Söz Varlığı

Maraş Söz Varlığı



KAHRAMANMARAŞ YÖRESİNDE KULLANILAN MAHALLÎ KELİMELER

ġa:nı

:

Kağnı.

ġa:ile

:

Sıkıntı dert.

ġa:nı

:

Kağnı.

ġa:til

:

Katil.

gaari

:

Gayri.

gab

:

Mutfak eşyası, kap.

“Kör olası kötü kuyu

Alamamış bir gab suyu

Bu ay da zemheri ayı

Çok üşürsün Zekiye gelin”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kuyuya Düşüp Ölen Zekiye’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Temiz)

ġaba

:

Halaya başlamak için ağır ağır ilerleyen bir tür oyun, bir işe razı olmamak.

ġaba ġuşluk

:

Sabah saat dokuz-on sırası, öğleye yaklaşık iki saat kala.

“Sırtında da yeşil içlik

Bedeni de dar geliyor

Yekinsene babam oğlu

İşde oldu gaba guşluk”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġabaca görmek

:

Uygun görmemek.

ġaba:ğaç

:

Büyük, ulu meşe ağacına veya buna benzer ağaçlara verilen isim.

ġabag

:

Kabak, başı açık.

“Yaldızlı filcan içinde

Eşe nere gedik tabak

Mevlâ’m bir evlat vermedi

Sekoluca başı gabag”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġabag çiçe: gimi açılmak

:

Fazla muhafazakar bir kadının kızın ya da kızın birdenbire açılması durumunda söylenen bir deyim.

“Gabag çiçê gimi açılmış, gözlerime inanamadım.”

ġabagulak

:

Bir kulak hastalığı, yalangı, calba.

ġabaguşluk

:

Saat 10 suları.

ġabahara

:

Şaha kalkmak.

“Eşk atını gabahara galdırır

Tanrılığın gullarına bildirir

Birçok ağlayanı bir gün güldürür

Sallan yamacına var ala gözlüm”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Bedevi Böke’nin Ağıdı, Derleyen: Hikmet Böke, Kaynak Kişi: Gülseren-Nuri İlhan)

ġabak

:

1. Kabak.

“Gar kakınca yeşil ırmak çıkardı,
Zopur yağar gabak şaha kakardı.
Çiçeğinden anam dolma yapardı.
O nur yüzlü cennetlikler nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

2. Açık, örtüsüz.

“Tarlalarda ot yolarım

Ayak yalın başı gabak

Allah sabırını versin

Uzun gece olmaz sabah”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

3. Boynuzsuz keçi.

4. Kel.

ġabak leblebi

:

Sarı leblebi.

ġabaklamak

:

Tarla açmak için çalıların kökünden kesilmesi.

ġabala

:

Götürü.

“Yer Andırın Büveme Köyü. Tarih: 1980-90’lı yıllar.

Büveme ile Andırın arasında yolcu taşımacılığı yapan iki minibüsten biri Büvemeli Daktır (Mustafa Kara) diğeri cambazlı (Adını bile kimse söylemez) Cambaz oğlu dur. Aralarında öyle büyük rekabet vardır ki birbirleriyle konuştuklarını bile gören yoktur. Büveme’den Doktor (Mustafa Güngör) bazen Cambazoğlu’na bazende Daktır’a biner. Doktor’un çocukları da son zamanlarda hep Cambazoğlu’nun minibüsüne binerler. Tabi bizim Daktır buna içerlemektedir. Bir gün Doktor hakkın rahmetine kavuşur. Cenazesini kaldırırken Daktır biraz gecikir. Cenaze evine giderken karşıdan halkın cenazeyi getirdiğini görür. Yanındakilere “ Geliyor erkek, ölüsü bana biner, dirisi Cambazoğlu’na” der. Yine aynı cenazeyi mezarlığa doğru  omuzlarda götürürler. Ev ile mezarlık arası uzaktır. Herkes değişe değişe götürürken Kel Memmet (Mehmet Demirdelen)’in tuttuğu yeri unuturlar kimse değişmez. Yorulan Kel Memmet bırakıverir.

“Bana gabala mı verdiniz? “ der.

(Fıkra gibi yaşanmış bir olay)

ġabalak

:

1. Mantar.

2. incir ağacının meyvesinin henüz olgunlaşmamış hâli.

ġabalamak

:

Üstünkörü yapmak.

gabalbazar

:

Göz kararı, ölçüp tartmadan tahmini değer biçme.

ġabaltı

:

Dar sokak ya da geçitlerin kullanımını engellemememk için üstüne köprü gibi yapılmış evin bölümü. Bir sokağın iki yanındaki eki evi birbirine bağlayan veya zorunlu olarak sokağın iki yanına paylaştırarak yapılan bir tek evin bölümlerini birleştiren geçide verilen isim.

“Genişine hiç rastlanmayan, eğri büğrü sokaklardı onlar… Bir çok yerde gabaltı denilen ve Elbistan’da sanki bir mimari özellik haline gelmiş üst geçitlerle şekillenmiş sokaklar… Üstü evin bir bölümü, altı, geçit olarak şekillenmiş sokaklar… Şen şakrak yaramaz mı yaramaz çocukların oyun oynayıp gavga ederken eş seçip ebe olurken attıkları çığlıkları arardı eğer Elbistan’la birlikte bizleri terk etmemiş olsalardı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġabanlamak

:

Kaplamak, sahip olmak, hakim olmak.

ġabannamak

:

Bir şeyi tümden sahiplenmek, zapt etmek, mülkiyetine geçirmek.

ġabara

:

Ayakkabıların altına çakılan çivi.

ġabar ġabar

:

Kabarmış.

ġabarcık

:

Yuvarlak taneli bir çeşit üzüm.

“Maladya’dan gureyş üzümü yügledi:dim. Gabarcâ benzer, serd bir üzüm mar.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġaba:t

:

Kabahat.

“Toz şekeri gaymak tozu etdiler

Kilosunu on liraya satdılar

Gabâtı bütün bize atdılar

Söylen suçumuzu bilek efendim”

(Andırın’dan Aşık Hüseyin Topal)

ġabartlama

:

1. Bazlama türünde bir yiyecek.

2. Ölçü olarak kullanılan tahıl kabı dolduktan sonra üzerine fazladan biraz daha konulması.

3. Saman ya da pamuğun çuvallara sıkıştırılmadan konulması.

ġabcık

:

Kabuk.

“Değil bir kese, davulumun kasnağını altınla doldursanız, din gardaşlarımın bağrına çomağımı vurmam. Müslüman gardaşlarımın soğanının gabcığına muhtacım, sizin altınlarınıza muhtaç değilim. Abdal Halil Ağa”

(Birinci Dünya Savaşı sonrasında Maraş’ın işgal yıllarında Fransızları davul zurna ile karşılaması karşılığında Ermeni Agop Hırlakyan tarafından davulunun kasnağının altın ile doldurulması teklif edildiği halde bunu reddeden Abdal Halil Ağanın Kızı Yeter Davulcubaşı.)

(Kaynak: Gökhan Şen, Beyaz Sessizlik Kızının Dilinden Abdal Halil Ağa, Öncü Basımevi Ankara 2010, S. 24)

ġabgab

:

Boyun, gerden, çenealtı.

ġabgacak

:

tabak çanak.

ġabık

:

1. Hayvan derisi.

2. Kabuk.

“Boğazında deri gat gat olup gararmış sanki pul pul gabık bağlayık gibi görünmektedir.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġabıklı

:

1. Sünnetsiz.

2. Pahalı satan, pahalıkçı.

ġabıl

:

Kabul.

“Göğşen kendirini gersin

Ben cehizin atıcıyım

Ener bacım gabıl olsa

Ben yerine yatıcıyım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Şerif Gök’ün Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Döne Ekici (Gök))

ġabır

:

Kabir.

“Bahçasının sekileri

Irahannar gurudu mu?

Sürmeli gızım gelin olmuş

Gabırlara yollandı mı?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

ġabırlıg humarcısı

:

Çok kumar oynayan kimse.

“Gabırlıg humarcısı olduk çıkdık.”

ġabırlık

:

Mezarlık.

“Götivli’den aşdı mı ola

Tozlu yola düşdü mü ola

Sana derim ey gabırlık

Telli burdan geçdi mi ola”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

ġabış

:

Boynuzsuz keçi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġabıt

:

Kaput.

ġabil

:

Kabul.

“Bize atalı:n yapdın nazınan

Gırmadın galbini acı sözünen

Bir canın bir oulun bir de gızınan

Hak gabil ederse gurbanım babam”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġabil da:l (dal)

:

Kabul değil.

ġabilos

:

Kabul ettim, kabulüm.

ġabine

:

Kabile.

ġabir          

:

Kabir.

“Gabırımı derin eylen
Su serpin de serin eylen
Sabah sürmel’eşim gelir
Sağ bucağa yerin eylen”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġabiş

:

1. Boynuzsuz mal.

2. Saçı olmayan kişi, dazlak, kel.

ġablık

:

Kaplık, mutfaktaki kap kacakların dizildiği raf.

“Gaplı:n yanında dutag dakılıyıdı. Kim aldı acaba?”

ġabsalık

:

Çıtalardan yapılmış ahıl ya da bahçe kapısı.

ġabul

:

Kabul.

“Fakılar bizim obamız

Gabul olursa töbemiz

Hem anamız hem babamız

Hakkı çokdur bacılarım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Emine Doğan (Öksüz Garı)’In Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Sıddık Doğan (Kara Müftü))

ġaburcak

:

Tahıl kabuğu.

ġabza

:

Kılıcın elle tutulan kısmı, kabza.

gacik

:

Erkek gavur.

gaco

:

İşsiz avare dolaşan aylak işe yaramaz toplumda dışlanan gençlere denir.

“Ahmet Amca’nın gacosu geliyor.”

ġaçamak         

:

Mısır unundan yapılan bir tür yemek, mısır ununun tereyağında kavrulmasıyla yapılan ve genellikle sıvı pekmeze banarak yenen bir yemek.

“Güvercin etinden yahni sulusu.
Çerkez gaçamağı, tereyağlısı.
Nerde galdı garasuyun yalısı.
Burcu burcu firiklerin nic’oldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

ġaçamıg

:

Mısır unundan yapılan bir tür yemek, Mısır ununun tereyağında kavrulmasıyla yapılan ve genellikle sıvı

ġaçarkene

:

Kaçarken.

ġaçgaç devri

:

Yörede Ermenilerin Fransızlarla bir olup Türklere zulmettiği, katliamlar yaptığı dönem “Gaçgaç devri” olarak adlandırılmaktadır.

ġaçgın

:

Firari, kaçak.

“Cemaat gaçgını biri.”

ġaçıl  

:

Yol açılmasını istemek.

ġaçılmak

:

Bir yana kaçmak, bir yana çekilmek, yoldan çekilmek, önünden çekilmek.

“Gaçılın, Zaloğlu Rüsdem geliyor.”

ġaçın ġaç ġuruş

:

Senin gibi sıradan insanlara pek değer vermezler.

“Gaçın gaç guruş senin. Kim verecek sana o mayışı.”

ġaçim

:

Kaçayım.

ġaçkıntı

:

Zamansız doğum yapan keçinin doğum şekli.

ġaçma tura

:

Kayış veya kemerle vurarak oynanan oyun.

ġaçmak

:

Kaçmak.

“Bu dilki gaçıvermiş, orda bir pencere varmış, o pencereden çıkıp gaçmış. Ayı arkasından goşmuş amma dilkiyi dutamamış.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması, C.II)

ġaçman

:

Kaçmayın.

ġada  

:

1. Küçük kardeş.

2. Dert, bela, sıkıntı, keder, can, günah. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Gadanı alayım Emiş
Kınada yedirmem demiş
Manastırdan yükün geldi
Dengi sırma, dengi gümüş”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġada savmak

:

Kazayı belayı üzerinden atmak.

ġadahkâr

:

Kadeh yapan, içki içen.

ġadak

:

1. Çivi.

2. Kadar.

3. Kazan kulpunun tutturulduğu yer.

4. Tırpanın ökçesinin sağlam olması için tırpana vurulan demir.

5. Küçük çocuklar için kullanılan ufaklık anlamındaki söz.

6. Çivi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġadakmak

:

Ölmek.

ġadamhane

:

Kenef.

“Gadamhane diye bir şey var memlekette.”

ġadan alam

:

Gadanı alayım. Günahın, vebalin boynuma olsun anlamında olup yörede sevgi ve muhabbat duyulan kişilere söylenir.

ġadana

:

1. Koca at.

2. Çok şişman.

ġadaŋalim

:

Sana gelecek dert bana gelsin.

ġadasını alayım

:

Senin yerine ben öleyim, günahın bana geçsin anlamında kullanılır.

ġadasını aldı:m

:

Genelde bir istekte bulunurken söylenir bir nevi ayak yapmak yani.

“Gadasını aldığım su gabağıyınan Daşpınar’dan bir su alıver de gel atıyan dediyen hayrına.”

ġadasını almak

:

“Canını sevdiğim” ya da “Sana gelecek kaza, bela bana gelsin” anlamında söylenir.

“Gadasını aldığım İstanbul’a varır varmaz mektup yaz e mi?”

ġaddimci

:

Her gün aynı işi yapan kimse.

“Garaguş ganadın dartar

Pençe vurur yeri yırtar

Gurban oluyum gadim bibim

Altınını ver de gurtar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hacı Be Ahmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hacı Kayranlı)

ġade

:

Kardeş. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġadef

:

Kulplu bardak, bardak.

ġadem

:

Ayak, kadem, uğur.

ġademli

:

Uğurlu.

“Ayân gademli geldi gonşu.”

ġademsiz

:

Ayağı uğursuz.

“Gınalı bayrak galdırdım

Kitaba gullar döğdürdüm

Gınaman bizim gomşular

Gademsiz gelin indirdim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġader

:

Kader.

“Dolmacı’nın dağları oldu vatanın

Silada yokdur da mektub atanım

Kimselerim yok ki derdim dökeyim

Tükenmez ömrümü tüketdin gader”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalanıp Ölen Abo Mehmet’in Kızının Ağıdı, Ağıdı Yakan: Bayram Tüten)

ġadersiz

:

Kaderi kötü, kadersiz.

ġadı beyni

:

Yoğurt ve pekmez karışımı bir yiyecek.

ġadı evinden ġaygana mı gelici

:

Neden yemek yapmıyorsun yoksa zengin bir yerden yemek mi bekliyorsun?

“Gadı evinden gaygana mı gelici.”

ġadın

:

Kadın.

ġadınnar

:

Kadınlar.

“Özellikle yaşlı gadınnarımızıŋ, çocuklara zorla bir şeyler yedirme huyundan vazgeçmemeleri incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

ġadi:f

:

Kadayıf.

gadife

:

Kadife.

“Düşümde gördüm düşümde

Gadife gömlek döşünde

Vurmuşlar da Sarı Mullam

Ateşler’in üsd başında”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sarı Mulla (Mullacık)’nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

ġadimi

:

Devamlı, sürekli, daimi.

Ġadir

:

Kadir.

“Yetdi Gadir Mevlam yetdi

Verdiceyin ömür bitdi

Şükür olsun Mevlam sana

Salından çok adam dutdu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Dursun Gök’ün Ağıdı, Ağıdı Yakan: Behzat Gök)

Ġadirli

:

Kadirli.

“Gene bindi seyyar alayın

Gadirli buldu belayın

Işgıyalar teslim olmuş

Kürtler çekiyor halayın”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kurşuna Dizilen Eşkıya Hacı Veli’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Âşık Ali Ateş)

“Gadirli’den geldim Andırın yolu

Yanımda arkadaş su Goca Veli

Ne güzel öğrenmiş erkânı yolu

Şeyda bülbül gibi dilli Fadıma”

(Andırınlı Aşık Mehmet)

ġadirlik olmak

:

Hak etmediği halde cezalanmak.

