elindeki dolama tütünden bir nefes daha çektikten sonra, gözlerini ayıra ayıra konuşmaya başladı.”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

6. Kadın eteği.

7. Önlük, Kadınların belden topuğa kadar sarındıkları bir örtü, peştamal. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dolamak

:

Sarmak, sarıp sarmalamak

dolaman

:

1. Patatese benzeyen ve yenilen bir çeşit mantar. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Dönemeç, viraj. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dolambaş

:

Kıvrımlı yol.

dolan

:

Hile, tuzak.

“Karac’oğlan der gözlerin dolandır

Bir cevap ver bu kalbimi inandır

Aşkın şarabından sen beni kandır

Ya benim derdime çare ne dilber”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 585

dolana

:

Dolansın.

Talana da deli gönül talana

Gide gele orta yeri dolana

Bir yiğit sevdiği yakın olana

Günde düğün bayram etmiş gib'olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.620

dolanmak

:

1. Gezmek, kız peşinde gezmek.

“Der Hös’ğün Ağa’m da bilmedin plan

Bin gır atına da dağları dolan

Ettiğin alıt da hep oldu yalan

Bunu da böğlece bil Hös’ğün Ağa”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Devretmek, dönmek.

“Yaz gelince kuru otlar sulanır

Cahil olanların gönlü bulanır

Yıl geçince iki bayram dolanır

Bilmiyorum ne derdin var yâr senin”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 555

dolaş dolaş

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Dam başında veya meydanda erkeklerin oynadığı bir oyundur. En az 30 – 40 kişi ile oynanır. Aralarda bir metre kadar  (alanın durumuna göre) boşluk bırakılarak 20 kişi çember oluşturacak şekilde oturur. Her oturan oyuncunun arkasında bir oyuncu vardır ve bir oyuncu da boşta bırakılır. Çemberin içinde ucuna küçük minder ya da yastık bağlanmış kalın iple bekleyen ebe vardır. Bu ipin uzunluğu çemberin dışına çıkacak kadardır. Ebe, değiş değiş yahut dolaş dolaş dediğinde ayaktaki oyuncular saatin tersi yönünde ilerleyerek bir sonraki oturan oyuncunun arkasına geçmeye çalışır. Boşta kalan oyuncu ise bu değişim sırasında kendine bir yer bulmalıdır. Çünkü oyunda boşta kalan kişiler ebe tarafından elindeki iple dövülür. Ebe, alttaki üstte komutunu verince, oturanlar ile ayaktakiler yer değiştirir.

(Hatice Fatoş Derebent, Çağlayancerit Halk Kültürü, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, Kahramanmaraş, Mayıs 2015. s. 123)

dolaşık

:

İşi düzenli olmayan.

dolaşmak

:

Karmaşıklaşmak, yumak biçiminde sarılmak istenen ipin düğüm ve ilmiklerle birbirine girmesi.

dolaz

:

1. Yağda kavrulmuş unun üzerine pekmez, bal ya da şeker dökülerek yapılan bir çeşit helva, un helvası. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Saçda pişirilmiş yufka ekmeğini suyla ıslatıp üstüne yağ dökerek yapılan bir çeşit yemek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Pelte. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Çökelek suyundan elde edilen çökeleğe benzer yiyecek.

5. Yağsız bulamaç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

dolca

:

Su tası.

doldurmak

:

Atı, gemini gevşeterek, hızlanması için üzengilemek.

“Acaba atı doldurup üzerine sürse miydi….”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

doldurmalı

:

Çok basit dokumalı bir çuval çeşidi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dolma tüfek

:

 Kara tüfek olarak ta tabir edilen, saçma, barut ve kapsülü el ile ilgili haznelerine konulan tüfek.

dolu 

:

1. Meşrubat, çay, kahve, içki.

Döşüne vurmuşsun beyaz halıyı

Ahmak buldun söylediyon deliyi

Dilin ile doldurduğun doluyu

Elin ile doldurmuyon ne fayda

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.385

2. Çok çok sayıda, bir sürü.

3. Kadeh, içki kadehi.

“Seher zamanında uğradım sana

Görünce gül yüzün kaldım ben tana

Gafilken bir dolu sundun sen bana

İçirdin ağuyu bal diye diye”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

doluca

:

Tetanos yarası.

doluk

:

1. Yüz, duluk.

Bizim yaylalar meşeli

Dibinde gazel döşeli

Sürgün gederkennek gördüm

Doluğun altın döşeli

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.170.

2. Ağlamaklı olma hali.

doluklamak

:

Göz yaşarmak, ağlayacak duruma gelmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dolukma

:

1. Nefes darlığı, astım.

2. Üzüntüden gözüne yaş birikme.

“Doluktum kaldım.”

dolukmak

:

Çok üzülmek, ağlayacak gibi olmak, üzülmek, duygulanmak, ağlamsı olmak, üzüntüden gözleri yaşarmak, gözleri dolmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç. Ada. Osm. Mr.)

“Yörü bire yalan dünya

Senden murad alınır mı

Pek dolukmuş humar gözler

Buna çare bulunur mu”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 640

doluksamak

:

Ağlayacak gibi olmak, bosümek.

doluman

:

Bir sürü, çok fazla.

doluptur

:

Dolmuştur.

Karac’oğlan der ki böyle oluptur

Ala gözün kan yaş ile doluptur

Ol asırdan beri âdet oluptur

Ergen kızlar yiğitlerle yan gider

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.588

doluyu doluyu

:

Dolu dolu, güçlü şekilde.

dom

:

Olur.

domalan

:

Patatese benzeyen ve yenilebilen bir çeşit mantar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

domalmak

:

Secde eder gibi durmak, arkasını çıkarmak, çıkıntı yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm. Mr.)

domarmak

:

Tohumun çiçek açacak hale gelmesi.

domas

:

1. Çökelek, kaymak, süt ve tereyağını karıştırarak yapılan yiyecek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Yoğurt kaymağından yapılan peynir. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

domat

:

Domates. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

domatis

:

Bölgemiz göçmen ağzında; domates.

domatos

:

domates.

domaylı

:

Çok güzel kokulu bir kavun çeşidi, süs kavunu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dombal

:

Kıç, kalça.

dombalak

:

Oturma pozisyonunda başı yere koyarak tepe üstü dönme, takla.

“2 Haziran Adana Kozan’ın kurtuluş günüdür. Dünya ve Olimpiyat şampiyonu İsmet Atlı ile Âşık İmami kurtuluş merasimi programını izlemek üzere Kozan’a gelirler. Bir tatlıcının önünde törenin başlamasını bekliyorlar. Hemen yanı başlarında kurtuluş töreninde davul çalacak olsa gerek ki bir Abdal oğlu davulu dikmiş, davulun üzerine oturmuş, zurnayı beline sokmuş bacakta kara şalvar bağını büzüştürmüş, beyaz gömlek, gömleğin bağrını üç düğme açmış. Sivri burun kundura, yumurta topuk, ökçeye basmış. Elinde bir kaset davulun küçük çubuğu meçikle kaseti kıvradıp duruyor. Bu durum İsmet Atlı’nın dikkatini çekmiş. Abdal oğluna seslenir:

İsmet Atlı: “Kirve o elindeki kaset kimin? “

Abdaloğlu: “Gül Ehmed’in ağam, Gül Ehmed’in.”

İsmet Atlı: “Başka kimin kasetlerini dinlersin kirve.”

Abdaloğlu: “Neşet Ertaş’ınan, Ali Nurşani’ye de bayılırım ağam.”

İsmet Atlı: “Âşık İmami’yi de bilin mi, dinlen mi?”

Âşık İmami’yi tanıyamayan Abdaloğlu bir an gafletle, pervasızca şöyle söyler.

Abdaloğlu: “İmami mi dedin ? Yok bre o yaramaz adam.” deyince.

İsmet Atlı: “Ulan terbiyesiz herif o da nasıl söz, baksana Âşık İmami burada.” Deyince

Abdaloğlu dikkatli bakınca Âşık İmami’nin karşısında olduğunu görünce sözü hemen kıvırdı.

Abdaloğlu: “Sen hangi İmami’den basediyon bre Türkiye’de dolu İmami var”, dedi

Âşık İmami: “Abdaloğlu gurban olurum sana, o sövdüğün Âşık İmami benim.”

Abdaloğlu: “Yok edem, ben sana söver miyim? Senin oğlunun düğününde ha bu davulunan dokuz dombalak dönerim.” demiş.

(Kaynak kişi: Âşık İmamî, Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kita-bevi, İstanbul 2008)

dombalak aşı

:

Çıkarı uğruna başkalarına yalakalık yaparak elde edilen şey.

“Dombalak aşı.”

dombalak aşmak

:

Takla atmak.

dombalak dönmek

:

Takla atmak, yuvarlanmak.

dombay

:

1. Akılsız, avanak.

2. Manda. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dombayı

:

Kırıcı, hatır gönül tanımaz, kaba, sert.

dombolamak, dombalamak

:

Devenin koşması.

dombuldamak

:

Bir işin yapılması, sonuçlanması için çok çaba sarfetmek, kendi kendine hırçınlık etmek.

“Dombuldayan ben oldum, dorum sahibi sen oldun.”

dombulu

devirmek

:

Yatmak.

domur

:

Benek.

“Yavrum beni âşıkların tanlamış

El âriftir gezişimden anlamış

Ağ memeler domur domur terlemiş

Ağ göle yağmurun düştüğü gibi”

(Karacaoğlan, Kaynak: Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

domur domur

:

Boncuk gibi tane tane, damla damla.

“Ala gözlerini sevdiğim dilber

Gel kara zülfüne kullar olayım

Ak memeler domur domur terlemiş

Sil kara zülfüne kullar olayım”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

domurcuk

:

Tomurcuk.

Seherden uğradım dostun köyüne

Hoş geldin sevdiğim in dedi bana

Domurcuk memesin verdi ağzıma

Yorgunsun sevdiğim em dedi bana

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.392

domurmak

:

Kabarcıklanmak, filizlenmeye hazır olmak, tomurcuklanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Terziler de dikin diker hümürür

Açıkta meyvayı, hayvan kemirir

Oğlan gülüm taze yeni domurur

Her bir dala konmaz o benim kuşum”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Aşık Hüseyin)

Testisini almış pınara gelmiş

Terlemiş memeler taze domurmuş

Has yaldız düğmeler çapraz vurulmuş

Seherde göğsünü çöz kara gözlüm

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.515

domurmamak

:

Tomurcuk haline gelmemek.

Yuka olur ulu suyun geçeği

Hak balığa buyurmamış bıçağı

Domurmamış açılmamış çiçeği

Yollar melil melil bilmem nedendir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.608

domuşmak

:

Sessiz ve dargın durmak, somurtmak, küsmek, büzüşmek, hareketsiz kalmak.