ġadlı, ġadli, ġatli

:

Kez, defa.

“Bu gadlı uğraşmana heç gereg yok ki. Adam olana hızmat edilir.”

ġadusdura

:

Kadastro.

ġafa

:

Kafa.

“Evlerinin önü okul

Gafamda galmamış akıl

Feride’yi dutmuş vekil

Dört yavrıya guzularım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Keşkahlı Hüsne Çınar’ın Ağıdı-2, Ağıdı Yakan: Hüsne Çınar)

ġafadan atma 

:

Uydurma.

“Gafadan atmasan olmaz mı?”

ġafadar

:

İyi anlaşan arkadaşlar.

ġafamın içi don küllü:ne döndü

:

Konuşulanlardan dolayı başım ağrıdı.

“Gafamın içi don küllü:ne döndü.”

ġafas

:

Kavas.

“Elboğlu sen olasın benim fermanımı alır almas, derhal burya gelesin, gelmedin tagdirde seni evinen, malınan yıharım, deyi yazıp gafaslara verdi. Gafaslar hareket etdi. Gelirkene mekdübü açıp okudular ki: mesele böyledir halallaşdılar, âladılar, ne yapaķ gaderimiz imiş, çâresi yoķ, vericiyik.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

ġafası firirek

:

Anormal davranışlarda bulunanlar için söylenir.

“Gafası firirek.”

ġafasını küllük dutmak

:

Kafasını biraz aşağı eğmek.

"Abudamyâ (birdirbir) oynarken başını küllük tutmadığı için sırlından allayan oyuncuyu yere düşürdü."

ġafayı küllük dutmak

:

Başı öne eğmek.

“Gafayı küllük dut, ayağam çarpmasın.”

ġafes

:

Kafes.

“Yavrımın öldüğü gece

Yağmır yağdı sular taşdı

Bir tor şahanım varıdı

Gafesi gırdı da gaşdı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

gafıl, gafil

:

Gafil, etrafında olup biteni sezemeyen.

“Karaçayır burma burma

Üstümüzden geçen durna

Düşman topunan gelirken

İrbehem’im gafıl durma”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Topuz Kaynanasının Döne’ye Ağıdı, Derleyen: Selçuk Osman Belli, Kaynak Kişi: Fadime Şahin)

Seher zamanında uğradım sana

Görünce gül yüzlüm kaldım ben tana

Gafilken bir dolu sundun sen bana

İçirdin ağıyı bal deyi deyi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.466

gafilin

:

Gafilce, etrafında olup biteni farketmeden.

Koç yiğidin eğlencesi saz imiş

Gafilin geçirdim ömrüm az imiş

Sıfat kocar gönül kocamaz imiş

Dosta gider ikin yolda tanıdım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.486

ġafla

:

Kafile, sürü, topluluk.

“Büyük küçük herkes oraya toplanır ve günlerce süren gösterisini gafla gafla giden büyüklerle birlikte izlerdik.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġaflaynan

:

Kafileyle.

“Gaflaynan çocug var başımda, beş altı tene.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

gaflet

:

Habersizlik, dalgınlık.

Uyan Karac’oğlan gafletten uyan

Atma binip de kargına dayan

Ölümden korkup da sonunu sayan

Ölür gider yâr koynuna giremez

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.645

gaflet basmak

:

Uykusu gelmek, üzerine ağırlık çökmek.

Kalk sevdiğim geyin kuşan

Topuğundan arta saçın

Gaflet basmış uyumuşsun

Uyan deyi dürte saçın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.533

ġafli:nen

:

Kafileyle.

“Çarşambônü de ö:len gına deller, geder idi millet gafli:nen.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġagıl

:

Çakıl.(TDK Derleme Sözlüğünden. Osm.)

ġağıl

:

Çakıl.(TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġağıldamak

:

(Hasta) Anlaşılmayacak sesler çıkarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġagın

:

Havalı.

ġağırmak

:

1. Bağırmak.

2. Kargaların ötmesi.

ġaglık

:

Yagmur sularının biriktiği kaya oyuğu, ki sarnıç olarak kullanılabilir.

ġağnı

:

Kağnı.

“Aşağıdan gelen gağnı

Gağnının tekeri çanrı

Biz de bir yiğit yitirdik

Yüzü bedir bedir benli”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġağnıcak

:

Dört tekerlekli ve tekerlekleri ağaçlardan kesilerek yapılan, ön ve arka tekerleklerin arası  tahta ile birleştirilen, kolan yahut tahtadan kollarla ön tekerlerin iç kısmına da direksiyon işlevini yerine getiren parçaların  takılmasıyla meydana gelen, genellikle meyilli arazilerde oyun amacıyla kullanılan oyuncak araba.

ġağrık

:

Erkek kekliğin çıkardığı kalın ve acıklı sesi anlatır. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġâh gelmek

:

1. Usanmak, bezmek, gırtlağına gelmek.

2. İtiraz etmek, reddetmek.

ġahbanalı

:

Kahpe analı.

“Kele yılarından fırtmış beygir gimi damda ne depişiyorsûz. İlâ âğzına it s…lar? Yimâ niye kesek atıyorsûz gahbanalılar sizi… İlahim, çar çar çatlayası:z da ılımadan çıharası:z e mi?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġahbavradlı

:

Kahpe avratlı.

“Öldürüci:di gavbavradlı beni.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġahbe

:

Kahpe.

ġaherlenmek

:

Küsmek, darılmak.

“Evini yayladan çekin

Davarını suya dökün

Gurban ollum vezir gardaş

(Memmed size gaherlenir)

Bu yıllık geline bakın”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kız Kaçırma Olayında Vurulan Sülü Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hatice Çerçi)

gâhi

:

Bazen, ara sıra.

Karac’oğlan eydür ah u zarımdır

Bu dünyada hasret benim yârimdir

Gâhi bir bulanmak kisb ü kânmdır

Tuna seli gibi akar yörürüm

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.516

ġahir

:

Sitem, kahır, derin üzüntü.

“Aman İstanbul’un içi hardır

Güzeli çok işi zordur

Getme dedim gurbetele

Elin gahrin çekmek zordur”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġahir etme

:

Sitem etme.

ġahirli

:

Kahırlı, sitemli, sitemkar.

ġahmak

:

Kalmak.

ġahren

:

Kinaye.

ġahretmek

:

Sitem etmek.

ġahrimen

:

Kahraman.

“Gahrimen dersen gahrimen

Gahrimen dağlar menendi

Çıkıcâm itin gızı

Yenice galbim inandı”

(Derleyen: Osman Taştan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

ġahrine

:

Kahrına.

ġahve

:

Kahve.

“Ağlarım deli divane

Deliğin damında gahve

Bir sözümüz vardır amma

Bunun hangisinde paye”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġahviye

:

Kahveyi.

“Şurda da bir çiçek bitmiş

Altı mavi üstü yeşil

Hanımlar geldi oturdu

Gak durmus gahviye bişir”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

ġail

:

Kail, razı.

“Ben gardaşa gail değilim
Vezir ağam geri gelsin
İster sen de darıl hatun
Kızlarıyın hepsi ölsün”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġak

:

1. Gülünç söz veya hareket.

2. Kalk.

“Şurda da bir çiçek bitmiş

Altı mavi üstü yeşil

Hanımlar geldi oturdu

Gak durmus gahviye bişir”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

3. Su biriken küçük kaya çukuru.

ġak get ba

:

Yanlış düşünüyorsun.

gaklamak

:

Traş arasına sıkışan elden kalkan deri parçası.

ġaklık

:

İçine sukların biriktiği, dışarıya akıntısı olmayan kaya oyuğu, kayadaki çukur kısım.

ġakmak

:

Kalkmak.

“Eminem derkine aman

Üstümüzden gaksa duman

Bizim vatanımız Gaman

Mor sümbüllü goruyunan”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġal

:

Güherçile. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġala

:

1. Kale.

“Anavarza goca gala

Başımdan gedmiyor bela

Hastahane oda oda

Gelin gızıma açdı oda”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Sahip, arka.

ġalaba

:

Topluluk, kalabalık, belli bir amaç için bir araya gelmiş insanlar.

ġalabağ

:

Mantar.

ġalabalığı kakmak

:

Ortalıkta görünmez olmak, ölmek vb. anlamında bir deyim.

“Galabalığı kakdı.”

ġalaca:nız

:

Kalacaksınız.

ġalacı

:

Kaleci.

“Galacımız da möhkem oynadı yani. Yi:di öldür haggını inkar etme.”

ġalafat gibi

:

Fazla süslü; büyük, cafcaflı eşya, giyecek vb.

ġalag

:

Kep, hemşire başlığı.

ġalaglı

:

Katlı, birkaç kat.

ġalak

:

1. Kanın pelte akması.

2. Hayvanlarda burun ucu, kalak.

ġalaklama

:

1. Ağzı üzeri düşmek, yüzükoyun düşmek.

2. Ayağı takılıp sendelemek, düşecek gibi olma.

“Garam garşıdan çıkışın

Altında atı galaklar

Cenazeni gılsın galan

Cennetten hürü melekler”

(Belgin Elgün, Adana-Ceyhan S. 76)

ġalaklamak

:

Bir yerden ayağı kayıp düşeyazmak, tökezlemek.

galan

:

Artık, sonra, bundan sonra, bundan böyle, şimdiden sonra. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Ağa da duyarsa duysun

Nasibime gurşun goysun

Han’evimiz haraboldu

Galan orusbusun yensin”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

“Çok yorulan birine “yeter galan dayandı:n” deyip gel şuriye söyken de diinen deyişimiz, incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Kubilay, www.bekerecikoyu.com)

ġalankı

:

Geriye kalan.

ġalas

:

1. Kalın dilinmiş uzun tahta.

2. Helke.

galat

:

Hata, yanlışlık, galet.

ġalaz

:

1. Kalas.

2. Deriden yapılmış su kabı, plastik leğen.

ġalb

:

Kalp.

ġalbır

:

Kalbur, buğday vb. şeyleri elemek için yapılan âlet.

“Daha gem sürülürken ebecêzim galbırı saratı alıp gelirdi.”

ġaldı:na

:

Kaldığına.

ġaldırdınmiyin

:

Kaldırınca.

ġaldırmak

:

Kaldırmak,

“Neyin garannısı gece

Yıkılsın engini yüce

Memmed’i galdıran hoca

Namazın gılmaya geldim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kadirli (Kars)’de Vurulan Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

ġale

:

1. Kale.

Hingilli’nin ardı gale

Sunam gelir döne döne

Çolağın gelini Hantallı

Sen de müzevirlik eyle

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.169.

2. Sincap. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġa:le

:

Aile sorumluluğu, aile yükü.

“Golay mı işi? Yedi baş horantanın galesi sırtında.”

galebördü

:

Siyahla kırmızı arası bir renk (pekmez köpüğü rengi)

ġaleci

:

Kaleci.

ġalem

:

Kalem.

“Tren gelir posda posda

Galemleri desde desde

Bir duydum ki Celal hasda

Celalım oy aslanım oy”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġalemi düzgün

:

Fiziği düzgün.

ġalender

:

Alçak gönüllü.

galet

:

Galat.

ġaley

:

Kalay.

“Arabi: güvenemi:g. İçindâ yüg arabanın on bedeli. İçindâ galey, sa:de bahır, gazan, teş, sini, arabanın yükü.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġaleyci

:

Kalaycı

ġaleyi kitlemek

:

Konuşacak hali kalmamak, susmak.

ġaleylemek

:

Kalaylamak.

ġaleyli

:

Kalaylı.

“Hasta eşcêzim hasta

Su veririm galeyli tasda

Ötüşürdük eşiminen

İkimiz bir kafesde”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

ġalfe

:

Kalfa.

“Galfe yemâ getdi. Gelsin de o bulsun hoturaflarınızı.”

ĝalḫım

:

Küçük mağara, kaya kovuğu, saklanılabilecek alan.

ġalıç

:

1. Küçük orak.

2. Ot biçmeye yarayan, tahta saplı, orağa benzer, hilal şeklindeki alet. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġalık

:

Kalmış.

“Maraş’ta da çifte oluk

İşimiz Allah’a galık

Babam oğlu gurşun değmiş

Barmakların belik belik”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġalın

:

1. Kalın.

2. Başlık parası, yatak çeyizi parası, evlenecek kızın ailesine verilen para. Hakkında yüksek lisans tezi hazırlanacak kadar güçlü bir kelime.

“Babam çok mu aldı senden galını

Onun uçun vururlar mı gelini

Söylen babama da versin malını

Gıyma gannı zalım, gel bana gıyma

Yalandır ellerin sözüne uyma”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġalın ekma:

:

Kız istemede ailelerin bir anlaşmaya varabilmeleri için oturup konuşmaları ve anlaşmalarının ardından verilecek yemekte yenecek ekmekler, danışık ekmâ.

ġalın kesmek

:

Başlık parasını konuşup karara bağlamak.

ġalıp

:

Kalıp, görünüş.

“Galıbının adamı dealımış. Tek kelimiyenen yazzıklar olsun ona.”

ġaliç

:

Ot biçmeye yarayan küçük orak.

galila:na

:

Galeyana.

“Gariban babanın evladı, galilâna gelmissig Selâddin Usda diü bâ. Gelmissim demiü de gelmissig diü.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġalili

:

Eşkili köfte.

“Dilleri köftelik oldu

Galili yapasım geldi

Burnu mummuş nohudu

Aşlara atasım geldi”

(Av. M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufçuk Bas. Yay. Ve Tanıtım Hiz. Ankara 2001)

ġalin

:

Bir ucuna sigara takılıp öbür ucundan nefes çekilen çubuk biçiminde tütün içme aracı, ağızlık, bir çeşit pipo.

galiptoz

:

Okaliptüs ağacı.

Galiptoz dellėrdi ende: a:ca.

ġaliye almamak

:

Dikkate almamak, önem vermemek.

ġaliyen

:

Sigara ağızlığı.

ġalkmak

:

Kalkmak.

gallangup

:

Hep birlikte, tümüyle, tamamen.

“Gallangup geldiler.”

ġalle

:

1. Kalle, para çekmecesi.

“Gallie iki el girmez. Düvencili:n birinci guralı bu”

2. Sincap. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġalleci

:

Kasadar, kasiyer.

“Galleci dudmuş bir de. Sanki düvende çok iş var da.”

ġallem kilit

:

Bu tabir oyunda yorulan oyuncunun söyleyip oyuna ara verdiğinde kullandığı gibi mecazi anlamda da kullanılır.

“Gallem kilit.”

gallemis

:

Güzel koku veren bir nesne.

“Adana çizmesini giymiş kıçına

Yüz dirhem gallemis yetmez saçına

Yeni değmiş onüç ondört yaşına

Usuldur boyları, yaşa da uygun”

(Karacaoğlan’dan, Kaynak: Yaşar Kemal, Sarı Defterdekiler, İş Kültür Yayınları, Haz.: Alpay Kabacalı, Mas Matbaacılık, İstanbul 2002)

gallemis kutusu

:

Aşiretin kullandığı biryantin kutusu.

gallep, galle              

:

Yaklaşık seksen türü bulunan, kısa vücutlu, sık ve genellikle kül rengi tüylü, düz gagalı, hızlı ve uzun süreli uçabilen, evcil türleri olan, yemle beslenen, eti yenilebilen bir kuş, yabani güvercin. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġalleş

:

Kalleş.

“Çamurda bağlanır poçu

Galleşçe yüzüyor goçu

Neyidi de gıllı Kürtler?

Bu uşacakların suçu?”3124

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İnce (Safiye) Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Çığşar)

gallep

:

Yabani güvercin.

ġalli 

:

Ağaçlar üzerinde, ağaç ve kaya kovuklarında yaşayan, genellikle yemişlerle beslenen, ince uzun gövdeli, çok tüylü, uzun kuyruklu, çok çevik bir hayvan, sincap. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Bu dağların ak çağşaklı, pınarları, geyikleri… gallileri, kurtları…. Hepsi Haşmet Beyimizindir.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Galli cevizinde sincap avlamak

Alağbak kuşuna sapan sallamak

Çukurova’ya gidene selam yollamak

Pınarların özlemi bitmiyor yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı) Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

gallim

:

Sincap. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġallin

:

Bir ucuna sigara takılıp öbür ucundan nefes çekilen çubuk biçiminde tütün içme aracı, ağızlık, bir çeşit pipo.

ġalliz

:

İki grup hâlinde oynanan bir çocuk oyunudur. Gruplar, 3 ayaklı bir ağaç kökünesahiptir. Önce bir grup, adından diğer grup dikilen bu 3 ayaklı ağaç köklerini yıkmayaçalışırlar.

gallül

:

Pipo.

ġalmak

:

Kalmak.

“Karac’oğlan gelir derler

Gelir burda galır derler

Söylemeden ölür derler

Dili yârdan ayrılanın”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

ġalp

:

1. (İnsan) Hantal.

2. Tembel, yavaş.

3. Kalp

“Durdu Memmed derler idi adama. Yıl 2002’de galpten öldü zavallı. Tokdura gettiyidi ölüsü geldi fıkaranın.”

ġaltak              

:

1. Semerin tahta yerleri.

2. Zayıf, kötü, yaramaz kadın.

ġalyen

:

Bir ucuna sigara takılıp öbür ucundan nefes çekilen çubuk biçiminde tütün içme aracı, ağızlık, bir çeşit pipo.

“Koca Osman hiç aldırmıyordu. Galyeni ağzında, boyuna duman püskürtüp, yangının karşısında geriniyor, gülüyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gam

:

Sıkıntı, keder.

Yiğit yiğide yâr olur

Kötülerde ham süt olur

Kara gün ömrü az olur

Gamlanma gönül gamlanma

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.390

gam çekmek

:

Sıkıntılı olmak, kederli olmak.

Gam çekme halına dîvâne gönül

Sana da bulunur elde neler var

Ayva mı eksik turunç mu yoksa nar

Sun elini beri dalda neler var

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.583

gam kasavet basmak

:Sıkıntı basmak.

Benden selâm olsun yedi benlime

Yine gam kasâvet bastı gönlüme

Saçım başım yolup kendi eğnime

Geyik postlarını bağlar gezerim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.503

gam kasavet çekmek

:

Sıkıntı çekmek.

Gam kasâvet çekme dîvâne gönlüm

Her zaman da dünya başa dar olmaz

Yıkılıp düşene gülme sakın sen

Yiğit düşüp kalkmayınca bell'olmaz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.647

gam yememek

:

Sevinçli olmak, gamlanmamak.

Kapısında kara kullar olduğum

Ataşından sararıp da solduğum

Gam yemezdim ben bu derdden öldüğüm

Dolansa boynuma akça bilekler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.591

gam yükü

:

Çokça dert ve sıkıntılar.

Akşam olur ben yerime yatamam

Eski derdi yenisine katamam

Silkinip de gam yükünü atamam

Ara yerde ölüm olduktan geri

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.460

ġama

:

Kama, hançer.

“İkindininen ağşam arası

Hayli çekiyor deresi

Bir gurşuncuk vurun ölsün

Zor olur gama yarası”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġamalak

:

1. Çamın kabuğunun altındaki ince zar.

2. Sarı katran çıkarılan, çam türünden bir ağaç, katranağacı, dağ servisi, sedir, Toros sediri.

ġamalaklaşmak

:

Palazlanmak, büyümek.

gamalmak

:

Çizgi oyununda elde edilen dört köşeli yeri X işareti ile işaretlemek.

ġamanmak

:

Dik durmak.

ġamaşmag

:

1. (Göz için) Kamaşmak.

2. Ekşi yiyecek ya da içeceklerden dişlerin etkilenmesi.

ġamayınan

:

Kama ile.

“Galleş Halil fişşek düzer

Mehmed gardaş okur yazar

Berk sıkışmış çetelerim

Gamayınan siper gazar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İnce (Safiye) Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Çığşar)

ġamaz

:

Şiddetli rüzgar, kasırga, rüzgar hortumu.

ġambak

:

Kavlak, kel.

ġamber

:

Sadık.

ġambır

:

Kambur.

“Unu elemiş, elêni duvara asmamış. Gambırı çıkmış amma hala işinin başında.”

ġamçalamak

:

Bir şeyi avuçlayarak almak.

Bayram şekerlerini de çocuḳlar ġamçaladı.

ġamçı

:

Kamçı.

“Bacısının adı Eşe

Gamçısın dayamış daşa

Gardaş güleşe çıkışın

Selam salmış Kemal Paşa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Karcı İs-mail (Kahveci)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

ġamere

:

Kamera.

“Diyarbakır’dan uçak kakdı

Esgerlerin belin bükdü

Gamereler nasıl çekdi

Esgerlerim guzularım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Uçak Kazasında Ölenlerin Ağıdı, Kaynak Kişi: Hatice Salan)

ġamet

:

Erkek veya dişi üreme hücresi, cinsiyet hücresi.

ġamga   

:

Ağaç kabuğu, soyulmuş olan ağaç parçası, yonga. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġamga:mı, ġamga gimi

:

Daha çok da insan için çok zayıf.

ġamgalanmak

:

Yaranın kabuk bağlaması.

ġamgayla kaşınmak

:

Paraca çok darda olmak.

“Heç sorma bu aralar gamgayla kaşınıyom.”

ġamıdıp durmak

:

Hastalık veya üzüntüden dolayı durgun olmak.

“Sabahdan beri gamıdıp duruyor guzum. Bir doktura götürsek yavrımı.”

ġamış, ġamiş

:

1. Erkeklik uzvu.

2. Kamış.

Tarlalarda biter gamış

Uzar gider vermez yemiş

Çöl Yemen’de can verenner

Biri Mehmet biri Memiş”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

gamıtık

:

İçine kapanık.

ġamıtmak

:

Yüzünü asarak küsmüş gibi durmak.

“O kadar sinirliydi ki, istediğini koparıncaya kadar saatlerce gamıtıp dururdu.“

ġamıyanan

:

Kama ile.

ġamıyon  

:

Kamyon.

ġamine

:

Bol, bir çok, bir sürü, alabildiğince.

gamlanmak

:

Kederlenmek, üzülmek.

Kemler eyilik göremez

Gamlanma gönül gamlanma

Bin kaygı bir borç ödemez

Gamlanma gönül gamlanma

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.389

ġampık            

:

Ağaç kabuğu, soyulmuş olan ağaç parçası, yonga.

ġamrık

:

Kasık bölgesi.

ġamyon

:

Kamyon.

“Gamyon Hacı’nın karşı yamacında Dulkadiroğulları’ndan kalma çeşme, onun da bitişik arkasında Gücük Mâmed’in kasap dükkanı, yanında da leblebici Yusuf Ağa’nın dükkanları vardır.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

gamze

:

Yanaktaki çukurluk.

“Elif kaşlarını çatar

Gamzesi sineme batar

Ak elleri kalem tutar

Yazar Elif Elif deyi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

ġan

:

1. Kan.

2. Tadı yerinde, yemek için revaçta olan şeyler, nadasa bırakılmış tarla.

3. Derin.

“Gan uykudaydı hırsız eve girdiğinde.”

ġan dutmak

:

Kanlı bir olay anında donup kalmak.

ġaŋ gatıran

:

Zehir, kötü.

ġan gimi

:

(Su ve benzeri içecekler için)Çok ılık.

“Gan gimi ıpılık.”

ġan işleri

:

Kötü işler, düşmanlık.

ganalga

:

Kanma ve inanma özelliği.

ġanalgası tez 

:

Çabuk inanır.

“Ganalgası tez.”

ġanat

:

Kanat.

“Birine siŋirlendiklerinde: “Ulan çocuk seniŋ ganadıŋ elime geçer za:r.” deyip aslında bir zaman so:ra, ganadı eline geçse bile: “Ulan çocuk hersim indi.” diyecek hoşgörüye sa:bolmamız incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

ġanatma

:

Kengerden sakız yapma işlemi.

ġanayaklı

:

Kadın.

ġâncak

:

El arabası.

gäŋce

:

Tadı yerinde, yemek için revaçta olan şeyler.

ġancı

:

Boynuzdan yapılma bir düzenekle kan alan kişi.

ġancıg

:

Cinsiyet yönünden dişi.

ġancık

:

1. (İnsan, hayvan) Cinsiyet yönünden dişi.

2. (Aşağılama anlamında ) Dönek, kalleş, hain, kötü ahlaklı kadın.

“Gancık yalanmazsa, köpek dolanmaz”

(Bir Yörük Atasözü)

ġancık eşşek şansı olmak

:

Hiç ummadığı bir anda isteğine kavuşan kimselere denir. Çok ama çok şanslı olmak.

“Onda gancık eşşek şansı var.”

ġancıkmak

:

Kurutulmak için toplanan tütün yapraklarının uzun süre asılmadan beklemesi durumundazarar görmesi, ezik, ele alınmaz olması.

ġandak

:

1. Dar ve derin sel yarıntıları. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Yollarda tekerleklerin oydukları yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Su dolu çukur.

4. Çok su veya içki tüketen.

5. Hendek, derin yer, büyük çukur.

ġande:r

:

Çok kıymetli.

ġandırmak

:

İkna ederek aldatmak, kandırmak.

“Alma Dağı’na gondurrum

Cemalönü’ne indirrim

Yalınız ağlama hatın

Seni ağada gandırrım”

(Mehmet Temiz Yüksek Lisans Tezi Andırın Ağıtları, Zilfaroğlu İsmail Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Sariye Gök)

ġandil

:

Kandil.

“Deniz kenarında akan umudum

Gandiler içinde yanan mumudum

Evel Allah yarda idi umudum

Umudum elime verdin niniyem”

Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Güllü’den Ağıt, Derleyen: Bünyamin Gönen, Kaynak Kişi: Kızılay Bekir Dayının Eşi)

ġane

:

1. Kiremit. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Çeşme, musluk.

“Çöpçüler, ganelerden doldurdukları tenekelerle önce her tarafı yarım daireler halinde adım adım serperek sular ve suyun çekilmesini bekledikten sonra da süpürmeye başlarlardı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġanel

:

Kanal, su arkı.

“Ali’m ganellerde gezer

Zalım felek yazı yazar

Yiğid idi yiğit Ali’m

Uğramış da değmiş nazar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġäŋelmek

:

Nadası bırakıldığı için verimli hâle gelmek.

ġanepe

:

Koltuk.

ġanere

:

1. Köpek demek ama bizde başıboş gezene derler.

2. Karnı doyup da gözü doymayan kimse.

“Altmış altın ganeresi

Su çıkarır dolabından

Böyle benim vezir babam

Konuşurdu Haleb’inen”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

ġaneviz

:

Kavanoz.

ġaŋgal

:

1. Kangal.

2. Uzun boylu, boz renkli, çiçekli bir bitki, kenger.

ġangalaaşşık

:

Deniz kenarında bulunan beyaz oval konkav yapılı kabuk, deniz kabuğu.

ġangan, ġanggang

:

Araba, kağnı.

ġangıldağı çıkmak

:

Çok zayıflamak.

ġaŋgıldak

:

1. Zayıflamış, kupkuru kalmış, içi boşalmış yaşalanmış sadece kabukları kalmış.

2. Dikenli kalın otlar.

ġaŋgılığı çıkmak

:

Çok zayıflamak.

gangış

:

Cılız, zayıf.

ġanı ġarrah

:

Çok zengin.

ġanı ġarrah olmak

:

Ganimete üşüşmek, çoğalıvermek.

“Hösüyün Ağanın öldüğü günün Allah etmiye meresçileri ganı garrah oldular.”

ġanıkmak

:

Alışmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġaŋırtmak

:

Ters tarafa zorlamak, kanırtmak.

ġani

:

1. Allah, Tanrı.

2. Cömert, bol, zengin, varlıklı, bir erkek ismi.

“Ali’yi özne durdurdum

Bağlat tırabulus kuşak

Sabah bunun ganili var

Evrenler devşirir uşak”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

gani garrah olmak

:

Ganimete üşüşmek, çoğalıvermek.

Gani Süphan

:

Allah.

gaŋil

:

Kanun, adet, görenek.

“Ak ellerin şıfka parmak

Ellerin dokurdu örnek

Bu da bizden ganil kalsın

Halakada beşik kalmak”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

gaŋil kalmak

:

Gelenek olmak, âdet kalmak. Eser, hüner, yıllarca söylenilecek işlek bırakmak.

gaŋil olmak

:

Gelenek olmak, adet kalmak.

“Gürün’ün Gürün elması
Zor olur yiğit ölmesi
Bu da bizden ganil kalsın
Yedi bacı dul kalması”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ganim  

:

Doyumluk.

“Yüzüne bir ganim bakılmaz.”

ganime

:

1. Doluca, dopdolu.

2. Sürekli, durmaksızın.

3. Bol, bir çok, bir sürü, alabildiğince.

gani:nen

:

Kaneyle, kiremit, kırmızı topraktan pişirilerek yapılmış oluk.

ga:ŋñirmek / ga:rmek

:

Geğirmek.

ġanlı

:

Kanlı, kan davalısı, düşman.

“Tuvalas’ın yayla suyu

Akar doluyu doluyu

Gurşun saçmış Saf’ye Memmed

Ganlı soluyu soluyu”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġanmak

:

İnanmak, kandırılmak.

ġannar

:

Kanlar.

“Gışla yeri dölek dölek

Gannar akar gölek gölek

Sarı Mullam savışırkan

Düşmannar vermemiş yolak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sarı Mulla (Mullacık )’nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

ġannı

:

1. Kanlı, kan davalısı, düşman.

“Beyaz miltan geymedin mi?

Öylen yemen yemedin mi?

Gannı ırmağa düşen Gadir

Gurtar gardaş demedin mi?”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

“Gannının gapısına salmak.”

(Düşmandan bile çare ummak anlamında bir Andırın deyimi)

2. Karnı.

ġannı ġubur

:

1. İltihaplı yara.

2. Kanlı ve koyu ağız suyu.

ġannın

:

Kanlın, katilin.

ġannısı

:

Katili, kan düşmanı.

“Ben nasıl başa çıkarım ki, gedip gannısı olduklarına habardar edeceğedim.”

ġaŋsırmak

:

Boğazını temizlemek, balgam çıkarmak.

ġantarma

:

Ocaklığın üst kısmındaki raf, taş kemer.

“İdarenin yeri gantarmanın göbeği idi.”

ġantarma gimi

:

Çok ağır.

ġanturon

:

Kırmızı, sarı, mavi ve beyaz çiçekli, kurutulmuş yaprakları halk hekimliğinde kullanılan ot.

ġap

:

Mutfak eşyası, kap.

“Raflar olurdu, kenarları süslü, aşganalarda uygun bir duvara çakılıp gapları dizmeye.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġapak

:

1. Yarım daire şeklinde yaklâşık 60cm yarıçapı olan üstü naylonla örtülü ince uzun küçük sera.

2. Kapak.

“Gazana da goydum gabak

Ağzına da goyduk gapak

Gühacı’nın oğlu Höbek

O’da almaz Kirlim seni”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

ġapaklama

:

Kapaklama, tohumun toprakta çürümesi.

ġapalı

:

Tesettürlü.

ġapalı bazar

:

Pazar günü.