“Yemek vakti domuşmasa olmaz sanki.”

domuşup kalmak

:

Üşümek, titremek.

domuz pıtırağı

:

Papatyagiller familyasından, tohumları dikenli, tek yıllık ot.

domuzboğazlıyan

:

Üzüme benzer meyveli sarmaşık diken türü, yapık.

domuzlağ, domuzluk

:

Değirmende suyun vurup çarkı döndürdüğü yer.

“Değirmenin domuzluğundan parçalanarak, şakırdayarak, delicesine, yukarılara fırlayarak gelen sular köpürüyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

doŋ

:

1. Giysi, elbise. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Fani Karac’oğlan fani

Veren alır tatlı canı

Sevmediğim kara donu

Dost karşımda giydin bu gün”

(Müjgan Cumbur, Karacaoğlan,1985: 255)

“Güzellik on, dokuzu don.”

(Andırın Atasözü)

“Don dokuz gösterir.”

(Kıyafet farklı gösterir, itibar kazandırır anlamında bir Andırın deyimi)

“Donu donumdan değil, dini dinimden değil.”

(Çukurova Atasözü)

2. Renk.

“Moturunun donu sarı

Getdin amma gelmez geri

Dört çocuğu vardır amma

Heç biri dutmaz yerini”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Soför Mehmet’in Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Duran Avan)

3. Çamaşır, iç pantolonu.

“Eşgi: de çog gözel çıhaddım. Beş kilou sumâ iki don satırı su goymam, bir buçug don satırı goyarım.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

Karac’oğlan donatsalar donumu

Dosta doğru döndürseler yönümü

Bin yaşasam hesap etsem ölümü

Defter tutsam olancası bir gündür

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.619

4.  Örtü.

Karac’oğlan der inşallah

Görenler desin maşallah

Kara donludur Beytullah

Örtüsü kara değil mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.450

5. Atların rengi için kullanılan bir ifade.

Altı Arab atlı hem mavi donlu

Serdarlar serdarı tepesi tuğlu

Şâh Beyazıd ile ölçer boyunu

Bu da bir gün kendisine derd olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.621

6. Ağaçların yapraklarla örtünmesi.

“Katar katar oldu göçler

Donun geydi her ağaçlar

Deli deli öten kuşlar

Diller bağlar şimden geri”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 461

doŋ damı

:

Çamaşır yıkanan yer.

doŋ değiştirmek

:

Renk, biçim, kılık vb. gibi, görünüş değiştirmek.

“Bir baktım ejderha don değiştiriyor. Gözümü ayıramıyordum ondan. Az sonra, bir bakıyorum, yeşil bir adam çıkıyor ejderhadan.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

doŋ gazanı

:

Tarhana, bulgur ya da çamaşır kaynatmada kullanılan büyük kazan.

don güdük

:

Bölgemiz göçmen ağzında; don gömlek.

doŋ ilanı

:

Büyük leğen.

doŋ kazanı

:

Taban kısmı 50-55-80 cm. arası olankazanlara don kazanı denir. Daha çok çamaşır suyu ısıtmada kullanılır.

doŋ kestirmek

:

Kadın ya da erkekler için, takım elbise diktirmek.

doŋküllü:

:

Çamaşır suyunu yumuşatmak için içine küllü su konan küp.

doŋ lasdi:

:

Uçkur lastiği.

doŋ oca:

:

Çamaşır yıkama suyu ısıtmak için kurulan ocak.

doŋsatırı

:

Büyük bakraç.

don ya:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; katı yağ.

doŋ yumak

:

Çamaşır yıkamak.

“Haçça’m don yumadan gelir

Akar kolunun iliği

Ankete cepkeni giyer

Dalgalanır mor beliği”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

doŋ yumaklığı

:

Hanımların iş şalvarı.

don yunağı

:

Çamaşırın yıkandığı yer.

doŋa girmek

:

Renk, biçim, kılık vb. gibi, görünüş değiştirmek.

donak

:

Gelin elbisesi, kadın elbisesi

donanmak

:

Süslemek, güzelleşmek.

Ağacınız yapraklarla donanır

Taşlarınız bir birliğe inanır

Hep çiçekler bağrınızda gönenir

Pınarınız çağlar akışır dağlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.579

donatmak

:

Süslemek.

Kızlar güzel amma nakış iş ile

Boynun donatırlar tel kumaş ile

Püsküllü boncuklu yüce baş ile

Al yeşil gerdeğe giresi kızlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.580

donbalak dönmek

:

Takla atmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Kırmız Ehmet ne zaman bir köy düğünü olsa çabalanmadan önce Abdala dokuz donbalak attırır ondan sonra bahşiş verirdi.”

doŋcak

:

Donsuz, yarı çıplak.

doŋcukmak

:

Utanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

dondum oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

DONDUM OYUNU Kız ve erkek çocukların birlikte oynadığı oyunlardandır. Ebe belirli bir sayıya kadar sayar. Diğer oyuncular ebeden kaçar. Oyuncu ebe yaklaştığı zaman “dondum” der ve hareket etmeden bekler. Diğer oyunculardan biri “ateş” diyerek donan oyuncuyu çözer. Ebe birisine “dondum” demeden dokunursa o kişi ebe olur. Herkes aynı anda donarsa oyun biter.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 212)

doŋgus

:

Toprağın donması.

donguzarı

:

Domuz ahırı, domuzun beslenipbüyütüldüğü yer.

doŋkuz

:

Gece ayazıyla donan ıslak toprağın sabah güneşiyle tekrar yumuşaması. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

doŋluk

:

Giyecek, çamaşır yıkanan yere verilen ad. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Altında da atı sakar

Yarasına sinek çokar

Kibir idi babam oğlu

Elin donluğuna yatar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

donlukçu

:

Çamaşırcı, ücretli çamaşır yıkayan.

donnuk

:

Eskiden çamaşır yıkanan yer.

doŋucu olmak

:

Çok üşümek.

donukmak

:

Donup kalmak.

doŋuktu             

:

Durdu, hissizce durup kaldı.

doŋunda

:

Birinin kılığında.

doŋuz

:

Domuz.

doŋuz cıbası

:

Domuz yavrusu.

doŋuzcu

:

Mavzer, tüfek.

doŋuzlağ

:

Değirmende suyun vurup çarkı döndürdüğü yer.

doŋuzluk

:

1. Şeytanlık düşünme.

2. Değirmende suyun vurup çarkı döndürdüğü yer.

dora

:

Lastik ayakkabı markası.

do:ru

:

Doğru.

“Yaşlı adamların, tanıyamadıkları güccük bir çocuk gördüklerinde; elleri:nen gafalarından dutup yüzünü gendilerine do:ru çevirmesi incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

dorat

:

Doru at.

“Gapısında dor’at bağlı

Heç mi yog bibimin oulu

Neriye gedik Memmet Çavış

Hâbesi üzengiye bâlı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dor'at

:

Doru at. Koyu kırmızıya yakın siyaha çalar bir at donu.

dorlak

:

1. Küçük çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. On beş yaşından aşağı kız ve erkek çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Şeftaliyi eğmeli

Dallarına değmeli

Dorlak kızı olanın

Sokusunu dövmeli

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.152.

3. Yavru. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dorluk

:

On onbeş yaşından küçük erkek veya kız çocuğu.

do:rmak

:

Doğurmak.

“Söndürsene lan cuvarayı!... Seni anan Gadir Gecesi mi dôrdu ki di:nemiyon?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

doru

:

Bir at rengi. Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi siyah at.

Beş yüz atım olsa beş yüzü doru

Binse etbalarım eylese harı

Beş yüzü de öveyk bini de kırı

Beş yüz yedeğine al ister gönül

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.482

doruk

:

1. Ardıç ağacının bir türü.

2. Ağaç, üç dört metre boyundaki taze çam fidanı.

“Dağdan keserler doruğu

Dibinde kalır kırığı

Danen baham emmileri

Geldi kınalı feriği”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, İsmail’in Ağıdı, Derleyen: Mehmet Kılınç, Kaynak Kişi: Şengül  Börk)

dorukluk

:

Genellikle çam, köknar, ardıç fidanlarından meydana gelen orman, fidanlık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dorulak

:

Yeni yetme.

dorum

:

1. İki yaşına kadar deve yavrusu.

2. Deve yavrusu, genç erkek deve.

“Dombuldayan ben oldum, dorum sahibi sen oldun.”

dorum osutturan

:

Boyu uzun aklı kısa genç.

doruŋ

:

Dorum, havut geçirilme çağına yaklaşmış deve yavrusu.

doruotu

:

Dereotu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dorusunu

:

23oru atını.

dos

:

Dost, sevgili, oynaş, metres.

“Galles fişşek sıkmaz boşa

Kamil düşememiş dosa

Canı canınan dêşmiş

Yaşa da gar’aslannar yaşa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İnce (Safiye) Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Çığşar)

dos ist

:

Dost düşman.

dosd

:

Dost.

“Burma bıyık kekil desde

Buna navakıt olduk hasda?

Kimse olmaz buna gayıl

Gerek düsmannara dosda”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Askerde Ölen Kâmil’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

dosddan ne

gelirse kerem o

:

Dostun göndereceği en değersiz şey bile baş köşede saklanacak armağandır.

“Dosddan ne gelirse kerem o.”

dosdoden

:

Kokulu küçük kavun. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dost

:

1. Arkadaş.

Yalanmış dünyanın ötesi yalan

Felektir muradım elimden alan

Mısr'a sultan olsam istemem kalan

Dost ağlayıp düşman güldükten geri

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.461

2. Sevgili.

Hasta düştüm hey ağalar

Halım bilmez dağlar şimdi

Düşman gibi dost karşımda

Zülüflerin bağlar şimdi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.442

Del'oldum kanman sözüme

Dost hançer vurdu özüme

O yâr bakmıyor yüzüme

Yas çekecek çağlar şimdi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.443

dost gayreti

:

Dosta, arkadaşa gösterilen sevgi.

Dost deyip de dost gayreti kovduğum

Dost bana bir yara açtı n'eyleyim

Ak göğsü üstüne mihman olduğum

Da bir gün imiş geçti n'eyleyim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.506

dostluk

:

Arkadaşlık, ahbaplık.

Söylerim söylerim sözümden almaz

N'ideyim cahildi halımdan bilmez

Bu dostluğun senin boyuna sürmez

Anadan atadan soy almayınca

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.383

doş

:

Çakıl yığını.

doşamak

:

Sağım için dananın ineğe bağlanması.

doşaŋ, doşan

:

Eski, kullanılmış, az kullanılmış.

dovan

:

Doğan.

dovrambaç

:

Süt, yoğurt ya da ayrana gevrek yufka doğranarak yapılan yiyecek.

dovşan

:

Kullanılmış, eskimiş giyecek eşya. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

doyanaça:

:

Doyuncaya kadar.

doyanaçak

:

Doyuncaya kadar.

doymaklı

:

1. Don yumaklığı.

2. Kadınların çamaşır yıkarken giydiği bir tür şalvar.

3. Göçmen, kadınların giydiği desenli, bol şalvar.

“Yüglüg perdesi ederdig, çarşaf ederdig, heriflere köyneg, tuman dikerdik. Biz ayâmıza doymaglı ederdig.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

dozlak

:

Yüke gelmeyen deve.

döbür

:

Pür.

död

:

Dört.

dögdürmek

:

Hünerini ve yeteneğini sergilemek.

döğdürmek

:

Dövdürmek.

döğeç

:

1. Tokaç.

2. Tahta havan.

döğen

:

Harmanda ekinlerin tanelerini saptan ayırmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, altındaki çakmak taşları çakılı bulunan, kızak biçiminde tarım aracı.

döğen takı

:

Alışılmıştan oldukça irice, büyükçe.

döğlek

:

Ahırların tabanında hayvanların pisliğinden oluşmuş tabaka.