“Bugün gapalı bazar.”

ġapanmak

:

Örtünmek.

gapcık

:

Kabuk.

ġapcıklı

:

Sünnetsiz.

ġapdaş

:

Taş çanak, küvet.

“Her oluğun önünde bir gapdaş vardır Meyremçil Yaylası’nda.”

ġapdıgaştı

:

Pikap, minibüs.

ġapdırmış geli:

:

Hızlı geliyor.

ġapgacak 

:

Mutfak eşyası.

ġapgara

:

Kapkara.

“Benim annemin ayakları gınalıydı, senin ayakların gapkara. Sen annem olamazsın” demiş.

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

ġapı

:

Kapı. 

“Gapıda goçu bağlanır

Toprakda meti söylenir

Avcıl İrbehem deyincek

Göğsün elleri sallanır”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Avcı İbrahim’in Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Mustafa Balıkçı)

ġapı küsü (kösü)

:

Gelin çıkarken gelinin kardeşlerinden birisi kapıyı kilitler. Kapının açılması için Damat tarafının bir şeyler vermesi gerekmektedir. Verilen şeye gapı küsü denir.

“Toroslar’da geleneksel düğünlerin olmazsa olmazlarından bir tanesi de gapı küsüdür.”

ġapıd

:

Sırta giyilen manto, asker paltosu.

“Gelin bacılar gelin

Mezerliğe doğru varın

Arif Maraş’dan geliyor

Gapıdını elinden alın”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Arif Bilici’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

Ġapıküf Da:

:

Kaf Dağı.

ġapılmak

:

Tutulmak, sevdalanmak.

ġapıp ġuvarttı

:

Çok hızlı uzaklaştı.

“Tavşan tazıyı görünce gapıp guvarttı.”

ġapıp koyuverdi

:

Aldı yatırdı.

“Gapıp koyuverdi.”

ġapısa

:

Küçük bahçe kapısı.

ġapısalık

:

Tam tekmil olmayan bağ kapısı.

ġapışmak

:

Boğuşmak, dövüşmek, kavgaya tutuşmak..

ġapıt               

:

Pardüsü, palto.

“Al at nenni, gır at nenni

Emiş’in başı borannı

Gızlar bir gardaş yitirmiş

Al gapıtlı, çuha donnu”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġapıtlı

:

Kaputlu, paltolu, pardesülü kimse.

“Uzun gabıtlı Sar’aslan

Yekin de boyunu gösder

Eşe’n de izine gelmiş

O da bizden baba isder”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġapıyı dillemek

:

Kapıyı kilitlemek.

“Aha gapının dili. Şimdi üstünden gapıyı dilleyeyim de get bakalım nasıl gedersen dedi, gülümseyerek. Sonra da yavaşça dışarı çıktığında, Rüstem de gapıyı arkadan sürgüledi.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

ġapız

:

Boğaz, dar geçit, dar vadi.

ġaplık

:

1. Defter, kitap kaplamaya yarayan her şey.

2. Mutfak rafı.

ġapmak

:

Kapmak, tutmak.

ġaporo

:

Ön peşinat, kaparo.

ġapsalık, ġaspalık

:

Bahçe kapısı, dış kapı, parmaklık.

“Abdal Meded tek ağız barakanın etrafına bir çit çekmiş. Giriş kapısına da bir gapsalık yapmaya karar vermiş. Gitmiş dere kenarından zakkum dallarından kesmiş. Zakkum dallarını gün önünde çakmaya başlamış. Abdal bir taraftan çit çatarken mahallenin çocukları da çiti söküyormuş.”

Abdal Meded:

“Bre çocuk öte git,” diyormuş.

Abdal bir uyarmış, iki uyarmış sonra dayanamamış bağırmaya başlamış.

Abdal:

“Ben çatam, sen bozan, gelirsem çiti yedirem diyerek çocukları kovalamış.”

(Kaynak kişi: Mahmut İmeci, Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kitabevi, İstanbul 2008)

ġapsin

:

Fişek kapsülü.

ġapu

:

Kapı.

“Goşuda atın gezdirir

Üsdüne dakım düzdürür

Gani gönül benim eşim

Gapuda gısır yüzdürür”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġar’ı:ş

:

Karakış.

ġar

:

Kar.

“Yüksek yaylaların başı

Garı erir dura dura

Sene geçse gün dolansa

Unutmam sürmeli gızı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

“Gar senesi, var senesi”

(Andırın Atasözü)

ġar anası, ġor anası

:

Çocuğuna soğuk ana, çocuğuna sıcak ana.

“Gar anası, gor anası.”

ġar ġarsamba

:

Evdeki kalabalık eşya.

ġara

:

Kara, siyah.

“Ablak Gar’ismet’im ablak

Gıyıp da vurmadım şaplak

Ben sana doymadım guzum

Doysun gayrı gara toprak”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġara bere

:

Ciltte çarpma nedeniyle oluşan morluk.

ġara çapar

:

Siyaha yakın, ala renk.

ġara çomu

:

Siyah keçi.

ġara mes

:

Lastik ayakkabı.

ġara:

:

Ağacın dalını eğmeye yarayan çatal.

ġara bağlanmak

:

Yas tutmadan dolayı karalar giyinmek.

gara bilecen (olmak)

:

Gelecek kötülükleri önceden söyleyen veya tahmin eden ya da hep kötü taraftanbakıp ya şöyle olursa ya böyle olursa diyen.

ġara cırtnavıl gimi

:

Kapkara.

“Evleri de acar yapıda

Gapıları da soldan takılı

Gızları da gara cırtnavıl yapılı

Gasım emmimde de var bir tane”

(Mehmet Dağdeviren)

ġara eriġ

:

Kara erik.

gara garatma getirmek

:

Geleceğe dair olumsuz tahmin ve önyargıda bulunmak, işin neticecisini daha

kötüsüne bağlamak.

ġara ġurşun

:

Çok kötü, talihsiz kurşun.

ġara lök

:

Siyah, yaşlı deve.

ġara sergi

:

Kurutulan bir üzüm.

ġarabatak

:

Su altında yüzme.

ġaraç

:

Garaj, araçların park etmesi.

“Arabalar oldu garaç

Yana yana oldum kireç

Memmed’im olmuş bir turaç

Uçup getdin bu dünyadan”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġaraçalı

:

Bir çeşit dikenli çalı.

Ġaradepe

:

Kadirli’nin fıkralarıyla ünlü bir yerleşim yeri.

“Bugün bir davşan boku gördüm.” veya “Bugün bir keklik sesi duydum.” diyecek gadar, avsız galmamız, bazen de; “Bir sene Garadepiye getdidim, şu gadar garatavık vurdu:düm.” diye devam eden avcılık muhabbetlerimiz, incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

ġaragmaġ

:

Akşamın karanlığı başlamak.

ġaragol

:

Karakol.

ġaragucak

:

Bir güreş stili.

ġaragucak olmak

:

Sarmaş dolaş olmak.

“Şimdi uzatmayalım bu adamlar Maraş’a vardılar, dahil oldular. Mıroğlu’nu aradılar buldular. Mıroğlu bunlarlan garagucak oldu. Gendilerini misafir odasına aldı, atlarını ahıra çektirdi. Yediler, içtiler, yattılar,galktılar, sabah oldu.”

(Aşık Hacı, Kaynak: Refiye Okuşluk Şenesen, Adana Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği Geleneği, Altınkoza, Adana 2009)

ġaraġura

:

Korku.

ġarağan

:

Bir çeşit bitki.

ġarağı

:

Huğun tavanına yerleştirilen sazları, mertekler üzerine çivilenen kargılara tel ya da kınnapla bağlamak içinkullanılan basit aygıt.

ġarahan olmak

:

Çok mesut olmak.

ġarakmak

:

Kararmak.

“Denizi gördüm de garakdı gözüm

Yanıyor içerim galmadı özüm

Göresim geldi de Zeynep’im gızım

Yol ver de gedelim dumannı dağlar”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġarakol

:

Karakol.

ġarakürelemeye

:

Kabaca, el yordamıyla, inceden inceye hesaplamadan.

ġaralama vermek

:

Kötüleme, iftira.

ġaralamak

:

Kötülemek.

ġaralı

:

Karalı.

“Üsdüne geymis garalı

Benim yüreğim yaralı

Memmed gaç gün olduyudu?

Sen eşinden ayrılalı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Doğumda Ölen Sultan Temiz’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Temiz (Patlakkızı))

ġaraltı

:

Karanlıkta iyi seçilemeyen görüntü, karartı.

“Garaltısını görmesiynen gel ha etmesi bir oldu.”

ġaramak

:

Kötülemek.

ġaramet

:

İftira, kara çalma. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Atım var atlar içinde

Nalı parlıyor gıçında

Biz de bir gelin yitirdik

Garametlerin içinde”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Ayşeye Ağıt, Derleyen: Hasan Batmaz, Kaynak Kişi: Elif Bayer)

ġarametçalmak

:

iftira etmek.

ġarametetmek

:

iftira etmek, abartılı davranmak.

ġaramet ġandan çetin

:

İftiraya uğramak herşeyden daha kötü.

“Garamet gandan çetin.”

ġaramık

:

Sert ve uzun dikenli, ufak boylu çalı.

ġara:mtırak

:

Alacakaranlık.

ġarangaz  

:

Yaşlı ağaç.

ġaranġılık

:

Karanlık.

ġaraŋımak

:

Hava kararmak.

ġaranışmak

:

Havanın kararması.

ġaranmak

:

Birinin ya da bir şeyin aleyhinde konuşmak, dert yanmak, şikayetçi olmak.

“Garpızıŋ para etme olasılı:nıŋ az olmasına ra:men, her sene garanarak ve bir işda:nan garpız ekilmesi incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

ġarannık

:

Karanlık.

“Mezer de garannık olur

Yakar da gorum idare

Ben Selver’in hatiresi için

Bu yanna etdim mudare”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġarar

:

Karar.

“Yoldan geden moturun sesinden kimiŋ moturu oldu:nu tahmine çalışma ve uzun tartışmalardan so:ra, garara ba:lanması ve gerçekden de bilinmesi incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

ġararbazara

:

Tahminen.

ġararbazara hareket etmek

:

Plansız hareket etmek.

“Gararbazara hareket etmesinden bıktım, usandım.”

gararmak

:

Kararmak, morarmak.

“Dudak barmaklar garardı

Saçlarını kim daradı?

Gelin giden bebeğim

Samenini kim eğledi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Zatüreden Ölen Zeliha’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: İbrahim Gök)

ġarartı

:

Karanlıkta iyi seçilemeyen görüntü, karartı.

“Bir şapkasının silüetinden bekçi şapkası olduğunu anlayınca içimiz rahatlardı, bir de gölgenin sahabının yaşlı bir amca olduğunu anlayınca. Aksi halde garartının sahabı yanımızdan geçip uzaklaşıncaya kadar neredeyse hafakanlar geçirirdik.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġarartılamak

:

Dikkatli bir şekilde bakmak.

ġarartlama

:

Kötüleme, iftira.

ġarartma vermek

:

Kötülemek.

ġarasevda

:

Onmaz aşk.

ġarâş

:

Gardaş, kardeş.

ġara:ş

:

Kara kış.

“Garâş geldi gapıya dayandı. Korganın oraya gar düşeli neredeyse bir hafta oldu.”

ġaratavık

:

Bir tür av kuşu.

ġaravana

:

Karavana, asker yemeği.

“Şubeye vardım da soyun dediler

Asger elbiseni geyin dediler

Tayin garavana nedir bilmezdim

Tayin garavanayı yê dediler”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Askerlik Ağıdı, Kaynak Kişi: Ahmet Aslantaş)

ġaravayvaycı

:

Bir işin kötüye gideceğini söyleyen, şeamet tellalı.

“Şom ağızlı. Garavayvaycılıktan başka bildiği bir şey yok.”

ġaravık

:

Dağlarda yetişen yenilebilir bir ot.

ġaraya:z

:

Karayağız.

ġaraz

:

Kin.

“Evimizin önü kiraz

Dünyadan almıyom mıraz

Ya n’edeyim Hatça Bacım

Felek etdi bize garaz”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Küçük Kemal’in Ağıdı, Ağıtı Yakan: Safiye Temiz)

garbi

:

1. Batıya ait.

2. Güney bölgelerinde harman savurmaya en çok yarayan batı rüzgarı.

“Garbi derler rüzgarımız hoş varır

Eser eser top zülüfe yalvarır

Boz tarlada kızıl buğday haykırır

Döven döner saman uçar kes gelir”

(Aşık Mahzuni Şerif)

garbiyeli

:

Akşam üzerleri sert esen bir rüzgar.

ġarbunat

:

Karbonat.

ġarcaşmak

:

1. Kaos, ağız kavgası, itişip kalkışma.

2. Kalabalığın dalgalanması, olağanüstü bir durum yaşaması, karışıklık.

ġarçın

:

1. İçine hem elbise koyulan hem de yastık olarak kullanılan, yünden dokunmuştorba.

2. Çuval.

ġardak

:

1. Kırışık, tam açılmamış olan.

“Gutnu zubunun gardağı

Elinde gümüş bardağı

Zahmerinin ortasında

Od’a vermişler çardağı”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

2. Dokumada veya dikişte pürüz, potluk.

3. Çirkin, uygunsuz.

“Yıkıldı mı goca çardak?

Bizim iş de geldi gardak

Yangın eşimin yürê

Yanı sıra verin bardak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

gardalı

:

Buruşuk, sıkışık, düzgün değil.

ġardaş

:

Kardeş.

“Gardaşım binmiş atına

Başkente getmiş gezmiye

Goska gezer babamoğlu

Giyer körüklü çizmiye”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kalpten Ölen Kenan Kurtbeyoğlu’nun Ağıdı, Kaynak Ki-şi: Sariye Gök)

ġardaşġuşa:

:

Gelinin beline kız evinden çıkarken kardeşi tarafından sarılan kırmızı kuşak.

ġardaş yolu

:

Gelin çıkarken gelinin kardeşlerinden birisi kapıyı kilitler. Kapının açılması için Damat tarafının bir şeyler vermesi gerekmektedir. Verilen şeye gardaş yolu denir.

“Yöremizdeki geleneksel düğünlerin olmazsa olmazlarındandır gardaş yolu. Gelinin gardaşı yoksa emmioğluna bu kapı küsü verilir.”

ġardeş

:

Kardeş.

“Güçcük yaşda yetim galmış

Bizim gimi yok gardeşi

Görmediğim gara düşü

İşte gördüm bacılarım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġare

:

Kara, siyah.

“Yedi bacın gelmiş ağlar

Başında gareler bağlar

Hatırlıydı gardaşcağ’zım

Başında toplanmış beğler”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġarel

:

Yaklaşık, aynı düzeyde.

ġarelleştirmek

:

Kararlaştırmak, sonuçlandırmak.

ġaremet

:

İftira, kara çalmak.

ĝaremik

:

Kırmızı veya siyah renkli bir çeşit yabani, küçük erik.

ġarer

:

Yeterince, kıvamında, ölçüsü tam.

“Garer hey Allah’am garer

Gene başdan aşdı zarar

Necdet de esgerden gelir

Gözler anasını arar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġarer bazarı

:

Göz kararı.

ġarerlemek

:

1. Herhangi bir şeyin göz kararı ile miktarını ayarlama.

2. Ölçüp biçerek uygun hale getirmek, göz kararı hesaplamak, ayarlamak.

ġarerleşdirmeg

:

Kararlaştırmak.

ġarermek

:

Kararmak.

“Bu Muzu sözü özerine Ali Gadoğlu’nun yüzü garermeye başladı. Soğna ayvâh Elboğlu’na biz avradı verdirmissik deyi gendi gendine mırıldandı. Fât Elboğlu türküsüne devam etse de Muzunun Ali Gadoğlu’nun avradı oldûnu âğnadı.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

ġarez

:

Kin, husumet, düşmanlık besleme.

ġarga

:

1. Karga.

2. Hayvan alıp satan.

ġarga bunnu

:

Kapı arkasına takılan sürgü, kapı kilidi.

ġarġarsamba

:

Kuru kalabalık.

ġarġas

:

Karkas, içi ahşap dışı çamur sıvalı ev.

“Temeli taştan, orta katı analı kuzulu kerpiçten ve üst katı da gargas denilen içi ahşap (onun da içi saman dolu) dışı çamur sıvalı evler….  Anadolu evlerinden , bozkırın ayazı ve sıcağı düşünülerek, insanı, hayvanı ve bunların tüm ihtiyaçları göz önüne alınarak yapılmış harikalar…”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġarġaşan

:

İri dallı bir çiçek.

ġarġaşana

:

Kargaşa.

ġarġatmaç

:

Taze karın pekmezle karıştırılmasıyla yapılan tatlı.

ġargı

:

1. Avcıların barut, saçma ve kapsül koydukları üç gözlü teneke ya da ağaç kap. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Hu otunu bağlarken kullanılan alet.

3. Kamış, bataklık kamışı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġarġı düzmek

:

Çubuk düzmek, hu ottan ev uapmak.

ġargın

:

1. Çok fazla. (ateş).

2. Gebe. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

3. Yönü belli olmayan suyun rasgele akımı.

4. Suyu daha yukarılara aktarabilmek için yapılan bent ve buna bağlı olarak akıtılacak tarlanın seviyesine kadar yapılan su kanalı.

ġarı  

:

Eş, yaşlı kadın.

“Ana ağlar, bacı ağlar

Ağ gelinler gara başlar

Hep gapandı böyük evler

Goca galdı garıyınan”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar, YKY, İstanbul, 1993, S. 64)

ġarı lafı

:

Aslı olmayan söz.

ġarık

:

1. Bahçelerin parsellenmiş herbir bölümü, toprağın fide dikimine hazır hale getirilmesi.

2. Ark, su yolu.

“Çetilleri dikmeden önce garıkları açmalı guzum.”

ġarıkmak (karıkmak)

:

Kardan rahatsızlanmak.

garıldak

:

Bir tür oyuncak.

garım

:

Hısım, akraba.

“Hepisi de birbirine hısım garım.”

ġarımak

:

(Kadınlar için) ihtiyarlamak, yaşlanmak.

“Oulan bildig çıgmamış. Çünkü bileceg hâlı galmamış, garımış. Aradan yıllar geçmiş.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġarın

:

Canlıların midelerinin dış parçası, işkembe.

ġarınça

:

Karınca.

“Aptal davılı furuyor

Alem bizi de görüyor

Garınça başın incitmezdin

Aleme akıl veriyor”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġarınsalık

:

Hayvanın bacağına sinek çökmesin diye arkasından bağlanan bez.

ġarınsız

:

Kıskanç, başkasının kazancını kıskanan.

“O ne garınsız o var ya. Elinden gelse ekmânı âzından alacak.”

ġarısımak

:

(Kadın) yaşlanmak.

ġarışgın

:

Karışık.

“Bizi:ler onu bekliyor. Ermenilerin dışarı çokca çıktığı yok. Pek dükkân filân da açmaz olmuşlar. Ortalık garışgın halda….”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

ġarışġın çokmak

:

Asıl kabilenin içindeki kabileden olmayan yabancı insanlar çok olmak.

ġarışık

:

Net olmayan.

ġarışmak

:

Karışmak, müdahele etmek.

“Aziziye vardımıdı

Ballar çıkmış tabak tabak

Garışmış Avşar’ın ili

Mehmet gitmiş gabak gabak”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġarıyı ġazana ġuyan

:

Nisan soğuğu.

ġarıyık

:

(Kadınlar için) ihtiyarlamış, yaşlanmış.

“Çoktandır görmüyordum Eşe bibimi. Ona n’olmuş ö:le. Niye ö:le cip garıyık.”

ġarıyınan

:

Karı ile.

ġari

:

Gayri, artık.

“Andırın’dan döndük beri

Cenazeyi aldık geri

Gelin hele guzularım

Souk yüzün görün gari”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hatice Salan’ın Ölen Esinin Ağıdı, Ağıdı Yakan: Hatice Salan)

ġarib

:

Kimsesiz, ruhunun eşi olmayan.

İneyim gideyim Osmaneli'ne

Sevdâya düşenler yorulmaz imiş

Herkes sevdiğini almış yanına

Garibin hatırı sorulmaz imiş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.635

ġarib bel

:

Zavallı be, sıkıntı veren vücut.

Barçın Yaylası'nda üç güzel gördüm

Birbirinden üstün şıvga fidandır

Aklım şaştı garib belim büküldü

Kaşlar hilâl gözler ahu cerandır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.600

ġariban

:

Fakir, zavallı.

ġariblik

:

Kimsesizlik.

Gariblik gurbetlik düşmüş özüne

Kudret sürmesini çekmiş gözüne

Dökünce zülfünü bedir yüzüne

Ben sandım ki bulut aya bağlıdır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.597

ġarim

:

Hısım, akraba, eş dost, aile.

ġarik

:

Gayri.

“Sabah beni salıcılar
Hey heylesin garik anam
Kadanı alam bacım
Mevlam verir m’ola sabır”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġarinçe

:

Karınca.

“Garinçeler oydu m’ola?

Bibimoğlu gözlerini

Sal bağlayıp gederiken

Bibi yoldum yüzlerini”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Hanımından Kocasına Ağıt, Derleyen: Nimet Gezer)

ġarip el

:

Yabancı yerler, insanın doğup büyüdüğü veya oturduğu yerin dışındaki yerler.

Şahanı koyverin avını alsın

Yârenim yoldaşım yanıma gelsin

Şu garib ellerde düşmanım ölsün

Emmili dayılı ile gidelim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.496

ġarip ġarip

:

Garipçe, kimsesi yokçasına.

Yavru bülbül garib garib öticek

Gül yerine şimdi sümbül biticek

Yârim ile seher yerde yatıcak

Çemen ver hey güzel Allah çemen ver

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.594

ġarip yiğit

:

Kendi halinde, yoksul.

“Bir garip yiğidim burada.”

ġaripdos

:

Çok çabuk büyüyen, toprağın suyunu bol bol emdiği için bataklıkların kurutulmasında yararlanılan, boyu yüz metreyi aşabilen, kerestesi ve odunu işe yarayan, uçucu yağından, reçinesinden vb. hekimlikte yararlanılan bir ağaç, okaliptüs.

ġark etmek

:

Zengin etmek, bolluğa kavuşturmak.

ġark olmak

:

Boğulmak, batmak, doymak, Bir şeyi bir kimseye veye yere bol miktarda vermek.

“Bakıda’dan indik kol kola düze

Melekköy gark olmuş güle nergize

Arkık’ta uğradım bir güzel kıza

Terlemiş yanağı ballı görünür”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 628

ġarlangaç

:

Parlak siyah beyaz tüylü, ince uzun kanatlı, çatal kuyruklu, kısa ve geniş gagalı, sürekli olarak uçarak avladığı sinek vb. lerle beslenen, küçük, ötücü bir göçmen kuş, kırlangıç.

“Baharın habarcısı sayılan garlangaçlar köyümüze geldi. Yöremizde halk arasında ayrı bir yere sehep olan garlangaçlar, binaların dam altlarına, saçaklara ve pencere oyuklarına, köprü altlarına çamur ve kilden çanak şeklinde sağlam yuvalar yapallar. Dişi garlangaç, erkeğinin tükürüğüyle harç ederek kekmeyinen getirdiği çamuru toplar, saman ve otlarınan sekiz gün içinde sağlam bir yuva yapallar.Elemterede bahsi geçen ebabil ile özdeşleştirildiğinden köyde evlerin nerdiyese içine gadar dıkılıp yuva yapan garlangaçlara kimse tokanmaz. Kimse avlamaz, yuvasını bozmaz. Hatta bu guşa zarar verenin başına bir iş, bir uğursuzluk gelece:ne dair inanışlar da vardır.Bu guşun cücüklerini yuvasına bağladığı, yere yakın uçdu:nda yağmur yaya:ca: söylenir. Bir de yılanla heyka:si annadılır. Bu heyka:yi de eyi bilen biri annatsın.”

(Kadirli Bekereci Köyü’nden Herif lakaplı hemşehrimiz, www.bekerecikoyu.com)

ġarlı

:

Karlı.

“Garlı dağlar garsız dağlar

Garı erir de suyu çağlar

Gocam desem eller gınar

Gocam dêl de emmimoğlu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kız Kaçırdığı İçin Öldürülen İnce Hacı’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Şemsi Kodal)

ġarlıca

:

Bol karlı.

“Sultan Ebeş bir garlıca dâ olur

Suyun içen hastaları sâ olur

Ben gedersem kötü kürtler be olur

Ben gediyom telli yaylam gal galan”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

ġarmak

:

1. Özellikle arkta akan suyun bir engelle karşılaşıp birikerek geri dönmesi.

2. Karıştırmak.

ġa:rmak

:

(Kuşlar) Ötmek.

ġarmalı

:

Yağ-pekmez katması.

ġarmançorman

:

Dağınık.

ġarmanhort

:

Karışık.

ġarnı ġurtlanmak

:

Kıskanmak, çekememek, haset etmek.

“Ne zaman bir başarı elde etsem Adem Efendi’nin garnı gurtlanır hemen.”

ġarnı yırtılmak

:

Kıskançlıktan çatlamak.

ġarnı zil çalıyor 

:

Çok acıkmış.

“Garnım zil çalıyor.”

ġarnın içi karışmak

:

Kafası bulanmak, kafasız kalmak.

ġarnından başka ġaraltı istemez

:

Bir şeyden kendisinden başkalarının yararlanmasını istemeyen kimseler için kullanılan bir deyim.

“Garnından başka garaltı istemez.”

ġarnının içi garışmak

:

Kafası bulanmak, kararsız kalmak.

garnış

:

İçine çamaşır konulan bir dokuma çuval.

ġarôl

:

Asma kütüğü.

“Bağbatçı garôl çalar. Azzık bekler. O asmayı bazen üzümüne, bazen çubuğuna aşılar. Üzümüne aşılarsa dal kısa olur. Bağına aşılarsa dal uzun olur. Bazen ışkına, bazen da aşkına budar.”

(M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufcuk Bas. Yay. Tan. Hiz. Ankara 2001)

ġaro:l

:

1. Asma budandıktan sonra kalın çubuk parçalarına verilen ad, ince odun.

2. Asma kütüğü.

3. Karakol.

ġarpıslık, ġarpızlık

:

1. Çerkez eğerlerinde olan öndeki parça.

2. Karpuzluk.

ġarpız

:

Karpuz.

“Gumar gimi ne gimi bişet bu garpız. Bi sene eyi para gazanın bi sene dibe vurun. Onun uçun gumar diyom. Amma gene de her sene bir umut ekeller eyi olur hayalinen. Bu sene bi umudum var. Avrupa gupasından dolayı yani. Yo:sa ekmesi zo:r, bakması zo:r, to:mu desen pa:lı, ilacı desen pa:lı, sulamasan zatı olmaz. Her gün gidip bakaca:n ne istiyo diye. Ö:le bişet yani.”

(Kadirli Bekereci Köyü’nden Kubilay, kaynak: www.bekereci. com)

ġarrâ

:

1. Üzerine kovaları takarak omuza alınan su taşıma çubuğu.

2. Ağaç dalını aşağı doğru eğmede kullanılan ucu çatallı değnek.

ġarrağ

:

Ağaç dalını eğmeye yarayan çatal.

ġarrahan olmak

:

Çok mutlu olmak.

ġarrangaç

:

Kırlangıç.

Ġars

:

Kars Zül-Kadriye, Kadirli ilçesine eskiden verilen ad.

“İtim itlerin tazesi

Yanıyor Gars’ın gazası

Halakanın huvardası

Filiğe benzerdi itim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġarsalamak

:

Buruşturmak, örselemek, sallamak, karıştırmak, un ve suyun karşılaştırılması.

“Gitti geldi baharları yazları

Avlattılar şahinleri, bazları

İskan etti gelinleri, kızları

Duydum garsalanmış gülü Avşar’ın”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, II. Baskı, 1984 S. 190)

ġarsamak

:

Karıştırmak.

ġarsamba

:

1. İnsan kalabalığı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

2. Eşya kalabalığı, ıkış tıkış, birbirine karıştırılmış, karışık.

ġarsambaç

:

Kar ile pekmez, bal gibi tatlandırıcının karışımından oluşan, dondurma yerine geçen bir serinletici.

ġarsambalık

:

1. İnsan kalabalığı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Gereksiz eşya kalabalığı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġarsantı

:

ġarsı

:

1. Kar gibi kokan, karsı çalan anlamında. Dışarda kalan elbiseler için kullanılan bir sözcük.

“Damda sızmış galmışsım yıldızları seyrederkene. Garsı garsı kokmamın sebebi sensin. İnsan üstüme bir şey örtmez mi?”

2. Ermeni kadını.

ġarşı

:

Karşı.

“Garşıda yassı daşlar

Kölgelenir kaba ağaçlar

Vermen beni Develi’ye

Ağ ellerim gergef işler”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġarşı geçe

:

Karşı yamaç, karşı taraf.

ġarşıda:na:rı

:

Karşı taraftan.

ġart

:

Yaşlı, taze olmayan.

ġart adam

:

Yaşı büyük, olgun adam.

ġart horuz

:

Zampara, söz ustası kimse.

“Gart horuz.”

ġartal

:

Kartal.

ġartalmak

:

Vakti geçmek, yaşlanmak

ġartaşkın

:

Kartlaşmış, yaşlı.

ġartaşmak

:

1. Eskimek, kalınlaşmak, yaranın kabuğu kalınlaşmak.

2. Kartlaşmak, yaşlanmak, fazla büyümek.

ġarti

:

Artık.

“Ni:se, işde o gün evde gıneyce yapılırdı, bazar günü âşam. O gün gıneyce yapıldı. Devlisikiün garti tohumgavıd gedi: ya, o gederdi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

gartlangabak

:

Su kabağından yapılan bir oyuncak.

gartlangazık

:

1. Yenmeyecek kadar sert.

2. Nezaketsiz insan.

ġaru:ş

:

Kötü haber getirdiğine inanılan masalsı kuş.

“Helgincig’in gayaları

Çan çalıyor mayaları

Zor muyumus ağ bebeğim?

Garûşun soyaları”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, BoşBeşik Ağıdı (Bebegin Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

ġaryola

:

Karyola.

“Pencereye çekmem perde

Yeni düşdüm zalım derde

Garyolada yatan yiğit

Nasıl yatsın guru yerde”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġasaba

:

Kasaba ama Andırın’lılara göre Andırın demektir.

“Gice gasabadan haberini aldık

Ölü var mı deyi gelene sorduk

Bu ne acı haber şaşırdık galdık

Ağlar ana ağlar vay guzum deyi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Bektaslı’da Devrilen Kamyonda Ölenlerin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Durdu Temiz)

ġasad

:

Sefer, kez.

ġasafana

:

Yanıltmaca, yanlış.

ġasafet

:

Kasavet, gam, keder, şüphe.

“Kadir kıymet kalmamış sefil fakirden

Kılarım namazımı kalmam şükürden

Bilmem gasafetten yoksa fikirden

Aşkın dalgaları akışmaz oldu”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

ġasalak

:

Kibirli.

“Geldiği yeri unutmuş. Gasalaklığından yanına yaklaşılmıyor.”

ġasalmak

:

Öğünmek, kibirlenmek.