Karşıda olur oğlak

Oğlakta da olur döğlek

Hava vuruldu değişin

Gelinler tuttu oğlak

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.162.

döğme               

:

1. Dövme, kızgın halde iken dövülerek şekil verilmiş madeni eşya.

2. Döğülerek kabuğu ayrılmış buğday, yarma, pilav, tarhana ve aşure yapımında kullanılan değlipte dövülmüş buğday.

“Kadın, ocakta, ateşin yanı başında duran kocaman bir bakır tencereden kalaylı bir sahana döğme çorbası doldurmaya başladı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

döğmek

:

1. Değmek, dokunmak.

“Karac’oğlan der de gördüğün öğer

Uzundur saçları topuğun döğer

Vermişler beş bini bin daha değer

Kesilmiş bahası alamıyorum”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 511

2. Zorlamak.

“Karac’oğlan der ki kendim öğmeyim

Coşkun sular gibi bendim döğmeyim

Güzel sevme derler nasıl sevmeyim

Sevsem öldürürler sevmesem öldüm”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 512

döğmeli değil

:

Döğmemeli.

Karac’oğlan der ki konup göçmedim

Ak göğsünün düğmelerin açmadım

Fırsat elde iken alıp kaçmadım

Öldürmeli beni döğmeli değil

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.477

döğna:li

:

Döğneğli, devamlı, sürekli.

döğnemek

:

1. İş için bir kimseye üst üste arzu hal sunmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Israrla sürdürmek.

döğöş

:

Dövüş, kavga.

“Herkes hakkına uyarsa değermende döğöş olmaz.”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

dö:şgen

:

Çok dövüşen.

döğülmek

:

Davul vb. çalgıların çalınması.

Kapımızda boz sürüler sağılsa

Tatarlarım kol kol olsa dağılsa

Yedi yerden davulbazım döğülse

Yörük yumuşluylan baş eyle beni

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.455

döğümlük

:

İyilik, umar, çıkar yol.

döğüş

:

Dövüş, horoz dövüşü.

döğüşgeç

:

Silah.

dökgü

:

Oğlak, kuzu veya buzağıların altına serilen ince dal uçları.

dökkü

:

1. Hayvanların altına serilen ot, ağaç dalı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Hayvanlara yedirilmek için toplanan ağaç yaprağı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

3. Rüşvet. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

4. Misafire yapılan izzet ikram. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dökme misin

:

Dökmez misin?

Gayrı bana bakma mısın

Yangına su dökme misin

Sen Tanrı'dan korkma mısın

Yok mu kalbinin îmanı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.426

dökmeci

:

İşportacı, tablacı.

dökmecik

:

Lokma tatlısı.

Datlı ne ederiz işte dóḵmecik yaparız.

dökmek

:

Sebzeler ürün vermeye başlamak.

döknek, dökük

:

Dağlardan kopup toplanan irili ufaklı taş parçaları. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

döknekli

:

Dağınık, düzensiz.

döktürem

:

Döktüreyim.

Düğmeler döktürem göğsün ağ ise

Çevre yanı mor sümbüllü bağ ise

Çünkü güzel bende meylin yoğ ise

Benim işim minnet ile zor değil

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.478

dökük

:

Dökülmüş.

Ak bilekte sarı hakık

Zülüfü gerdana dökük

Gözün melil kaşın yıkık

Dostum neler duydum bugün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.570

dökülgen  

:

1. Hayvanların toplandığı yer.

2. Küçük taneli ve çabuk dökülen bir üzüm türü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dökülmek

:

Suya inmek, konmak. (Kuşlar)

“Telli turnam indi döküldü göle

Yüzünü bürümüş al yeşil vala

Yaprağı karışmış kırmızı güle

Misk ü amber tüter bahar kelli”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 448

döküm saçım

:

Çok perişan bir halde.

“İşte görüyorsun dedi. Bir anası da sensin. Ne edersen et. İş güç zamanı. Döküm saçım kaldım.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

döküntülü

:

Dağınık.

döküştürmek

:

Hafızasını yoklamak.

döl  

:

1. Kavun, karpuz, kabak ya da hıyarın henüz çiçeği dökülmemiş durumdaki meyvesi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Kabaklar döllenmiş.”

2. Soy, soyun devamını sağlayan çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Azgın bakan eller gibi

Densiz gezen döller gibi

Düzenlenmiş teller gibi

El değmeden seslenirsin”

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 171

3. Erkek, delikanlı. (TDK Derleme Sözlüğünden Mr.)

“Bu iş de böyle olur mu?

Çağırsak yola gelir mi?

Gâvır mısın gâvır dölü?

Yoldaş yoldaşı vurur mu?”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

döl ayı

:

Hayvanların yavruladıkları Mart, Nisan ayları. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

döl dökmek

:

Kuzulamak.

“Ağ koyunu döker dölü

Anası bilmiyor dili

Hacı asker bakmam demiş

Neynesin oğlansız evi”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)I)

dölbaşı

:

Sürüde ilk doğan kuzu, oğlak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dölecik

:

İyice, güzelce, usluca.

dölek

:

1. Düzlük, düz, engebesiz yer, tarlanın düz olan yeri. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

“Altın bilezik dakınır

Yakışmaz mı bileğene

Benzemez mi perçemliği

Elbistan”ın döleğene”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Süslü, süslenmiş.

“Göğsü telli turna gibi dölektir

Gözler kara dolgun, beyaz bilektir

Kuraş yayla şirin yeri gölektir

Kendi melek benzer yayla geline”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 410

3. Kıvrıntısız düz yol. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

4. Dürüst, ciddi, mert, ağırbaşlı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

5. Uslu, terbiyeli, ağırbaşlı kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. Ada. İç. Osm.)

6. Güzel, iyi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

7. Dağların tepelerinderastlanan düz yollar.

8. Sakin ve normal davranışı bildiren zarf.

9. Yedek. (Yiyecek.)(TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dölek ayakkabı değil

:

Güvenilir birisi değil.

dölek basmak

:

1. Düzgün basmak, düz yerlere basmak.

2. (Kişi) Tutarlı davranmak.

dölek başı

:

Tarlada ekimin baş kısmına denir.

dölek durmak

:

Yaramazlık yapmamak, uslu durmak.

döleklemek

:

Düzlemek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

dölenmek

:

Düzgün şekilde yerleşmek.

döleşmek

:

1. Sere serpe yatmak.

2. Yola gelmek.

“Eşimin avradı beşti

Öldü uykuya döleşti

Hörtük Osman yıkamazdı

Pehlivendi çok güleşti”

(Abdal Süslü Hasan’a Ağıt, Kaynak Kişi: Aşık İmami)

3. Dolaşmak.

“İnekler geldi melişti

Elim ayağım dolaştı

Dünkü uyumayan gızım

Bugün uykuya döleşti”

(Nakleden: Osman Taşdan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 238)

4. Uyuşmak, anlaşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

5. Düzelmek, işi yoluna girmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

döllemek

:

1. Çiftleştirmek.(TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

2. (Ağaç) Meyve vermek.

döllenmek

:

Döl sahibi olmak, çocuk sahibi olmak.

döller

:

Genç erkekler için kullanılır.

dölük

:

Hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dölüm

:

Bölgemiz göçmen ağzında; dönüm.

dömbelek

:

Takla, parende.

dömelmek

:

Secde eder gibi durmak, arkasını çıkarmak, çıkıntı yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dömelti

:

Görmeyi engelleyen tümsek, kubbemsi yığın.

dön olmak

:

Ölmek, dönememek.

“Dadaloğlu’m der ki, belim büküldü

Gözümün gevheri yere döküldü

Üç yüz atlı ile cenge dıkıldı

Yüzü geldi iki yüzü dön oldu”

(Dadaloğlu, Cahit Öztelli, Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul 1984)

dön tös bilmez

:

Usul erkan bilmez, yontulmamış

döndeli

:

1. Dönek, sözünde durmayan.

2. (Bir kimse tarafından) Terk edilmiş, nişanlısından ayrılmış.

“El atıp dericek Hatçe’nin gülü

Can için sarıcak Ayşe’nin beli

İkisi hampalı bir de döndeli

Emine’m çok içti kandı pınara”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

dönder a:cı

:

Köşkerlerin kullandığı sopa.

döndergeç oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

DÖNDERGEÇDüz bir zemine paralar koyulur. Her oyuncu eşit miktarda para koyar. Oyuncular sırayla gülleyle parayı döndürmeye çalışır. Döndürebildikleri paralar oyuncuların olur.

(Uğur Bilgici, Osmaniye / Bahçe Halk Kültürü Üzerine bir Araştırma Konulu Yüksek Lisans Tezi, Osmaniye Korkut Ata Üni., S.B.E., TDE., ABD, Osmaniye, 2018, s.168)

dönderi etmek

:

İçini dışına çıkarmak.

döndermek

:

Döndürmek, çevirmek.

döneğen

:

1. Halka.

2. Su çevirisi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dönek

:

1. Su çevirisi, anafor. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Yollarda yağmur sularının yaptığı çamurlu su birikintisi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

3. Tarlayı sürerken hayvanları yormamak için tarlanın ayrıldığı eşit parçalardan her biri. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dönelgesi ağır

:

Yavaş iş gören, mızmız.

dönem

:

Döneyim.

Karac’oğlan der ki yol büke büke

Yönümü dönem de çağıram

Hakk'a elinde bir deste gül koka koka

Nazlı yârim yaylasına göçtü mü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.643

döneneça:

:

Dönene kadar.

“Oturrum kakmam yerimden

Köy üsdüme döneneçâ

Yanarım gardaş yanarım

Vadem yetib öleneçâ”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Asker Halil’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Balıkçı)

dönerge

:

Çark.

döngeç

:

Pervane, fırıştak.

döngel

:

1. Kahramanmaraş’ın üzüm bağları ve pekmeziyle ünlü bir mahallesi.

2. Saat, zaman gösteren.

döngele

:

Güzün kökünden kopup bozkırda rüzgârla dönerek uçuşan toparlak, insan başı kadar bir diken.

“Döngele geldi kapıya dayandı. Al götür döngeleyi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

döngelek

:

Değirmi.

döngün

:

1. Dargın.

2. Rengi dönmüş, halsiz, tadı değişmiş.

döngün döngün

:

Dargın dargın, küs gibi.

“Yangın Karac’oğlan yangın

Yüksek değil gönlüm engin

Gül yüzlerin döngün döngün

Küskün müsün akça gelin”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 545

dönmek

:

Benzemek, gibi olmak.

dönüklük

:

İrtica, dönme.

dönümü ağır

:

İşi yavaştan alan, sakin, gamsız kişi.

dönüş

:

Yayladan kışlak yapılan göç mekânlarına denir.

döomak

:

Döğmek.

dö:dürmek

:

(Değirmende) Yarma çektirmek.

“Dö:me dö:düren sokular

Ezen okuyor fakılar

Bö:n ölecêni bilmiş

El yanında beni kokular”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

dö:let  

:

Devlet.

dö:me

:

Yarma, gendime.

dö:mek

:

1. Dövmek.

2. (Kapı) Çalmak, vurmak.

dö:nmek

:

Döğünmek.

dö:ş

:

Döğüş, kavga.

“Dadaloğlu’m davlumbazlar vurulur

Cümle aşıret hep başıma derilir

Dö:ş olur nice yi:tler yere serilir

Ölen ölür galan sağlar bizimdir”

(Duran Doğan-Barış Kabalcı, Andırın Halk Hikayeleri ve Masalları, Poza Ofset K.Maraş)

dördül

:

Kare, dörtgen.

dörpü

:

Törpü.

“Ula yemin diyom sâ işde; ömür dörpüsü, daha ne istiyon?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dört göz depesinde

:

Çok uyanık kimse.

dört göz olmak

:

Dikkat kesilmek, çok dikkatli olmak.

“Kuş Memed de, öteki çocuklar da tıpkı Mustafa gibi dört göz olmuşlar Salman’ı bekliyorlardı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dört kapı

:

Tahtacılarda, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapısı.

dört kollu

:

Tabut.

dört köşe

:

Çok değişik ülkeler.

Karac’oğlan der ki burda durulmaz

Güleç yüze tatlı söze doyulmaz

Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz

Yedi iklim dört köşeden geliyor

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.616

dört tepe doŋuzu etmek

:

Her yandan eleştiri yağdırmak.

dörülmek

:

Toplanmış, derilmiş.

dösdölek

:

Dümdüz.

döş

:

1. Sine, bağır, göğüs, meme, bicik, gerdan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Eliyinen el eylemiş

Döşüyünen yol eylemiş

Gurşun dâyip yıkılışın

Emmisine car eylemiş”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

“Garip itiŋ kuyruğu döşünde gerek.”

Tanımadım kirpiğinden kaşından

Ayırmadım yâreninden eşinden

Öpe idim gerdanından döşünden

Gelin olup bize gelesi kızlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.580

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

2. Yamaç tarla.

“Davarını vurun döşe

Tekesini bağlan başa

Gadan alam ağ gelinim

Daha neler gelir başa”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

döş doldurması

:

Keçinin kaburgasının içi bütün olarak soğan salça yağ biber ile yoğurulmuş karışımla doldurulup kaynatılarak yapılan yemek.

döş dövmek

:

Ah etmek, hayıflanmak.

döş eniği

:

İtin en sevdiği, dolayısıyla en çok beslediği yavrusu, besili bakımlı it eniği.

döş kemiği

:

Göğüs kafesi.

döşe vurmak

:

Göğsüne örtmek.

“Döşüne vurmuşsun beyaz halıyı

Ahmak buldun söylediyon deliyi

Dilin ile doldurduğun doluyu

Elin ile doldurmuyon ne fayda”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 385

döşeme

:

1. Taban ve tavan tahtası. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Kaldırım. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Geçmişte ve günümüzde keçeden Yörükler keçe külah ve kepenek yaparken, Anamur Bahşiş Yörüklerinde yer döşemesi(Halı-kilim yerine) kullanıyorlarmış.

4. Ham ipekten yapılmış, yollu ve renkli başörtüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

döşemek

:

Yere yaymak, sermek.

döşemene

:

Döşeğine.

döşenmek

:

1. Alttan alarak dil dökmek.

2. Yayılmak, uzanmak.

“Döşendim toprağa yaslandım taşı

Gözümden akıttım kan ile yaşı

Seni can ü gönülden sevmeyen kişi

Geçer de karşında boyun eğer mi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 453

döslemek

:

Göğüslemek, karşı durmak, direnmek

döşlü

:

Enli göğüslü, geniş.

döşlük

:

Önlük, sellik.

döşşeği kalıŋ

atmak

:

Konuğu çok iyi bir biçimde ve günlerce el bebek gül bebek  ağırlamak anlamında şaka yollu söylenir.

“Belli ki döşşeğini galın atmışlar.”

döşşek

:

Döşek, yatak, yer yatağı.

“Ünnendi de Memmed Biyam ünnendi

Akdı döşşeklere ganı göllendi

Çuhadar vuruldu, Maraş sallandı

Ağlaşır guzular biya baba deyi”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

döşşek dökdürmek

:

Pamuktan yatak yaptırmak.

döşşek nikahı

:

Zifaf gecesi damat yatsı namazından sonra, gerdek odasının kapısına geldiğinde nikah tazelemesi yapılır. Bu nikaha döşşek nikahı denilir.

“Hocalara sormak gerekir, döşek nikahı sahih mi diye?”

döşşemene

:

Döşeğine.

“Döşşemene mekgim otur

Direğin yanına getir

O da mıraz emmim oğlu

Get de beş seneyi yetir”

(Andırın’dan Ayşe Temiz)

döşşenmek

:

1. Döşşelenmek, kendini bir işe bütünüyle vermek, bir konuda yoğunlaşmak.

2. Koyulmak, dağılmak.

“Daşköprü’ye varınca bendim boşandı

Pala bıyıklılar yere döşşendi

Sırmal’palasgamı kimler guşandı

Eli göçüp gendi kalan Erzurum”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

döşü oyma

:

Fistanın göğsü yarım daire şeklinde.

döşüdoğru

:

Doğruluktan ayrılmayan. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

döşürmek

:

Dilenmek, toplamak, deşirmek.

döşürücü

:

Dilenci, deşirici.

döüme

:

Dövme, kabuğundan ayrılmış buğday.

döve

:

Düve, 2 yaşlarında doğurmamış dişi sığır.

dövecek

:

Ağaç havan eli.

döveç

:

Ağaçtan yapılmış havan.

döven

:

Harman sürmeye yarayan, atlarla ya da sığırlarla çekilen alt kısmına çakmak taşı çakılmış geniş tahta, gem.

“Garbi derler rüzgarımız hoş varır

Eser eser top zülüfe yalvarır

Boz tarlada kızıl buğday haykırır

Döven döner saman uçar kes gelir”

(Aşık Mahzuni Şerif)

“Karatepeli’nin Döveni Kayıp.
Bir gün bir Karatepeli, dövenini sırtına bağlayarak, harman yerinin yolunu tutmuş. Yol üstünde bir kekliğe rastlamış. Onun peşine düşmüş. Şura senin bura benim derken, akşam olmuş. Harmanı da dövememiş kekliği de tutamamış. Eve dönecekken, sabahleyin harmana gitmek üzere yola çıktığını hatırlamış. Ama döveni nereye bıraktığını hatırlayamıyormuş. Gezdiği bütün yerleri yeniden dolaşmaya başlamış. Ancak gecenin karanlığında ayağı kayıp sırt üstü düşmüş. Bir de bakmış ki, döven sırtında hâlâ bağlı duruyor.”

(Prof. Dr. Erman Artun, Adana Karatepeli Fıkraları)

dövis

:

Zalim.

dövlet 

:

Devlet, ikbal, talih.

“O zeman eyleydi, yorum,bekçi-mekçi kim olursa osun, yeter ki dövlet adamı ossun; alimallah âzımızı açmazdık.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dövletli

:

Talihli.

dövme

:

Döğülerek kabuğu ayrılmış buğday, yarma, pilav, tarhana ve aşure yapımında kullanılan değlipte dövülmüş buğday, keşkek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dövme kazanı

:

Ağzı dar altı geniş kazanlardır.

dövmüşçülük

:

Döver gibi yapma hali.

“Anneler bir yandan döverdi, dövmüşçülük yapardı ama için için de çok şükür oğlum boğulmadan eve geldi diye sevindiği halde zinhar bunu belli etmezlerdi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dövü

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Bakır levhanın yapılacak ürün haline getirilmesi için yapılan dövme işlemine denir.

döymek

:

Tahammül etmek.

döynemek

:

Boşu boşuna gezip dolaşmaktan yorulmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

döyüm

:

Sabır, acele etmeme, dayanma.

döyüs

:

Pezevenk. (Hakaret sözü olarak kullanılır)

“Allah Allâahh… Bu döyüsün burada işi ne…”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

döyüsün südüğü

:

Deyyusun çocuğu.

döyüş

:

Kavga.

döyüşlük

:

Moral.

Yaylamızın yeri yüze

Sabah olmaz uzun gece

Çifte gelinler yolladım

Bana döyüşlük ver hoca

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.166.

du du

:

Koyun çağırma ünlemi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

duak                  

:

Duvak.

duban

:

Duman, ateş dumanı.

dubara

:

Aldatma, dalavere.

dubaracı

:

Hilekar.

duçar

:

Uğramış, tutulmuş.

“Alnının eni bir karış

Ben yüzünde beder beder

Çiftesin çapraz atar da

Bir duçar avına gider”

(Kaynak: İbrahim Davutoğlu, Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

dud

:

Dut.

“Gapımızda dud ağacı

Kimi dadlı kimi acı

Yiğit oğlum geleydi de

Gurban olsun çifte bacı”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Bedirhan’ın Ağıdı, Derleyen: Serdar Sığınır, Kaynak Kişi: Sultan Türkkahraman)

dudağını demirci çakmağı gibi pıttırmak

:

Küsmek, ağlamaklı olmak.

dudak payı

:

Bardağın tam doldurulmayıp bir parmak kalınlığı kadar eksik bırakılması hali.

“Adana’da dudak paysız çay içmek neredeyse imkansız gibidir.”

dudmak

:

Tutmak.

dudu

:

1. Yaşlı kadın.

2. Tuti, papağan.

Beş yüz atım olsa lâhurî şallı

Gümüşten reşmeli kadife çullu

Mevlâ'm bana verse bir dudu dilli

Sarmaya bir ince bel ver sen bana

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.393

dudu dilli

:

Tatlı sesle konuşan, sevgili.

Bugün bir dilberi ettim temâşâ

Sümbül saçın sırma tele uydurmuş

Kesmiş kâkülünü dökmüş eğnine

Şirin şirin dudu dile uydurmuş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.637

dudu guşu

:

Tuti, papağan, yaşlı karı.

dudulmak

:

Yakalanmak, elde edilmek.