ġasar

:

1. Kalburun üstünde kalan sap kalıntısı.

2. Buğdayın samandan ayrıldıktan sonra düvenle ikinci kez sürülmesi.

ġasat

:

Kat, kez.

ġasavan

:

Sohbet, laf.

ġasavan atmak

:

Sohbet etmek.

“Akşama kadar gasavan etmekten başkaca yaptığımız bir iş yok.”

ġasavancı

:

Bol yalan söyleyen kimse.

gasavet oyunu

:

Bölgede oynanan bir seyirlik köy oyunu.

GASAVET Gasavet sıkıntı anlamı taşır. Kızlı erkekli oynanan bir oyundur. Yine ellerde kaşıklar vardır. Halka şeklinde oynanır. Eskiden Bozyazı’da Yörükler göçebe hayatı yaşarlardı. Şimdi bile aynı hayat az da olsa sürüyor. Kışı sahilde yazı Taşeli yaylalarında geçiren bu Yörüklerin hayatları gibi düğünleri başkadır. Düğün hazırlıkları aylarca önce başlar ve düğün bir hafta sürer. Düğünün esas yemeği keşkektir.(Bekârlara halk arasında düğünün ne zaman yerine keşkeği yiyeceğiz diye sorulur.) Allım Yeşillim tüm Yörük kızları dibek taslarında keşkeklik mısır döverler. Aynı yerler yavuklular için söylenen türkülerin, manilerin segi yeridir. Buralarda ergen genç kızlar yarınlarını görürler ve kendi düğünlerini düşlerler. Haftanın Perşembe günü gelin indirme günüdür. Çünkü Cuma akşamı dine olan saygı ve bunun yanında evliliğin mutlu süreceği inancını da simgeler. Pazartesi çalgılı nisan gider, Çarşamba gelinin çeyizi yüklenir. Börü canlı develere ala kilimlerle örtülü develer çalgı eşliğinde gelin evine yollanır. Akşamları ise düğün evinin cümbüş zamanıdır. Kazan kazan pişen aşlar, salçalı, yoğurtlu, ayranlı ve sütlü keşkekler konuklara yedirilir. Çifte davullar öter evde ….Kızlar bir tarafta oynarlar oynarlar da oynarlar. Yörenin bu yiğit gençlerin yüreklerine bir kor gibi iner. Bu korlar yeni bir gönül oyunun kamçısıdır. Böyle bir düğünde, belikleri belini döven karagözlü alma yanaklı, kiraz dudaklı bir ganayaklıya gönül düşüren yiğit o güzelden yakınlık göremez. İçine öyle bir gasevet çöker ki alır başını ayrılır obasından. Iraklara düşer, bu delikanlının içinin ağrısını gasavet türküsünde bizde duyar ve aşkını biz de yaşarız.

Gönüllerde anonim bir türkü olan Gasavetin sözler ise söyledir:

Yatamadım gasavetten ay abam of

Meraktan vay

Ask atası çıkmaz oldu ay abam of

Yürekten vay

Bittim ola bizim elin ay abam of

Söğüdü vay

Ben giderken yapacağı ay abam of

Göğüdü vay.

(Sezgin Ataş, Mersin İli Bozyazı İlçesinin Tarihi, Sosyo-ekonomik ve Kültürel Yapısı Konulu Yüksek Lisans Tezi, Niğde niversitesi,S.B.E.,İlköğretim ABD, Niğde, 2007, s. 87-88)

ġasbalık

:

Çitten ya da aralıklı çakılan tahta parçalarından yapılan derme çatma bahçe ya da ağıl kapısı.

“Gasbalığı gapat da gabaklığa mal dıkılmasın”

ġasdal

:

Su kanalı.

ġasef etmek

:

Kaygılanmak.

ġasefet

:

Kasavet, gam, keder, şüphe.

“Çekmem gasefet, gavili

Sürmedim dünya demini

Hatice deyin çağırdım

Vermedin hatın sesini”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġasefet basması

:

Kederlenmek.

ġaset

:

Dam loğlarken bütün yüzeyin bir defa dolaşılması.

“Bir gaset yapıncaya kadar cıbıdığı çıktı.”

ġasġası

:

Heyecan, telaş.

ġasġasılanmak

:

Çok su harcamadan yıkanmak.

“Gasgasılanıverdi çıktı câdan.”

ġasıl

:

Göceğin büyüğü, yeşilken hayvanlara yedirilmek için ekilen ekin, yulaf.

“Arpa ekilirdi olurdu gasıl.
Dedesini aramayan bu nesil.
Çok şeyleri gaybetmişiz velhasıl
Hani Musul, hani Kerkük nic’oldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

ġasıllık

:

Gasıl ekilen bahçe, küçük tarla.

“Gasıllığa mal girmiş habarın yok mu gelin”

Ġasım

:

Kasım.

ġasırtıya ürmek

:

İlgisi olmadığı halde her söze karışana derler.

ġaslegden

:

Bilerekten, kasten.

ġaslek

:

Bilerek, bile bile, hususi.

ġasnak

:

1. Elek, kalbur, sarat gibi eleme araçlarının kenarındaki tahta kısım.

2. Davulun kenarındaki tahta kısım.

ġaspalık

:

Çitten ya da aralıklı çakılan tahta parçalarından yapılan derme çatma bahçe ya da ağıl kapısı.

“Aynen gaspalık.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

ġastan

:

Yalan.

ġaste

:

Gazete.

ġasteg

:

Bilerek.

ġasten

:

Hususi, bilerek.

ġastetmek

:

bilerek, bile bile yapmak.

ġaş

:

Kaş, semerin yük balarken halatın bağlanmasına yarayan ön ayna kısmı.

“Yapmıya yapdın amma semerin de gaşını gırdın.”

ġaşa:lamak

:

Kaşağılamak.

ġaşa:

:

Kaşağı.

ġaşgöz etme

:

İşaretleşme.

ġaşı:nan

:

Kaşıkla.

“Sabahları,öyle her evde ve her zaman çay pişirilmezmiş. Düğürcük çorbası, sütlü çorba, tarhana, erişte ve mercimek çorbası pişirilirmiş. Pendir sürülmüş tüm ekmeanen, gedip gedip gelen  ağaç gaşı:nan höpürdete höpürdete içilirmiş.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġaşık

:

Kaşık.

“Mezerinde yanar ışık

Yana yana oldum aşık

Müslüm de ölmüşdeyince

Elimden de düşdü gaşık”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġaşıklık

:

Sepet, söğüt eşgın' (ışgın veya taze filiz)larından örülmüş küçük üzüm veya incir sepeti.

ġaşın barnakları

:

Semerin üstündeki iki demir.

ġaşmak

:

Kaçmak.

“Yavrımın öldüğü gece

Yağmır yağdı sular taşdı

Bir tor şahanım varıdı

Gafesi gırdı da gaşdı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

ġaşşağını almak

:

Kökünü çıkarmak.

ġaşşak             

:

1. Çalı, ağaç kökü.

2. Davar ağılı.

3. Sık.

ġaşşaklamak

:

Çalı ya da ağacı kökünden sökmek.

ġaşşık

:

Kaşık.

“Erzurum’ sorarsan altın eşikli

Sufralar yazıldı gümüş gaşşıklı

Nice gelin verdik yanı beşikli

Gelinleri yetim geden Erzurum”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġat

:

Uçurum, kat, katman.

“Binmiş Burak atlarına

Getmiş göyün gatlarına

Sen yanasın kör olası

Cehennemin odlarına”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġatalamak

:

Katmak, karıştırmak.

ġataö:l edmek

:

Apar topar göndermek.

ġatar

:

Katar, taşıyıcı dizisi.

“Arada da deli gönül arada

Bir yavrı bırakdım şorda yuvada

Gatar dutmuş uçarsınız havada

Medet ey durnalar sunam ey medet”

(Karac’oğlan)

ġatarlamak

:

Dizmek, sıralamak.

“Ak deveyi gatarlamış gidiyor

Türkmen kızı bir ormanın içinde

Sırtında bir çocuk deve güdüyor

Türkmen kızı bir ormanın içinde”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Aşık Hüseyin)

ġater

:

Katar, taşıyıcı dizisi.

“Durnam göç eylemiş düzmüş bir gater

Şahin girmiş arasına çığrışır öter

Müşteri olana telini satar

Yavru şahin heybetinden toz vurup gider”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 589

ġaterlenmek

:

Katar olmak, taşıt dizisi olmak, kafileler halinde olmak.

“Gaterlenmiş gara tiren

Yok mu Mahmıd’ımı gören

Ziyaratın gediğinde

Motor da dutmamış firen”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Mahmut Kütküt’ün Ağıdı, Kaynak Kişi: Aynur Doğan)

ġatı

:

Kıvamlı.

ġatı yiyecekler

:

Katı yiyecekler.

“Bulgur Pilavı: Yaz-gış ölen-a:şam yenir. Yeme:n gıralıdır bizim oralarda. Amma ö:le guru guru de:l. Şe:riyesi bol, hafif ya:lıca. Hazır şe:riyeli:nen olmaz, ille de köy şe:riyesi olacak. Tepsiye de dökece:n, yuka ekme:nen verece:n lokmıya. Yanında tomatis mancası, hıta cacı:, (yo:sa ayran-mümkünse torba gatı: özemeci) Bunnar bulgur pilavı:nan e: geder. Ö:le her şey her yemenen yenmez. Amma bulgur pilavı her yeme:n yanına yakışır evel Allah!”

Sıkmalı Kö:te (Mercimekli Kö:te) : Genelde bahar aylarının yeme:dir. Bulgurun içine mercimek karıştırılarak yapılır, harcının felan ayarını e: dutturursan tavatır olur. Gatıklı şo:rasız olmaz. Duruma göre gatıklı şo:ra yo:sa; gene cacık, ayran veyahut so:kluk gatmacı da olmaz de:l yanında. En güzeli de sıkmalı kö:te yo:rulurkan, fırsattan istifade zuladan götürebilin. “Ulan çocuk dur zatı az yapdım” laflarına aldırmadan.”

(Kadirli Bekereci Köyü’nden Ekrem Kandırmaz, www.bekerecikoyu.com)

ġatıg

:

Katı yemeklerin yanındaki sıvı yiyecek, içecek.

ġatıglı

:

Dövme, yarma pilavına yoğurt konarak hazırlanan bir tür yemek.

“Yarpızlı, yanıktan yeni çıkmış ayrannan yapılmış bir gatıglı şôra olsa hayır dermiyidiniz çok marak ediyom.”

ġatık

:

1. Ekmeğin yanındaki yiyecek, azık çabuduna konulan yiyecekler.

2. Yoğurda su katılarak yapılan içecek, ayran.

ġatıksamak

:

Peynir için katılaşarak yenecek kıvama gelmek.

ġatır

:

Katır.

ġatıran

:

Katran.

ġatıran torusu

:

Sedir ağacının genç, kâlem gibi olanı.

ġatışdırmak

:

Karıştırmak, birbirine eklemek.

ġâtil

:

1. Ev yapımında direkler arasında yanlamasına konulan ağaç.

2. Katil.

“Lambaların fitiliyim

Ben bir derdin yetimiyim

Gurbete gız mı verilir

Ben gızımın gatiliyim”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Medine’nin Ağıdı, Derleyen: Canan Ceran)

ġatkıntı

:

Karışık tohum, Sonradan katılmış, karışık.

ġatlanmak

:

1. Hazırlık Yapmak.

2. Katlanmak, dayanmak.

“Çifte davul çifte düdük

Ahacık sêmen atlandı

Arabasın beri çekin

İçerde cehez gatlandı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ömer Ağanın Kızı Hayriye Hanım’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġatlı / katlı

:

Kadar.

ġatma

:

Cacık.

ġatmak

:

Katmak, karıştırmak.

“Değirmenin önü yazı

Goyuna gatarlar guzu

Ben doktura getmem  diye

Anasına ediyor nazı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġatmer

:

1. Tandır ve saç üzerinde pişirilen yağlı ekmek, katmer, yağlı sac ekmeği, katmer.

2. Hayvaniç yağının küçük küçük doğranıp yufka içine konulması ve bu işlemin dört kez yapılmasıyla oluşan böreğin sacdapişmiş haline verilen ad.

ġav

:

1. Kav, yılan derisi.

2. Fitilli çakmaklar için ağaçlardan elde edilen mantar.

“Dedemin tabakasının yanında çakmak daşı ve gavı hep hazır bulunurdu.”

ġavag

:

Kavak.

“Gapımızın önü gavag

Işgın sürer uvak uvak

Elin gına yüzün duvak

Uyan Mehmed dezzem oğlu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Düğün Günü Ölen Mehmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hatice Öksüz)

ġavak

:

Kavak.

“Evlerinin önü gavak

Dalın gırdım ufak ufak

Elim gına yüzüm duvak

İşde goyup gediyorum”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġaval

:

1. Çocuk oyunlarında en son sıradaki oyuncu.

2. Kaval.

ġavalo

:

Aklı havalarda, bir işe kafasını yormayan, verieln görevi tam anlayamayan, yerine getiremeyen, başarılı bir çizgisi olmayan.

ġavar

:

Su kenarında oluşan küçük bataklıklar.

ġavara

:

Osuruk, yellenme.

ġavat

:

Kavat,pezevenk, yaramaz, haşeri, gevat.

ġavcak

:

İçine çakmak ya da kav konan deri cüzdan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġavga

:

Kavga.

ġavga bucağı

:

Batıda yükselen ve yağmur yağdıran bir bulut. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

ġavgaraş

:

ġavġaraş Şakacıktan yapılan kavga. Genelde tarlada çalışırken birbirie bir şeyler atarak yapılanşakacıktan kavga.

ġavgaz

:

Hafif. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġavın

:

Kavun.

ġavıniçi

:

Turuncu.

gavır

:

1. Kafir anlamında sevecenlikle söylenen söz, domuzcuk der gibi.

2. Gayri Müslim, Ecnebilere verilen ad, kötü kişi.

“Şo gardaşım çöl veziri

Yakardı balık veziri

Gonya’ya tosun sürdürmüş

Niyeti gavır İzmir’i”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

Gâvır belirsiz, Müslüman belirsiz

:

1. Alaca karanlık,

2. Kişilerin birbirinden seçilemediği karmaşa ortamı.

gavır bılızı

:

Gavur çocuğu.

“Göçücüyük gayrı, vardım da yanına

Gavır bılızı nasıl vurmuş beline

Hag’dan dönmüşler de gılbe yönüne

Ciğer pare pare olmuş ne fayda”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

gâvır paklası

:

Bir çeşit bakla.

“Heç sevmezdim gavır paklasını.”

ġavırga, ġavırka

:

Kavrulmuş buğday.

ġavırġaç

:

Kavrulmuş buğday.

ġavırmak

:

“Kavurmak” kurşun yağdırmak, her tarafı kurşunlamak anlamındadır. Aynı kelime yörede normal anlamında -eti tereyağ ile gavırdı gibi- da kullanılır.

“Gara dağyı çevirdiler

Gurşununan gavırdılar

Gurban olam İnce Hacı’m

Seni benden ayırdılar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġavışmak

:

Kavuşmak.

“Yoncalı’nın çılga yolu

Gede gede gavışıyor

Omar’ı vuran jandarmalar

Elvan elvan savışıyor”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġavıt

:

1. Kavrulmş buğdayın üğütülmüş hâli.

2. Davar yiyeceği.

ġavıtmak

:

Üşüyerek titreyip büzülmek.

ġavi

:

Sağlam, dayanıklı, güçlü.

ġavil

:

Anlaşma, sözleşme, kavil, söz.

“Çekmem gasefet gavili

Sürmedim dünya demini

Hatice deyin çağırdım

Vermedin hatın sesini”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġavil yapmak

:

Sözleşmek.