“Gayranlı’nın günden yüzü

Mor sümbüller bitti m’ola

İsmahal dudulsun diyen

Murazına yetti m’ola”

(Derleyen: Zeynep Taştan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

duğan

:

(Ay, sene vb.) Giren, doğan, başlayan.

“Çıkdım punarın bendine

Ben etdim gendi gendime

Ağ gelinim anan gelir

Duğan ayın on dördüne”

du:du:nda

:

Bölgemiz göçmen ağzında; doğduğunda.

du:duneyin

:

Bölgemiz göçmen ağzında; doğunca.

duhut

:

Dokumacı.

dulak

:

Çobanların çarık giymeden önce bacaklarına sardıkları bez ya da yün sargı, tozluk.

“Hatça gelinin salağa

Gan bulaşmış bilağa

Bin atına gedek oğlum

Var yiğidin dulağa”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dulakmak

:

Takılmak.

dulat

:

Rüzgar almayan yer.

dulda, dolda

:

1. Koruma, esirgeme, himaye. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Güneş, yağmur veya rüzgarın ulaşmadığı yer, siperli kuytu, gölge. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Tekeç dağının başında her gece, her gece yedi top ışık yanıyormuş ki, şu kavak var ya, onun boyunun üç misli... Hem de som yeşil, yeşil ışık. Ya nenem söyledi,” dedi. Ummahan övünerek.” Taşbaş’ın boş kalmış evine giderler Ummahanla Hasan... “Taşbaşın evinin duldasında akşama kadar hayaller kurdular. Taşbaş kaç kere köye geldi. Karanlıklar gündüz gibi oldu. Sofralar yağlı yemeklerle donandı. Bir oda dolusu ayakkabı. Bir oda dolusu da giyit... Bir oda dolusu kiraz çubuğu. Bir oda dolusu da kibrit...”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

“Tavlasında arap atlar beslenir

Konağında baz şahinler seslenir

Duldasında nice beyler yaslanır

Boz kıratlı yüce beyler nic’oldu”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009)

duldalanmak

:

1. Gölgelenmek.

2. Birisinin ya da bir şeyin korunmasına sığınmak, olumsuz etkilerden uzakta olmak.

duldalık

:

1. Çadırın etrafını çeviren hasır.

2. Gölgelik, yağmurdan, rüzgardan koruyan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Tavlasında arap atlar beslenir

Konağında baz şahinler seslenir

Duldasında nice yiğit yaslanır

Boz, kıratlı yüce beyler nic’oldu?”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yay. Dağ, İstanbul, 1984)

dulgar

:

Bir yere akmayan durgun su. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dullama

:

Geveze. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dulluk

:

Saçak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

duluglu

:

Ablak suratlı, dolgun yüzlü.

duluğu duluğuna geçmek

:

Çok zayıflamak.

“Duluğu duluğuna geçmiş zavallının.”

duluğu gözel

:

Kabakulak hastalığından dolayı şişkin olan yanağa kopye kalemle Arapça yazılar yazılırdı ve bu deyimle adlandırılırdı.

“Duluğu gözelleşdi.”

duluğu sirkeli

:

1. Kimsesiz, öksüz, bakımsız kız, hizmetçi, sıradan genç kız. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Maraş’ta benim de bir sirkelim var. (Sirkeli sözcüğü özellikle Andırın’da aynı anlamda tek başına kullanılmaktadır.)

2. Sağlığına ve temizliğine yeterince önem vermeyen ya da imkansızlıklardan dolayı veremeyen kadınlar için kullanılan bir deyim. Yüzü ekşi anlamına da gelir.

“Duluğu sirkeli.”

duluğunu şişirrim ha:

:

Karşıdakini dövmekle tehdit etme sözü.

“Duluğunu şişirrim hâ.”

duluk

:

1. Yan taraf.

“Sol duluğundan çenesine doğru inen uzun, derin yara izinin içi tozla, saman parçalarıyla dolmuştu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Süğük altı, damın saçak kısmı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

3. Yan taraf, evin yan tarafı.

“Bu yaylalar meşeli

Dibinde gazel döşeli

Duluğu altın döşeli

Gızlar çıksın yaylalara”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

4. Göz ardı.

5. Gölge.

6. Avurt. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

7. Yanak, yanak içi, yanağın altı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

8. Yüz, çehre. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

duluk altını

:

Şakağa takılan altın.

dulukluk olmak

:

Takılma olmak, tam hepsi bir anda olmamak.

dulukmak 

:

Bir yerde takılı kalma.Düşme anında bir yerde takılmak.

du:m

:

Bölgemiz göçmen ağzında; doğum.

duma

:

Nezle, soğuk algınlığı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dumağ

:

Nezle, grip, bronşit. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dumağı

:

Nezle, grip, bronşit. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dumannanmak

:

Dumanlanmak.

“Gene dumannandı dağların başı

Durmadan akıyor gözümün yaşı

Kimene diyem de feleğin işi

Yol ver de gedelim dumannı dağlar”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dumduru

:

Çok duru, su gibi.

duncukmak

:

Suçluluk psikolojisi içinde süzülmek, susmak.

“Duncukmana hiç gerek yok güzelim. Sen ne yaptığını bilen birisisin. Senin yaptıklarıyın altına değil imza atmak, kalıbımı basarım.”

duncukup kalmak

:

Susup kalmak.

dundal

:

Deve sürüsü.

dundar

:

Öncü, öncü çanı.

“Dundar çanı dumulardı

Tokat çanı çinilerdi

Topuzun göçün görenin

Din’imanı yenilerdi”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

duŋgun

:

Düşünmekle meşgul, sürekli düşünen, hareketsiz.

duŋmak

:

Düşünmek.

duŋmak

:

Aniden durmak, donup kalmak.

duŋuk

:

mat, donuk renk.

duŋukmak

:

Bir yerde takılı kalma.Düşme anında bir yerde takılmak.

dur durak

bilmemek

:

Bir şeyi hiç durmadan yapmak.

“Öylesine coşkun bir gülmeye kkaptırmışlardı ki kendilerini, dur durak bilmiyorlardı.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

durak

:

Duralım.

duraksız

:

Bölgemiz göçmen ağzında; yaramaz.

duralaşmak

:

1. Duraksamak.

2.  Uğramak, maruz kalmak.

3. Sataşmak, kavga çıkarmak.

du:ramak

:

Bölgemiz göçmen ağzında; doğramak.

durası

:

Dursun.

Her sabah her sabah gelir geçerler

Dünyalar durdukça durası kızlar

Bir cefâ görmedim kaşı karadan

Allah'ım muradın veresi kızlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.579

durdurmak

:

Frenlemek.

dure

:

Düğünden yedi gün sonra erkek evinin kız evine verdiği ziyafet. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

duri

:

Duruyor.

“Daş medresede ohudug, ohiüg, basdılar. İbrâm hoca ohudurudu. Oulunun biri öldü,biri saı, şimdi daha duri.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

durluk

:

Durulacak, kalınacak yer.

durmaçlamak

:

Bebek, çocuk veya bir eşyayı sırta bağlayarak taşımak.

durmuk

:

Başı kesilmiş ağaç kökleri.

durna

:

1. Evlerin bahçeye sarkan saçağı.

2. Türklerce pek malum kuş, turna.

İlkbaharın eyyamı böğün mü geldi

Çığrışır durnalar yol deyip gider

Katara uymamış kalmış geride

Kılavuz önünde el deyip gider

Nedir durnam ahvaliniz halınız

Bozok'a doğru mu gider yolunuz

Nerededir mekânınız eliniz

Keskin ovasına çöl deyip gider

Durnam gateriniz bozuk bozguna

Cura şahin avın vermez kuzguna

Eşinden ayrılmış öter bir suna

Yeşiller bağlamış al deyip gider

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.589

“Çadırı çebiç gılından

Bıyığı durna telinden

Alem gorkardı şerrinden

Gün ağamın günüyüdü”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

3. Arka, dayanak.

“Gardaş bacının durnası

Solmamış geminin sırması

Ciğerimi kor ediyor

Ehmedin sona gelmesi”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

4. Dam saçağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Evin önü durnalıydı.

5. Şapka siperi. (kasketlerde)(TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

durnaz

:

Büklüm büklüm.

“Gözünün önü Elifli

Duluğu durnaz tilifli

Usul boylu can bakışlı

Var mı Elif’in kusuru?”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Elif’e Ağıt, Derleyen: Hasan Batmaz, Kaynak Kişi: Zeynep Safi)

dursis

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Bakıra şekil vermek için kullanılan bir örstür. Yapılacak bakır ürününün büyük veya küçüklüğüne göre kullanılır. Büyük dursis, küçük dursis olarak adlandırılır.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

du:ru

:

Bölgemiz göçmen ağzında; doğru.

duru

:

Suyu fazla.

“Ayranı duru yapmışsın”

durucun

:

Duracaksın.

“Aydınlı bizim elimiz

Ahrete döndü yolumuz

Baban sehele göçücü

Nasıl durucun yalınız”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Tüfek İçin Vurulan Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Bayram Tüten)

duruhmak

:

Durmak.

duruk

:

Bölgemiz göçmen ağzında; duru, sulu.

duruksamak

:

Tereddüt etmek, karar verememek, duralamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

duruli, durulik

:

Küçük bir kuş.

durulmak

:

1. Hemen cevaplandıramamak, şaşırmak.

2. Berraklaşmak, öfkesi dinerek sakinleşmek.

Yer değilem karış karış yarılam

Su değilem bulanam da durulam

Şu dünyada sevdiğine sarılan

Âhırette sual sorulmaz imiş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.635

duruncak

:

Durunca, durur durmaz.

O ne dedi sen ne dedin varıncak

Oğlan âşık mısın dedi görüncek

El kavşurup dîvanına duruncak

Daha dostum eskisinden güzel mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.449

duruyum

:

Durayım.

“Gurban ollum düğününe

Ben duruyum oyununa

Ağ sakallı vezir ağam

Gurt dadanmış goyununa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

dussuz / tuzsuz

:

Utanması, arlanması olmayan, pişkin.

dussuz pişen aş

:

Süt.

dussuzluk / tuzsuzluk

:

Tatsız şakalar yapma.

duş olmak

:

Karşılaşmak.

“Göbeli’de bir dilbere duş oldum

Aklım şaştı kaygılara eşoldum

Aman beyler bakın ben bir hoş oldum

Ben aşıkım ataş olur yan olur”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 624

duşa

:

Huysuz inekleri sağarken yatıştırmak için söylenen söz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

duşak

:

Büyükbaş hayvanların ön ayaklarını bağlamaya yarayan ip.

“Mahzende çayır biçer de

Çifte atının duşağı

Alayın kurban ederim

Kalmadı dedem uşağı”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

duşamak

:

Hayvanın iki ayağını bağlamak, kösteklemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

duşgelmek

:

Tahmin etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

duşşak

:

Kaçmaması için hayvanın iki ayağına bağlanan ip, köstek, duşak.