ġavilleşmek

:

Sözleşmek.

“Esgiden bö:klerimiz ballandıra ballandıra annadırdı evli bekar maçlarını. Ben o zaman bekardım tabi:. Yok “Hayri Hoca (Allah Rahmat Eylesin) şö:le avlardı“, yok “Erbakan (Kamil Kandırmaz) şö:le pasörlük yapardı“, yok “Cart Battal (Ona da Allah Rahmet Eylesin) bö:le servis atardı“, “Bekçi Sele:ddin şö:le küt vururudu” diyen. Gençleri voleybol işine birez havaslandırınca gendimize güven geldi, sülüklerin yan çukura: dedikleri hesap meydan okuduk evlilere. Bizi:nen dalga geçdiler “bö:ne gadar da: bekarlar evlileri yenemedi” falan diye. Neyise biraz gaz verdik, biraz gıcık verdik, maça havaslandırdık adamları. Havaslanmıyacak gibi de:l zatan Sofular’dan Bahadırlı’dan seyirci çekmiye başladık galan, namımız yayılıyo annıyaca:nız. Gavilleşdik Cuma namazından sonra maç yapaca:k. Evli Bekar maçı! Namazdan önce antıraman yapıyok, evlilere birez hava atıp gözlerini gorkudaca:k. Üç beş derken “Anam ana:m!” dedi Memmet hoca, yere yığıldı kaldı iki metirelik adam. Hemen goşduk ne oldu diye, ayaa dönmüş hemen şişdi oracıkda. Bir arabaya atdık Meşhur sınıkçı Gısacık Halile (öldüyse o na da Allah Rahmet eylesin!) gönderdik. Memmet Hoca’ya mı üzüli:m, en etkili elemanı gaybettiğimize mi üzüli:m bilemedim. Namazı gıldırmak da bana galdı bu arada. Namazdan sonra takımlar yerlerini aldı, Cömaat da da:lmadı düzüldüler tesbih gimi kenara. Rakibe bir bakdım şö:le kimler yokkine. Küt mevki:nde Nazım abicik ve Bekci Sele:ddin, pasör mevki:nde pasörlüğün duayeni Kamil Kandırmaz, ortada joker eleman Efendi Sakar. Avlama virtiözü Hayri Hoca, kenarda gıcık verme usdası Mıkdar Osman (ona da Allah Rahmet Eylesin). Yaşlı genç herkes orda. Neyise başladık maça ama adamlar hızlı giriş yapdılar ilk seti rahat aldılar. İkinci set birez çekişmeli geçdi amma vermedik durum 1-1 oldu. Üçüncü seti de adamlar kıl payı aldılar. Bu arada kenardan gıcık verenneri mi aran, “siz bunnarı nasıl yeneceniz brülen!” diye bizim oyuncuları güccük göreni mi aran. Neşeleri yerinde adamların, yaşlılar bile “bir set verin bre yazzık ço:klara, baya: uraşıyollar” diye gıcık veriyo. Dördüncü setde de adamlar arayı baya: açdılar. 12 ye 6 falan zannedersem. Bu arada benim omuzum çıkdı, golumu galdıramaz oldum, benden başga küt vuracak adam da yok. Bu arada Memmet hocanın canı gediyo nerdeyse deyne:nen oynıyacak. Amma adamın durumu durum de:l. Bizim adamlara birez motivasyon yapdık iki üç sayı üsdüsde alınca çeklerin hesabı adamlar ıcık paniklediler, birez de yoruldular. Gevşeme de oldu tabi: birez. Çok uğraşdılar amma seti vermekden de gurtulamadılar. Kendi aralarında da birez tartışmaya başlayınca tam bizim istediğimiz gıvama geldi maç. Beşinci set de adamlar heç dayanamadılar arayı iyicene açınca. Bir baktım ihtiyarlar önde, daha az ihtiyarlar daha arkada kimi mezerle: yokarı kimi okulun yanna aşşa: kimi sakızlığın yanna aşşa: tram tram düzüldüler. “Nere:diyonuz brülen daha maç bitmedi:di!” falan dedim amma duyan bile olmadı beni.”

(Kadirli Bekereci Köyünden M. Yakar, www.bekerecikoyu.com)

ġavlak

:

1. Başında saçı olmayan, kel kimse, tüy ve kabuğu dökülmüş deri. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Soyulmuş ağaç.

3.  Çam ağacının tatlı özsuyu, yalamık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Dış kabuğundan soyulmuş ceviz vb. kuru yemiş.

ġavlamak

:

Derisini kabuğunu dökmek atmak.

ġavlangoz

:

Aptal, akılsız.

ġavlatmak

:

Kabuğunu soymak.

ġavlık

:

1. İçine çakmak ya da kav konan deri cüzdan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Demircik ağacının kabuğundan yapılan içine mehlep, köknar sakızı vb. konulan kap.

“Gavlık yapardık. Mehlepleri içine koyardık.”

ġavralamak

:

Kuvvetli bir şekilde tutmak, kavralamak, yakalamak.

“Çarşafın ön tarafını bir çırpıda bulmuş, parmaklarını ustaca hareket ettirerek çarşafı elinde toplamış ve sonra da kavraladığı gibi Emine Bacı’nın başından aşağı geçirmiş ve ustaca hareketlerle ilk tuttuğu yeri bel hizasına kadar indirmişti.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matba:sı, İzmir, II. Baskı 2007)

ġavralaşmak

:

İki kişinin güreşir gibi birbirine sarılması.

ġavram

:

Tutam, Elin bir seferde alabildiği miktar.

ġavsara

:

1. Çay söğüdünden örülen ve içine öteberi konulan küçük sele, kavsara.

2. Herhangi bir nesnenin veya varlığın dışyapısı, görünüşü.

3. Bir şeyin iskeleti.

ġavsarası çıkmak

:

Çok zayıflamak, bir deri bir kemik kalmak.

“Gavsarası çıkmış.”

ġavsarlama çıkartmak

:

Kavga çıkarmak.

ġavsarlamak

:

Herhangi bir işi baştan savma, yarım yamalak yapmak.

ĝavşıt

:

1. Çadır penceresi.

2. İki farklı suyun birbirine karıştığı yer.

gävur

:

Kâfir, Müslüman olmayan kimse.

gävur dölü

:

Ele avuca sığmayan, önüne engel konulamayan, yaman kişi, hakaretamiz bir söz.

gavur pancarı

:

Bir nevi yeşil ot.

ġavurga  

:

1. Kavrulmuş nohut, mısır, yer fıstığı, susam. Çerez.

2. Kavrulmuş buğday.

“Kilerde, öte duvarın dibinde de, çoğu zaman bir tahtanın, kütüklerin veya engince sandıkların; bazı evlerde de eşeklerin üstünde; buğday, un, bulgur, ölü, iri bulgur, düğürcük, gıl düğürcû, bulgur unu, nişe, mercimek, nohut, gendime, biyaz pilôvluk pirinç, tarhana, dutmaç, şeker, erişte ile hedikliklerin, gavurgalıkların, çuval ile dizilmiş oldukları görülürdü.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

“Gursak gavurgasını ister.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

ġavurgacı

:

Kavrulmuş mısır, arpayı satan kişi.

ġavurgaç

:

Tam olgunlaşmamış, hafif yeşil buğdayın ateşte kavrulmasıyla yapılan yiyecek.

ġavurma

:

Kavurma.

“Getir gavurmayı da gör savurmayı.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

ġavurtmaç

:

Tirşiğin yarı pişmiş hali.

gävurubillah

:

Allah'ın kâfiri, hakaretamiz bir söz.

gävuruŋ do:rdu: < doğurduğu / emzirdi:, emzirdiği

:

Hakaret sözü.

gavurun dölü

:

Hileci,her pis işlerle uğraşan kişi. Çok yaramaz çocuklar için kullanılır.

“Gavurun dölü.”

gavurun südüğü

:

Hileci,her pis işlerle uğraşan kişi. Çok yaramaz çocuklar için kullanılır. Gavur dölü, gavur soyundan gelmiş anlamında bir sövgü sözüdür.

“Gavurun südüğü.”

gavurun tohumu

:

Hileci,her pis işlerle uğraşan kişi. Çok yaramaz çocuklar için kullanılır.

“Gavurun tohumu bahçaya girmiş, erikleri dalıyınan yolmuş.”

ġavuşmak

:

Birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak.

“Yoncalı’nın cılga yolu

Gide gide gavuşuyor

Seni vuran cendermeler

Çalımınan savışıyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Göğüs)

ġavut

:

1. Yalan.

2. Tahıldan yapılan bir tür kışlık meze şeklinde yiyecek.

Gavut’un hazırlanışı: Buğday yıkanır, kurutulur. Kurumuş buğday kızgın sac üzerinde kavrulur. El değirmeninde un haline getirilir. Un haline getirmede kullanılan değirmene distar denilmektedir. Distar denilen değirmenin üst taşının ortası deliktir ve tutacak bir yeri vardır. Bu taş diğer taşın üstüne konur. Bir eliyle üstteki taşı çeviren kadın diğer eliyle deliğe buğday koyar.”

ġaya

:

Kaya.

“Şu Toros’un gayaları

Zilüf düver mayaları

Berk mi dâğdi ağ bebeğim

Garaguşun sayaları”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġaya kekici gimi

:

Ufak tefek ve çirkin kadınlara söylenir.

“Gaya kekici gimi.”

ġayak

:

Kaya dibi.

ġayakertici

:

Kayalıklarda yaşayan boz renkli, kabuklu bir çeşit kertenkele. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġayal

:

Kail, razı.

ġayalık

:

İki yaşını geçmiş boz devenin dişisi.

ġayatdan

:

Gayet.

ġaybeylemek

:

Kaybetmek.

“Şu Çokak’ın garagolu

Eser rüzgar deli deli

Ben gomşumu gaybeyledim

Görmedin mi canım köylü?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İntihar Eden Ali Uzman’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Atnen Aydın)

ġayda

:

1. Kaide, usûl.

2. Türkünün, şarkının makamı, müziği, melodisi.

ġaydaklamak

:

1. Yığmak, biriktirmek.

2. Kaymak.

ġaydalanmak

:

1. Gaydalı (bk. gaydalı) davranmak.

2. Sekerek yürümek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġaydalı

:

1. Kafiyeli, yani söz uyumlu gibi okkalı konuşan.

2. Manken gibi yürüyen.

ġayde

:

Kaide, kural, ezgi, melodi.

“Şairin, daha önce kendileriyle aynı şeyleri yaşadığını belli eden bir şiirini yarı yarıya tutturduğu bir gayde ile okumaya başlar.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġaydırmak

:

Kaydırmak.

“Bir su kenarına vardı:mızda; “Bak daş nasıl gaydırılır” diyerek, aslında daşı gaydıramayışımız incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

gayet

:

Çok, pek çok, oldukça, son derece.

Fikirli fikirli anar yâr beni

Gayet sever ama dilden kor beni

Hüsnü güzel ama aslı Ermeni

Ak ellere elvan kına yakılmış

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.632

ġayfa

:

Kahve.

“Getme Yemen’e Yemen’e

Yemen sıcak gayfa bişer

Esger talime çıkışın

Acemin aklı şaşar”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġayfaltı

:

Kahvaltı.

ġayfe  

:

1. Kahve.

“Evi görünmüyor atlıdan

Gayfesi görünmüyor datlıdan

Yazmadın mı Bên gızı

Atlas yüzlü beş döşekli”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Topuz’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Bakacak)

2. Kahvehane.

“Maraş’lı bağcının tuluk bekmezi,
Çıtımık gayfesi, gatık süzmesi.
Harman savururken saman tozması.
Yaba vurup savuranlar nicoldu.”
(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

ġayfireŋgi

:

Kahverengi.

ġaygana           

:

1. Yumurta ve un, yağda kızartılarak yapılan bir çeşit omlet. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Büyük yemek kazanı.

3. Tereyağda yumurta.

4. Tavada, sahanda yumurta, pekmez ya da şekerle tatlandırılmış tereyağlı yumurta.

“Topuklar gaz yumurtası

Gaygana yapasım geldi

Parmağı yaprak sarması

Ham ham yiyesim geldi”

(Av. M. Metin Şirikçi, Maraş’ta, Yusufçuk Bas. Yay. Ve Tanıtım Hiz. Ankara 2001)

ġaygeylemek

:

Kaygı etmek.

“Evimizin önü bosdan

Bizde olduk ele desden

Öldü’ünü gaygetmiyom

Sen’öldüren Kelgadı Osman”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İnce (Safiye) Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Çığşar)

ġaygı

:

Tasa, merak.

Su gırânda olur susam

Su vursam donunu yusam

Gadanı alıyım hatınlar

Gelin galdım gaygım tasam”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

ġaygılanmak

:

Merak etmek.

ġayık

:

Kayık.

ġayıl

:

Kail, razı, istekli.

“Yel durdurdun dizime

Gannar indirdin gözüme

Akşamdan beri ağlıyorum

Gayıl dağalım guzuma”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġayıl olmak

:

Razı olmak, kabullenmek, yetinmek.

ġayılı

:

Ateşi yanar vaziyette olması.

“Üşüdük gı, zobayı ne zaman yahıcın,ilâ? Sızlanmalarına artık dayanamaz ve zaten gayılı duran sobayı yakmaya karar verir.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġayılmak

:

Ateş yakılmak.

“Bazı evlerin üstü, büyüklüğünden, düzlüğünden ve sağının, solunun güvenli oluşundan oyun mekanları olarak seçilirdi.Orada eğer bir sebepten oyun kurulamamışsa, şaka karışık çeşitli yaramazlıklar yapmaya karar verilirdi. Meselâ, yemek pişirmek üzere gayılan ocaktan çıkan dumanlar tüterken, bacanın hefeğini kapatıp dumanın eve dolmasını sağlamak gibi… Tam baca deliğinin altındaki ocakta yemek pişirilen tencerenin içine irice bir kesek atmak gibi.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġayım

:

1. Sözüne sadık.

2. Sağlam, pek, sert.

ġayımbaba

:

Kayınpeder.

ġayın

:

Kayınbirader.

“Evlerinin ardı gölek

Ganlar akar külek külek

Enişte gayın vurur mu?

Buna da ne diyek felek?”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġayınbaba

:

Kayınpeder.

“Sana derim sana Durdu’m

Neler gördüm neler duydum

Gözü kör olası düşman

Gayınbabamı da vurdun”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġayır

:

Kolay.

“Amaleye ırgat, yokuşa bayır
Bıkkınlığa ateh, sevaba hayır
Çok bilmişe eke, kolaya gayır
Üzüm reçeline teh derler bizde”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Şair: Hayati Vasfi Taşyürek)

gayırcık

:

1. Pekmezin tulum deri içinde donmuş, şekerlenmiş hâli.

2. Küçük meşe dalı.

3. Kristal.

ġayırcıklanmak

:

Merak etmek.

ġayırcıklı

:

Pekmez, reçel, bal gibi maddelerin şekerleşmiş hali.

ġayırma

:

Koruma, destek olma.

ġayış

:

Kemer, kayış, kösele.

ġayış yarmak

:

Hakkına razı olmama, cıllazma.

“Gayış yardı.”

ġayışġınat

:

Yara otu.

ġayıt

:

1. Sıkıntı atma.

“Bahçen yeter bağın yeter

Dallarında bülbül öter

Gayıt etme ince eşim

Enver büyür yerini tutar”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Hanımı Hacıkız Hatun’un Ağıtı, Derleyen: Cabir Tercan, Kaynak Kişi: Enver Şahinkaya)

2. Düğün hazırlığı, düğün eşyaları alma.

3. Alet, edavat.

ġayıt gamet

:

Gerekli araç gereç.

ġayıt görmek

:

Hazırlık yapmak.