“Kırata vurman duşşağı

Kuşanın kaynak kuşağı

Benim arkam çok diyordun

Gelmedi Avşar uşağı”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

duşşamak

:

1. Kaçıp kurtulamayacak şekilde, sağlamca bağlamak.

2. Buzağıyı süt sağarken ineğin ayaklarına bağlamak, hayvanların ayağını bağlamak.

duşu

:

Duşağı. Duşağılamak fiilinden gelir. Büyük baş hayvanları sağarken hayvanın sütünü bırakması için buzağılar yakında bulunan bir ağaç gövdesine bir örme ile bağlanır. Bu bağlama işine duşağılamak denir. Duşağılama işi yapılınca buzağısını gören inek sütünü hemen memesine bırakır.

dut

:

Tut, dut ağacı.

dut silkmek/silkelemek

:

: Dut ağacının dallarına vurarak olgun dutların düşmesini sağlamak.

dutacak

:

Kulp, sap.

dutaç

:

Maya, katık.

dutak

:

Sıcak tencereyi ocaktan indirmek için bez ya da yünden yapılma bir eşye, tutak.

“Ocağın dış duvarının yanında da, bir iki dutak veya saçak da denilen, kat kat kalınlaştırılmış ve el kadar iki ayrı kare veya daire şeklindeki bezlerin birbirlerine yarım metre uzunluğunda bağlarla tutturulmuş ve sıcak tencereyi ocaktan indirirken el yanmasın diye kullanılan eşyalar, çiviye takılı dururdu.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dutalak

:

Hastalanıp, epilepsiye benzer türde düşüp bayılmak, kan tutması olarak ta ifade edilen dayfalma, halsiz kalıp, yıkılıp kalkamama vs.

“Dutalağı duttu Dudu’nun gene. Esger oğluna çok acışıyor. Kolay mı bir tek bir kuzusu. Ondan başka kimi kimsesi yok fukaranın.”

dutalga

:

Sara hastalığında nöbet şeklinde gelen kriz..

dutalık dutmak

:

Sara hastalığına tutulmak.

dutamak

:

1. Vesile, neden. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Tencere tutacağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dutar

:

Yardım edecek kimse.

“Üç dörd baş horanta oldu bir dutarı da yog, bir geliri de yog.”

(Mehmet Dursun Erdem, Esra Kirik,  Sibel Üst, Güner Dağdelen, Türkoğlu Ağzı, Kahramanmaraş Ağızları-1)

dutarga

:

Sara hastalığı.

dutdurabildi:ne

:

Müşteriye kaça satabilirse.

dutgun

:

Tutkun, birbirine bağlı.

“Fahareler birbirine dutgun oli:ler.”

dutluk

:

Dut ağaçlarının çok bulunduğu yer.

dutma  

:

Bir yıllığına ya da süresi belirlenmeden tutulan yılda bir ücret ödenen genellikle tarım işlerine bakmakla birlikte ev işlerine de bakan erkek hizmetçi, yanaşma, azap. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Cendermeler Köselerin alt tarafında göründüğünde, yörepte ekin biçennerin başında duran dutmalarından biri, hemen ata binip ağasının evine habar etmiye getmişti.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

“Gadan alayım Fatma

Etme Gadir Mevlâ’m etme

Daha benim bacım gelin

Her adamı dutmam dutma”

(Belgin Elgün, Adana-Ceyhan, S. 20)

dutmaç      

:

Hamurun ince ince kıyılmasıyla yapılan bir tür yemek, erişte.

“Dutmaça bir çok yerde kesme çorbası ya da aşı da denilir. Dutmacın içinde mercimek olmazsa olmazlardandır. Dutmacın bir başka adı da mercimekli hamur çorbasıdır.”

dutmak

:

Tutmak, yakalamak, meyve vermek, kullanmak.

“Neler dutdum neler dutdum

Bal yaladım ağlar yutdum

Benim de oğlum var diye

Guru yerde mine dutdum”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

“Uçurum veya düşme ihtimali olan bir yerde duran birine; önce hafif ittirip, sora: “Dutmasam düşüyoduŋ ha.” şakası fırsatını heç bir zaman gaçırmamamız incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

duttu:z mu?

:

Tuttunuz mu?

“Evi:zin önünden davşan geçti mi?

Geçti.

Duttûz mu?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dutu

:

1. Davetiye olarak gönderilen özel eşya.

2. Güven  belgesi olarak verilen şey, rehin, ipotek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Tamam ulan, anasını avradını…. Parayı şu döle dutu verin bâm.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dutulmak

:

Âşık olmak, yakalanmak.

“Halil dutulmus vereme

İnne vurdular yareme

Boz öküzü müjde veririm

Babam oğlunu görene”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Asker Halil’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Balıkçı)

dutunsumak

:

İtibar etmek, değer vermek.

duturak

:

Ateş yakarken büyük odunların altına konan çalı, çırpı vs.

duva

:

Dua.

“Emmim geldi garı diyor

Her gelen duva ediyor

Babamın yana gediyor

Anam bu gün bacılarım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Emine Doğan (Öksüz Garı)’In Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Sıddık Doğan (Kara Müftü))

duvağsı

:

Duvağı.

duvak, duvag

:

Düğünden sonra erkek evinde kadınların yaptığı toplantı.

“Ayağına vurduk sıvak

Merdiveni atmış ayak

Ben ôlumu everiyom

Gelinine verin duvak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çokaklı Ahmet Paşa’nın Oğlu Duran’ın Ağıdı, Ağıtı Yakan: Rabia Duman)

duvak günü

:

Gerdek gecesinin ertesi günü erkek evinde yapılan eğlence. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

duvalı

:

Duvaklı.

“Kele dezze, kele dezze

Ben d’usandım geze geze

Sanki ben de gelin m’oldum

Eli gınalı yüzü duvalı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

duvamak

:

Ayak üstü durdurmak.

duvan

:

Divan, doğan.

“Hacı bunun öz yieni

Salakda avladı duvanı

Andırın ağası ölmüş

Esnaflar örtsün düveni”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yaycıoğlu Hacı Durdu Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Mahire Yaycıoğlu)

duvana

:

Divane, deli.

duymamışçılığa vurmak

:

Duymamış gibi davranmak, duyduğu halde duymamış gibi görüp aldırmamak.

“Aldırmadı, duymamışçılığa vurdu.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

duyuk

:

Haber, söz.

duyukçu

:

Haberci, söz götüren, haber veren.

duyurruk

:

Duyururuz.

duyuşat

:

Duyulan sözler, söylenti, rivayet.

“Duyuşatıma göre Teneci Hacı mıkdarlığa aday olmıyacâmış.”

duyuşun

:

Duyunca.

“Dıkıldım galdım evlere

Çı:rdım gadir Mevliye

İrbaham’ın öldüğün duyuşun

Annesi çıkmaz yaylıya”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Avcı İbrahim’in Ağıdı - 2, Kaynak Kişi: Âşık Mustafa Keleş)

duyutdurmadan

:

Haber vermeden, hissettirmeden.

duz

:

Tuz.

“Deveye vururlar duzu

Yüreğeme düştü sızı

Benden size vasiyet

Gurbet ele vermen sızı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

duz küla:

:

İçine tuz konulan küçük apaklı ahşap külek.

duzah, duzag, duzak

:

Tuzak.

El âriftir yoklar senin bendini

Dağıtırlar duzağını fendini

Alçaklarda otur gözet kendini

Katı yükseklerden uçucu olma

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.389

duzluca

:

Tuz ve karabiber eklenerek tüketilen haşlanmış nohut.

duzlum

:

Sek sek oyunu.

duzsuz

:

Yavan yavan laf veren, ciddiyetsiz, huysuz, sevimsiz, cıvık kimse.

duzsuz konuşmak

:

Sevimsiz, isteksiz konuşmak.

duzsuzluk

:

Ciddiyetsizlik, cıvıklık, tatsız şakalar yapma.

duzsuzmehesiz

:

1. Dengesiz.

2. Ciddiyetsiz, cıvık.

duzzak

:

Tuzak.

dü:n

:

Düğün.

dü:r

:

Dünür.

dü:rcü / dü:rçü

:

Dünürcü.

dübek

:

Taş havan, dibek.

dübür

:

Kıç.

düden

:

1. Su kaynağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Kuyu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. İçinde girdap bulunan su. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Sulak yer.

5. Yeryüzü sularının kaybolduğu yarıklar, suyu çeken delikler. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

düdük

:

1. Küfre yakın bir söz.

2. Abaranın ucundaki delik.

3. Zurna.

“Çifte davul çifte düdük

Ahacık sêmen atlandı

Arabasın beri çekin

İçerde cehez gatlandı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ömer Ağanın Kızı Hayriye Hanım’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

düggân a:sı

:

Kiralanan dükkanın sahibi.

düğ

:

1. İğ. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Bulgur ufağı, simit.

düğdü

:

Keser, balta veya dahranın körelen (keskinliğini yitiren) kısmı.

düğdük kemiği

:

İncik kemiği.

düğe

:

Doğurmamış dişi sığır, henüz buzağılamamış inek, dişi dana.

düğen

:

Döven. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düğlemek

:

Düğümlemek.

dümek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; dövmek.

düğü

:

İnce çekilmiş buğday, düğürcük.

düğül düğül olmak

:

Saç, yün, vb. top top kıvırcıklaşmak.

düğülemek

:

Kendini sıkmak.

dü:n

:

Bölgemiz göçmen ağzında; düğün.

dü:n / düğün çalmak

:

Düğüne katılmak.

düğün okuyucu

:

Misafirleri düğüne davet eden kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

düğün seğmeni

:

Düğündeki görevli.

düğüncü

:

Kız almaya giden kimseler, seğmen, düğün alayı.

“Düğüncüler köye geldi

Davulcular eve doldu

Uyan Memmed sabah oldu

Uyan Memed dezzem oğlu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Düğün Günü Ölen Mehmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hatice Öksüz)

dü:r

:

Düğürcük, ince bulgur, çiğ köftelik bulgur.

düğür

:

1. Evlenenlerin anne ve babaları. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Dünür, kız istemeye gelmek.

“Sefil emmimoğlu sefil

Usul usul gonuşurum

Nazik gıza düğür gelse

Ben kimlere danışırım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İmirze’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

düğür gitmek

:

Kız görmeye ve istemeye gitmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm.)

düğürcü

:

Kız istemeye giden kimse, görücü, dünürcü.

“Neyleyim bu canı olmazsa canan

İflah olmaz senin aşkınla yanan

Düğürcü salayım vermezse anan

Kimseler duymadan kaçak Elif’im”

(Kaynak şahıs: Celil Çınkır, Şair: Aşık Hacı Karakılçık)

düğürcük

:

Buğday kırması, yarma, ince bulgur.

düğürcük helvası

:

Yarma ve pekmezin pişirilmesiyle yapılan bir tür tatlı.

düğürcük şorası

:

İnce bulhurdan yapılan çorba.

düğürçü

:

Kız görmeye giden kimse, görücü. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düğürlük

:

Dünür olma.

düğüş düğüş

:

İnek, öküz vb. hayvanları çağırma ünlemi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dük atmak

:

Bilye/misket oyununda misketi yuvarlamadan , kaldırtarak atıp rakibin bilyesini vurmak.

dükgan

:

Dükkan.

dükgen

:

Dükkan.

“Çınarlı’da goca tarla

Biderini saçıcıyım

Yasin oğlum esger olmuş

Dükgenini açıcıyım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dülbent, dülbend

:

Tülbent, başörtüsü.

“Aman ak baş diye belediğim

Hak’tan dilek dilediğim

Dülbentime doladığım

Mevlâm buna bir can versin”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Ağam dülbendin ak mıdır

Cihanda mislin yok mudur

Bir dilber sevmek çok mudur

Rakiblerin ne ister benden

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.530

dülbesiynen

:

Yığınıyla.

dülbet

:

Tülbent.

düldül

:

1. Dürbün. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Hz. Ali’nin atı.

3. Andırın-Düziçi ilçeleri arasında yüksek bir dağ.

Sana derim sana şol koca Düldül

Çekildi seyilden yaylaya bülbül

O kızın bahçası menekşe sümbül

Kız koynunda gül görünür gözüme

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.409

Düldül çayı

:

Düldül dağı yöresinde yetişen ada çayı, dağ çayı.

dülger

:

1. At çeşiti, hızlı giden at.

2. Marangoz.

“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber, karınca dülger iken; eski hamamın tası yok, peştamalın ortası yok. Falan filan karıncayı nallayıp sırtına palan vuran, duydun mu sen hiç böyle yalan? O yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan. Heybenin gözünden camız yavrusu düştü. Eşeğe binip deveyi kucağına alan ağalar, söyleyin bakalım bu da mı yalan? Yalanı yuhalayalım hadi bakalım masala başlayalım…”

(Öznur Kara, Tarsus Masalları, Yüksek Lisans tezi)

dülügsüz

:

Açlığına fazla dayanamayan kimse.

dülüğü düşmek

:

Açlıktan ölecek gibi birşeyler yemek.

“Yavaş ye yahu dülüğün mü düştü?”

dümbelek

:

1. Serseri.

2. Darbuka.

dümbük

:

Yolsuz birleşmelere aracılık eden ya da karısının oynaşmasına göz yuman kimse, pezevenk, ahlaksız,iffetsiz adam. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Delice Bekir deyyusunu, dümbüğünü, bayraklısını, ellisekizini bekler.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dümbül başı kör kısrak

:Hiç uygun olmadığı bir işte yol göstericiliğe, öncülüğe soyunan kişiye denir.

dümbürdek

:

Ağaçtan yapılmış yayık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

düme

:

Düğme.

“Mezerinin üstün’açtım

Göğsünün dümesin çezdim

Yavrım benden vaz mı geçtin?

Amanın guzum amanın”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dümecik

:

Boyundaki düğmecik kemiği.

dün örtüsü

:

Yorgan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dündar öncü

:

Deve çanı.

dündül

:

Düldül, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye verdiği kır katır.

düneadar

:

Düne kadar.

“Düneadar barabar aynı mahallede, aynı sohakta, yaşıyorlar, yan yana esnaflık ediyorlardı. Hatta düğünlerinde, ölülerinde birbirlerine gedip geliyorlarmış.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dünek

:

Kümes. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

“Gelin de şuriye gonak

Bacıma da habar salak

Birisine sığmadılar

İki tene yapdım dünek”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

“Şahin gibi yükseğinde düneği

Avrupa’dan gelmiş cansız bineği

Berber aynasından duru yanağı

Akıyor dudaktan bal Acem Kızı”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Aşık Hüseyin)

düneklik 

:

Kümes.

dünemek

:

Düneklikte durmak, tavuk ve kuşların gece uykusuna yatması.

“Develioğlu’nun inadı

Keklik gafese dünedi

Vermen beni Develi’ye

El âlem sizi gınadı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

dünenin

:

Dün.

“Babanı alıp gelmedin

Getirmedin oğlum ayıp

Dünenin tarihi atmış

Varmış da mezere yatmış”

(Kaynak: Teslime Altınoluk, Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

dünü gün

:

Gece gündüz

düŋür

:

Oğluna evlendirmek için kız isteyen kimse, kayınpeder.

düŋürcü / düŋürçü

:

Kız istemeye giden kişiler, nişan takanlara verilen ad.

Bölgemizden bir fıkra:

AYINDIR KÖYÜ Eskiden bir adamın oğluna kız istemeye gitmişler. Kız dünürcülerin çayını, kahvesini vermiş. Fakat, kız oğlanı beğenmemiş. Bunlar bir daha gelmesinler diye oğlanın ayakkabısının tekini saklamış. Dünürcüler kapıya çıkmış. Oğlanın ayakkabısının teki yokmuş. Dünürcülerden biri: -“Ayakkabımın teki nerede?” diye sormuş. - Bunun üzerine kız:

-“Ayakkabını dana yuttu.” diye cevap vermiş.

- Dünürler de: -“Ayındır ayındır

Küçüğü büyüğünden hayındır

Dana pabuç yutmaz amma

Bu da bize bir oyundur.” demişler.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s.79)

dünüş

:

Evlenenlerin anne ve babaları. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dünya yarısı

:

Dünya varlığı, zenginlik, mal, mülk.

dünyada

ummazdım

:

Ondan hiç beklemezdim, ondan bunu hayatta beklemezdim.

dünyası cennet

:

Mutlu bir aile hayatı var.

“Dünyası cennet.”

dünyasını

değiştirmek

:

Ölmek.

“Gelirken Aksaray yakınlarında otomobilleri ile gaza geçirirler. Üç can oracıkta dünyasını değiştirir.”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dünyaya direk çakmak

:

Sonsuza değin yaşamak, hiç ölmemek.

“O dünyaya direk çakacak. Ölür mü hiç.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dünyoğzeli

:

Dünya güzeli.

dür

:

İnci.

Ak imiş gerdanın beyazdır kardan

Alnın gevherdenmiş cemalin nûrdan

Dişin sedefdenmiş dudağın dürden

Lebin kaymak çalar balın üstüne

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.412

dürelemek

:

1. Bir şeyi üst üste katlamak.

2. Dürüm yapmak, bir şeyi sarmak, katlamak.

dürgen

:

Üç veya dört parmaklı, ot veya saman atmaya yarayan alet.

dürgü

:

Dürülme şekli, dürülü olan.

dürgün

:

Katlanmış.

“Derelerde biter ılgın

Bıyıl yaprakları dürgün

Alırım hayıfu gardaş

Ederim anarı sürgün”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Nalbant Hasan’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Doğan)

dürlü

:

Türlü, çeşitli.

Karac’oğlan eydür inan sözüme

Çifte benler dizilmiş mâh yüzüne

Yavrum senin dürlü dürlü nazına

Can sabr eder amma yürek döyer mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.453

dürme

:

1. Dürüm yapma.

2. İncecik dilinerek duvara asılıp kurutulan et. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dürmek

:

Bir eksen etrafında sarmak.

dürte dürte

:

İte kaka, Dokundura dokundura.

Kalk sevdiğim geyin kuşan

Topuğundan arta saçın

Gaflet basmış uyumuşsun

Uyan deyi dürte saçın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.533

dürtek

:

Dürtme, vurarak itme. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

dürtme

:

Sivri bir nesneyi batırma.

“Hota Durdu be’em hota

Silkinir de biner ata

Öldürmüşler Durdu Bê

Süngüyünen dürte dürte”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Abazaoğlu Durdu Be’nin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Duran Doğan)

2. Baş kakıncı etme.

“Verdiğin bir yumurta, canımı aldın dürte dürte.”

(Andırın Atasözü)

dürtmecik çomacık etmek

:

Birini sürekli rahatsız etmek, hırpalamak.

dürtüklemek

:

Sürekli konuşarak harekete geçirmek.

dürü

:

1. Gelin edilecek kız için istenilen mendil, fincan vb. şeyler. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2.  Gelinlerin damat ve akrabalarına, damatların da gelin ve akrabalarına verdikleri hediyeler. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. Mr. Osm. İç.)

3. Bohça.

4. Gelin tarafından alınan elbiselik, gelin tarafına oğlan evinden alınan okuntu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

dürülü

:

Dürülmüş. (Marul vb. için de kullanılır)

dürülük

:

Dürü için alınan eşyalar.

dürüm

:

1. İçiçe dürülmüş beş yufka ekmeği.

2. Yufkaya, peynir veya tere yağının sarılmasıyla yapılan yiyecek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm.)

“Elif kalktı, ekmeklikten bir dürüm ekmek aldı geldi.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

dürümek

:

Katlamak, katlayarak kaldırmak, sarmak, kıvırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

dürüs

:

Dürüst.

dürüslük

:

Dürüstlük.

dürzü

:

Büyükler için hakaret küçükler için sevgi sözcüğü.

dü:ş

:

Bölgemiz göçmen ağzında; dövüş.

düş

:

Rüya.

Yüküm kumaştandır satamaz oldum

Garib bülbül gibi ötemez oldum

Kınaman komşular yatamaz oldum

Giriyor sevdiğim düşüme benim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.499

düş uykudan

sonra olur

:

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

düşeğe

:

Düşeği (sondaki  -e, -a;  -i,-ı,-u,-ü  olarak söylenmektedir.). “düşek” bir tarla miras yoluyla ikiye üçe... Bölünür. Ortaklardan biri, bu yıl doğu taraftaki bölme- yörede buna “belge” denir-yi sürerse; öbür yıl, batı taraftaki bölmeyi sürer, daha sonra bir başka bölmeyi... Buna düşek denir.

düşek,

döşek                

:

1. Tarla payı.

2. Birkaç yıl dinlendirilmiş, ekime elverişli tarla, çeltik tarlası. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Sel sularının düzlediği yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

4. Vurularak ya da şehit olarak ölen kimsenin mezarına denir.

5. Kelepir.

6. Düşüp ölünen yer. Toroslar’da bir çok ağıtta karşılaşacağımız sözcüklerden bir tanesi de düşek ya da başka bir deyişle meşhettir. Vurularak ya da şehit edilerek ölenlerin mezarlarına düşek denilir. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Yetişin emmiuşağı

Yaylada kaldı düşeği

Düşman sıkınca fişeği

Neler geldi dillerine”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

düş heyke:tlemek

:

Düş anlatmak.

düşe:ri

:

Bölgemiz göçmen ağzında; düşüyor.

düşesi

:

Düşsüzler, araları açılsın.

Karac’oğlan der ki dağlar meşesi

İki güzel birbirine düşesi

Biri güldür biri gül menevşesi

Karac’oğlan ikinize kul olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.622

düşelge

:

1. Miras payı, pay. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm.)

2. Bir işi yapmanın ya da birine bir armağan vermenin zorunlu olduğu “bunu ben yapmalıyım” denildiği durum.

3. Sorumluluk.

düşelik

:

Miras payı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düşennemek

:

1. Yaşlanmak.

2. Yaşlandığı için gençliğindeki gibi olmamak.

düşḡar

:

Şakacı, nüktedan kimse.

Şonun da hėç düşḡarlığı geçmez.

düşgele

:

Arasıra, rastgele.

düşgün

:

1. Bakıma muhtaç.

“Anan garı baban düşgün

Goc’Ehmed’in gızı şaşgın

Bir mektubcuk yollamamış

Babam oğlu Halil Coşgun”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Önem veren.

“Babam çocuklarına çok düşgün üdü.”

düşkün olmak

:

Ayrı kalmak.

“Karac’oğlan muradına erersen

İnelim Reşvan’a güzel ararsan

Bu bahtı karanın derdin sorarsan

Bir yâr için vatanından düşkündür”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 609

düşleşik

:

Düşkünleşmiş, işe yaramaz. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düşleşmek

:

1. Bir şey üzerinde direnmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Dadanmak, alışmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düşlük

:

Hayal, olmayak iş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

düşman heyleyledi seni

:

Genellikle ağıtlarda söylenen bir kalıptır.Heyle: Nasıl. Düşman ne yaptı sana?

düşmannar

:

Düşmanlar.

“Ortadan da goca direk

Buna dayanır mı yürek

Memmed’im ölmüş diyorlar

Dosda düşmannara gerek”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ağpınarlı Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Temiz (Patlakkızı))

düşnek

:

Keklik vb. av hayvanlarını dadandırmak için dökülen yem. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

düştü

:

Cenaze gömülürken kadınların tarlalardan topladıkları taşları ağlayarak bir kenara yığmaları. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

düşük

:

Ölü doğum, düşmüş.

“Yanar ocak tütmez pece

Ciğer düşük gızgın saca

Nola ben de ölem idi

Eşimin öldüğü gece”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İbrahim Kıvrak’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Meryem Tekatlı)

düşünceme

:

Düşünce. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düşüncemede galmak

:

Tereddüt etmek, düşünmeye devam etmek.

düşüncü

:

Düştüğü zaman.

düşünde görmediğini döşünde görmek

:

Hayalinden bile geçirmediği güzellikler kendisini buldu.

“Düşünde görmediğini döşünde gördü.”

düşüne yatmak

:

Bir şeyin olabilirliğinienine boyuna düşünmek.

düşüngü

:

Üzüntü, can sıkıntısı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

düşüŋgülü

:

Düşünceli, anlayışlı.

düşüŋgülü düşüŋgülü

:

İnce düşünceli, kaygılı.

düşünün

:

Düşünürsün.

düşüntü

:

Hatırlama.

düşürüm

:

1. Çözme.

“Türkmen eli yaylasına göçtümü

Gün burnuna Ceyhan suyu geçti mi

Düşürümü Haştırın’açeşti mi

Katarında tor mayalar bozular”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

2. Kuşların mola vermesi.

“Şam’a varın Kırklar Dağı’nda durun

Halep’in şöhretin şanını görün

Şol koca Kilis’e düşürüm verin

Antep’in üstünde dönün turnalar”

(Hacı Ali Özturan, Maraş Ağzı Köroğlu, Ukde Yay. Kahramanmaraş 2009, S. 21)

3. Göç yükünün bir dengi.

düşüt

:

Eskilerde bir kişinin vurulup düştüğü yere düşüt denmektedir. Yörede yer adı olarak “bilmem kimin “Hasanın düşüdü gibi” düşüdü diye kullanılmaktadır. Günümüzde bir kişinin vurulup düştüğü yere düşüt denme geleneği kalkmıştır.

“Mustantık düşütte keşif yaptı.”

düşütdürmek

:

Düşürmek.

düttürü leyla

:

Hafif kadın.

“Düttürü Leyla.”

düu

:

İğ, el iği.

“İnce ince dilip düu ile yün eğirir gibi sararak, hazırladığı yumak yeteri kadar biriktirdiği ip ile dokutturulan küçük ve rengârenk bir yolluk parçası olurdu belki o kadar.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dü:me

:

Düğme.

“Kele bunun gırmızısı yok muydu?… Şurasının düumeli olanından niye almadı:z ki?... diye etmediği itirazı bırakmamış.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

dü:n

:

Düğün.

“Zindağı’nın da Oluğu

Akar horlayı horlayı

Dün ötên dü’ünden geldi

Deynek oynayı oynayı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Nişanlı Gencin Ağıdı, Kaynak Kişi: Bedriye Parmaksız)

dü:n sa:meni / seğmeni, seymeni

:

Düğüne toplanmış halk.

dü:r, düğür

:

1. Evlenenlerin anne ve babaları. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Dünür, düğür, kız isteyici.

“Sefil emmim oğlu sefil

Usul usul gonuşurum

Nazik gıza dü:r gelse

Ben kimlere danışırım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

dü:rcü                

:

Dünürcü, görücü.

“- Gedin şu Ali Gadıoğlu ile Elbeyoğlu’nun bacısını bana isten, verirse verir, vermezse gendi bilir.

- Bu üç gavur günün birinde dü:rcülüğa geldiler. Yemağa yeyip, gayfesini içdikten sonra bizim nedeğin geldiğimizi biliyon mu dediler.”

(Aşık Hacı, Kaynak: Refiye Okuşluk Şenesen, Adana Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği Geleneği, Altınkoza, Adana 2009, S. 305)

dü:rcük, dügürcük

:

Düğürcük, küçük bulgur. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

düva

:

1. Boğaya gelmemiş, iki-üç yaşında dişi dana, düve. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Dua.

“Düvanı êsik edme anam.”

düve                  

:

Doğurmamış dişi sığır, henüz buzağılamamış inek, dişi dana.

düve yüzlü

:

Olduğundan daha genç görünen kimseler için kullanılan bir deyim.

“Düve yüzlü.”

düvecek             

:

Sarımsak döven tokmak, havan tokmağı.

düveç

:

Yetişkin buzağı, buzağı irisi.

düvelek

:

Kırkağaç kavunu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

düven

:

1. Harmanda ekinlerin tanelerini saptan ayırmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, altındaki çakmak taşları çakılı bulunan, kızak biçiminde tarım aracı.

Güzel gerek övülmeye

Düven gerek dövülmeye

Yiğit gerek sevilmeye

Şu dağları düz ederler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.593

2. Dükkan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Salakta acılar doğanı
Hacı bey bunun yeğeni
Andırın ağası ölmüş
Esnaflar örtsün düveni”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

düven yannı:

:

Çatmaya asılan yayık.

düvmek

:

Dövmek.

düvün

:

Düğün.

düyne

:

Dünya.

“Muherrem Beğam’ın adı

Galmadı düynenin dadı

Bacın gadaların alsın

Bacım ölüyorum dedi”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

düynü

:

Dünya.

düyün

:

Düğün.

“Ben de düyüne gederken

Bibim de çekiyor halay

Kele bana vermen öyüt

Ö:le demek dile golay”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Veremden Ölen Hüseyin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hodul Emine (Gök-Aslan))

düyünüye

:

Düğününe.

“Akarsular duruluyor

Gan belmeden beliniyor

Düyünüye gelen sêmen

Cenezende bulunuyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Vurulan Damadın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

düz

:

1. Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

2. Dölek, yer, düz alan.

Atıma binip de ineyim düze

Sürmeler çekeyim şol ala göze

Bir cevab sorayım darılma bize

Kolunu boynuma sarabilin mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.452

düz ayak

:

Merdiven inip çıkmadan girilen yer.

düz haral

:

Bir çeşit büyük çuval. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

düz miyene

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Bakırın pürüzlü kısımlarının perdah çekici olarak da kullanılır. Kullanılan kare ağızlı çekiçtir.

(Cavit, Polat, Osmanlıdan Günümüze Maraş’ta Bakırcılık, Kahramanmaraş Belediyesi, Kahramanmaraş, Şubat 2014. s. 39)

düzdürmek

:

Dizmek, takmak, taktırmak.

“Altınını bozdurayım

Ağ gerdana düzdüreyim

Benim eşim hasda olmuş

Tokdur tokdur gezdireyim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Doğumda Ölen Kadının Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

düzelmek

:

İyileşmek, ayarlamak.

düzelenmek

:

Sıraya dizilmek.

düzen

:

1. Kurgu.

2. Sistem.

düzeŋ

:

İki tepe arasındaki düz yerler, vadi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düzenek

:

Plan, tasarı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

düzenge

:

Binek hayvanların teçhizatı.

“Bindiğin at al mıyıdı

Düzengesi dar mıyıdı

Getirip geri götürmek

Bu kitapta var mıyıdı”

(Kaynak: Hürü Köse, Andırın Büveme Köyü’nden)

düzenmek

:

Düzene girmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

düzerleme

:

Onarma, tamir etme, birlikteliği sağlama.

düzgünlük

:

Kadınların tuvalet malzemesi olarak kullandıkları allık, pudra, sürme vb. maddeler. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

düzmek

:

1. Küfretmek.

2. Dizmek.

3. Yapmak.

4.Sıraya koymak, süslemek, hizaya getirmek, düzenlemek, oluşturmak.

Dumanı göç eylemiş düzmüş bir gater

Şahin girmiş arasına çığrışır öter

Müşteri olana telini satar

Yavrı şahin heybetinden toz vurup gider

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.589

düzü düzü yığmak

:

Dizi dizi yığarak harman yapmak.

düzülen

:

Dizilen, sıralanan.

Kâmil olan belli olur sözülen

Mâh yüzüne bölük bölük yazılan

Al yanağa çifte benler düzülen

Kakül müdür zülüf müdür tel midir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.627

düzülmek

:

Katar katar, sıra sıra dizilmek, koyulmak, arka arkaya gelmek. (Turna vs. İçin)

“Tamam gırk gün oldu bugün

İçerime gurdum düğün

Gızlar ardıma düzülün

Size bellediyim oyun”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

düzüm

:

1. Suda tutulan balıkların dizilerek taşınmasına yarayan bir dal parçası çatalı kalın tarafına, yani alla gelen tarafına dizilir. ince tarafından da balıkların solungaçlarından sokulup ağızlarından çıkarılarak dizilir. Çeki.

2. Dizi, sıra.

“Gapımızın önü üzüm

Dalları da düzüm düzüm

Gurban ollum size guzum

Versin elin oğlu izin”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

düzüm düzüm

:

Sıra sıra, dizili, dizilmiş.

“Goca evin düzüm düzüm
Çokak’da Fadıma gızım
Mekdup yollasan gelir mi?
Gurbetteki çifte guzum”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

düzüne

:

Deste.

düzünmek

:

Süslenmek, giyinip kuşanmak.