“Gene geldi yaz ayları da

Yayla gaytı görücüyüm

Çarşıdan hediye aldım

Ben eşime vericiyim”

(Derleyen: Osman Taştan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

ġayim

:

Sağlam, pek sert.

“Canı çok gayimdi; Mesela bir gün elindeki cevizi Ulu Camii’nin duvarına koymuş ve kafası ile vurarak kırmıştı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġayka kaş

:

Gür kaş, kirpiklere karışan kaş.

ġayka kirpik

:

ucu yukarı doğru kıvrık olan kirpik.

ġaylan

:

Uzun sigara ağızlığı.

ġaylangaç

:

Kırlangıç.

ġaymak

:

1. Kaymak eyleme.

2. Ateş yakmak.

3. Kaymak, süt kaymağı.

“Gıymatlı yerlerin adı değişti,
Artık ağzımı:n tadı değişti,
Şimdi malların südü değişti,
O gaymaklı yoğurtların nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

ġaymakam, ġaymaham

:

Kaymakam.

“Kimi sağdan kimi soldan

Akın ettidört bir koldan

Araba çıkmamış yoldan

Gaymakam Bey yayan geldi”

(Aşık Hüseyin Kaçıran)

ġayme

:

Kağıt para.

ġaymon

:

Kamyon.

ġayna

:

Şişe.

“Tecirli’den gelen gayna

Durma Şefre köçek oyna

Ondan giyer babamoğlu

Ağ üstüne telli sırma”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġaynana

:

Kaynana.

ġaynanası severmiş

:

Bir yemek üzerine biri gelirse ona iltifat olsun diye söylenir. Kaynanın damadı sevmesi asıl olduğuna göre bu anlamda kullanılır.

“Gaynanan sever imiş yeğenim.”

ġaynar

:

Tereyağı ve bal kaynatılarak yapılan yiyecek.

ġaynarkene

:

Kaynarken.

ġaynım

:

Bol, bir çok, bir sürü, alabildiğince. Tek başına kullanılmaz, bir gaynım şeklinde kullanılır.

ġaypak

:

1.Kaygan.

2.Verdiği sözden dönebilen, güvenilmeyen.

ġaypıtmak

:

1. Kayacak şekilde vurmak.

2.(Sabun, kesici alet vb.) Elden kaçırmak.

ġaypmak

:

Düz, ıslak ya da kaygan bir yüzey üzerinde sürtünerek kolayca yer değiştirmekya da kaygan bir bir yüzey üzerinde birdenbire dengesini yitirmek, böyle bir yüzeyde dengesini yitirerek düşmek, kaymak.

gayrak/kayrak / gıyrak

:

1. Çakıllı ırmak kumu

2. Akdeniz Bölgesinde kazma ile kazılabilen doğa yapısı, taş cinsi.

ġayranmak

:

Artırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gayrat

:

Gayret, çaba.

“Verdiğin perize budur gayratım

Bundan başka uyamayon doktor bey

Üç sepet yumurta sabah kahfaltım

Teker teker sayamayon toktur bey”

(Aşık Karamehmet, Kaynak: Erdoğan Aslıyüce, Çukurovanın Yıldızı Ceyhan, Adana 2008)

gayret kovmak

:

Gayret göstermek, ilgilenmek.

Dost deyip de dost gayreti kovduğum

Dost bana bir yara açtı n'eyleyim

Ak göğsü üstüne mihman olduğum

Da bir gün imiş geçti n'eyleyim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.506

gayret kuşağını kuşanmak

:

Bir durum için çaba göstermek, gayretlemek.

gayret olmak

:

Yardımcı olmak, yol göstermek.

Kötülere gayret olmaz namusu

Merhametli güzellerin kimisi

Kadan alsın güzellerin kamusu

Güzellerden sıdkım sıyrıldı gönül

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.480

gayretini çekmek

:

Arka çıkmak, arkalamak.

gayrı

:

1. Artık, bundan böyle. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

İlettiler kıl köprüyü geçmeğe

Gayrı yolum yoktur dönüp kaçmağa

Uçmaklık olanlar gitti uçmağa

Günahkâr olanlar yansa gerektir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.613

2. Haydi veya neticede anlamlarını içeren bir sözcük.

“Kalını çok istiyor görgüsüzler. Gayrısın gayrıya vaz geçtik biz Kerem Ali’nin kızını istemekten.”

3. Başkaları, yabancılar.

Bir ağaçta biter kırk yanal alma

Birinden gayrıya elini salma

Irak yakın deyi eğlenip kalma

Turna yârin selâm saldı gel deyi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.467

4. Başka (yer).

Bağıran çağıran âciz bülbülüm

Ne kadar bağırsam duymuyor gülüm

Karac’oğlan der ki imdatçım ölüm

Mezardan gayrı bir yol bulamadım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.484

gayrı bi

:

Gayri.

gayrı kaldırdım kakülü

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Kakülü kaldırmak, kakülünü kesmek, bir ömür boyu yasa girmek, yaşlılığa girmek demek.

gayrı kaldırdım sürmeyi

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Bir daha sürme de çekmeyecek.

gayrı umudumu üzdüm

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Üzmek, kopmak. Bir ipin yavaş yavaş incelerek kopmasıdır, üzmek.

ġayrıstıŋat

:

Yara otu.

gayri

:

Artık, başka.

ġayrola

:

Karyola.

“Havasınan gelin ettik

Bâler oynuyor tabağı

Gayrolada yatarkene

Gubarda etti sabahı”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Gallik Mustafa’nın Gelini Hatın’ın Ağıdı, Derleyen: Mehmet Öztürk, Kaynak Kişi: Nazlı Özdemir, Cennet Öztürk)

ġaysa (kayşa)

:

Yaranın üzerindeki kabuk, yaranın baş bağlaması.

ġaysalanmak (kaysalanmak)

:

Kabukbağlamak, kabuklanmak.

gaysak

:

Yapış yapış, pelte gibi.

ġaysaḳlanmak

:

1.Sulanan tarlanın kaymak tutması; balın şekerlenmesi.

2. Sıvılar kabuk, zar bağlamak, mantarlanmak): Çok fazla kirlenmek, kir bağlamak.

Ġayseri

:

Kayseri.

“Nenni Gar’ismet’im nenni

Guluncundan döşü enni

Gınaman bizi gomşular

Gayseril’ızınen evli”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġaytan

:

Köşker ipliği, fırıldak ipi.

ġayten

:

Kaytan, çok sağlam ip.

“Onların nasıl götüreceğini bildiği için,sormadan duvarda rulo halinde asılı duran gaytenin ucundan tutup yeteri kadar kesti.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

gayya guyusu

:

Cehennem kuyusu.

gaz

:

1. Gazyağı

“Gaz yanı unutma hâa!...”

2. Avanak.

3. Renkli yemeni.

Fakı’m Mâmmedimden nazlı

Seçilir gelir gazlı

Dışarıya çıkma Fakı’m

Emmilerim kemli sözlü”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Dirgen Ali’nin Oğlu Fakı’nın Ağıtı, Derleyen: Mustafa Yalçınöz, Kaynak Kişi: Osman Kızılay)

ġaza:ra

:

Kaza ile.

ġazak

:

Kazak, evin silahlı adamlarına verilen ad.

“Gadanı alıyım gazak
Kak ağam yerini yazak
Hodul gezer benim ağam
Çuha şalvar mavu pezek”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġazalamak

:

Keçi kafasının yüzünü yakarak kazımak.

ġazan

:

Tencere, kazan.

gazan gulp oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

GAZAN GULP

Daha çok kız çocuklarının oynadığı bir oyundur. Çocuklar içlerinden birini ebe yaparlar. Ebe yumulur, gözlerini kapatır. Çocuklar ebenin etrafında çember olarak otururlar. Ellerini ebenin sırtında üst üste koyarlar, kaldırıp indirirler Sonra dururlar. İçlerinden biri:

Gazan gulp

Ye dilim turp

El el üstünde

Kimin eli var? diye ebeye sorar. Eğer çocuk bilirse, çembere girer; soran ebe olur. Bilmezse yumruklanır. Bilene kadar da yumruğu yer. Oyun böyle devam eder.

(Hilal Gülben Gerek, Adana İli Pozantı İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E. TDE. ABD, Adana, 2012, s.167)

ġazan dutaca:

:

Tutaç. Ocaktaki sıcak kapları tutmaya yarayan bezden yapılma mutfak malzemesi.

ġazan gabı

:

Sırt çantası.

ġazanmag

:

1. Para kazanmak.

2. Çocuk kazanmak.

gazata

:

Gazete.

“Yüce da’an gıcısıyam

Mor goyunun nergisiyem

Gazatıya ilan edin

Ben Ömer’in bacısıyam”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı - 2, Kaynak Kişi: Âşık Mustafa Keleş)

gazel

:

1. Kurumuş yaprak.

“Cerit beyler atlanışın

Baban binerdi ezelden

Üç döşşekte yatan beyin

Şimdi seçilmez gazelden”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

Karacoğlan eydür ben de çağlarım

Gazel oldu mor sümbüllü bağlarım

Vade yetti yaşın yaşın ağlarım

Bülbül gülden ben yârimden ayrıldım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.487

2. Boş laf.

gazez

:

İpek böceği.

gazgıç

:

Rende.

gazı goz gelini gız anlamak

:

Her şeyi yanlış anlamak.

gazi

:

Arkadaş, dost.

Rakka'dan beriye gelen gaziler

Sual etmen bana nerden gelirim

Tutmuşum yükümü lâ'l ü güherden

Şâm-ı Şerif derler şardan gelirim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.50

gazlamak

:

Aldatmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġazma

:

1. Maraş’ta bağlık bir yöre.

2. Kazma.

“Gazma kürek vuruluyor

Gara toprak deriliyor

Hatirini soran gomşular

Tabıdımı getiriyorlar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Keskahlı Hüsne Çınar’ın Ağıdı-1, Kaynak Kişi: Mustafa Çınar)

ġazmak

:

Kazmak, eşmek, deşmek.

“Gardaşların gelmis ağlar

Emmilerin salın bağlar

Ağşam ikindin arası

Gazmışlar gara mezar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

ġazmiyenen

:

Kazma İle.

“Özniyenen, hüzniyenen

Yar bulunmaz gezmiyenen

Gızlar eşsin mezerimi

Gümüş saplı gazmiyenen”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

gazya:

:

1. Kavurması, yoğurtlaması yapılıp yenen bir ot.

2. Gaz yağı.

“Löküze gonacak gazyâ. Gıneycede löküz yanar, gazyâsı da geder idioulan evinden.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

gazze

:

Suda yetişen bir çeşit tere.

ġazzık              

:

Kazık.

Rus istilâsı neticesinde Türkiye’ye göçen Çerkezleri devlet Avşarların yurdu olan Uzunyayla’ya iskân etti. Diyarbakır’da sürgün olan Avşar beyi Halit beyin şu şiiri söylediği rivayet edilir:

“Dün gece bir rüya gördüm

Eskisinden beter derdim

Uzunyayla baba yurdum

Çerkez gazzık çaktı m’ola”

(Kalkan 1982: 71)

ġazzık atmak

:

Ticarette aldatmak.

ġazzıg ba:

:

Kendiri kazığa ya da at, eşek gibi hayvanların semerine bağlamak için kolay ve sağlam bir bağlama yöntemi.

gebeatlık

:

Gece yatmadan önce yenilen çerez, yemek.

gebeç

:

Karnı şiş.

gebelek

:

Koyunların karaciğerlerinde meydana gelen bir hastalık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

geber

:

Bahçe ve tarla sulamak için açılan ince su yolu, ark. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

geberecce

:

Geberesice.

gebermeg, gebermek

:

1. Ölmek.

2.  Acele etmek.

gebermiyecce, gebermiesice

:

Kız çocukları için bir sevgi belirtisi, gebermiyesice.

gebertmek

:

Öldürmek.

geberyatlıg

:

Yatmadan önce gönülsüz hazırlanan yemek.

gebeş

:

Karnı şiş olan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gebetleme

:

Kurumak üzere olan olgun kaysıların kahverengi hale getirilmesi.

"Kayısılar dam altında gebetlendi."

gebre

:

1. Hayvanı kaşağıladıktan sonra hayvanın tüylerini ve tozlarını almaya yarayan ince keçe eldiven.

2. Sert kıldan ve parmaksız eldiven şeklinde hayvanların sırtını temizlemek için yapılmış alet.

gece geçmek

:

Üzerinde durmamak, görmezden gelmek. Bu deyim kullanılırken “Orayı gece geç denir.”

gecebaş

:

Salgın bir hastalık adı, kolera hastalığına verilen ad. Cevdet Paşa’nın ünlü Maruzat adlı eserinde bu hastalıktan binlerce insanın öldüğünü kaydetmektedir. Buraya iki dörtlüğünü aldığız türkü de o dönemde söylenmiş olmalıdır.

Gecebaş geldi de nerde kışladı

Ufacık evlere neler işledi

Taze gelin büyük kızdan başladı

Ölüm de güzeli severe benzer

Gecebaş geldi de el-ayak şaştı

Han evler kapandı dükkanlar göçtü

Koçyiğit kalmadı toprağa düştü

Analar yürekten yanara benzer”

(Haşim Nezihi Okay, Köroğlu ve Dadaloğlu, May Yay., 1970)

geceniŋ bir otu

:

Gece yarısı.

“Gecenin bir otu.”

geceortu

:

Gece yarısı, geç vakit.

gec’ohtu

:

Gece vakti.

gecgere, geçgele 

:

İnşaatlarda malzeme taşımaya yarayan tahtadan yapılma araç.

geci

:

Gecinde, sonunda.

Boğum boğum boğmuş ince belini

Bal zannettim ağzındaki dilini

Eri geci ben dererim gülünü

Gül derene ne der anan güçücek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.470

gecirek

:

Geç, biraz geç. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

geçişmek

:

Kaşınmak.

geçe

:

Dere, çay geçidi, yol, bir akarsuyum iki kıyısından, karşılıklı durumdaki iki yandan her biri, karşı, yaka, yamaç Daha çok “öte geçe”, “karşı geçe” biçiminde kullanılır. Bir koyağın, bir dere, çay ya da ırmağın, birine göre öte yakası, karşı yaka, yamaç, öte geçe. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

geçek

:

1. Köprü.

2. Geçit, yol.

3.. (Dere, çay gibi yerlerde)Geçit, akarsuların geçmeye uygun olan, fazla derin olmayan yerleri.

“Yuka olur ulu suyun geçeği

Hak balığa buyurmamış bıçağı

Domurmamış açılmamış çiçeği

Yollar melil melil bilmem nedendir”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 608

geçek yoklama

:

Gizlice bir şeyin aslını öğrenmeye çalışmak.

“Geçek yokladım sadece.”

geçel

:

Eskiden, önceleri, daha önce.

geçemek

:

1. Havuca benzer bir tğr meyve.

2. Dar geçit, geçilmesi zor olan ince yol, patika yol.

geçerek

:

1. Gece yarısına yakın, geceye doğru.

2. Geççe, biraz geç.

geçgel

:

Sözü geçen, sözü etkili, beğenilen kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

geçgele     

:

Tahtadan yapılmış ve üzerinde yük taşımaya yarayan inşaatlarda kullanılan edavat.

geçgere

:

Tahtadan yapılmış ve üzerinde yük taşımaya yarayan inşaatlarda kullanılan edevat. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

geçgin

:

Yaşlı.

geçginci

:

Seyyar satıcı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġeçi

:

Keçi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç. Mr. Osm. Ada.)

“Liseyi bitirdikten sonra 1 yıldır köyde geçileri yayma işi bana galdı. Bir bahar günü geçilerin oğlakları evin önünde oynarkan Bahadırlı’dan iki garı saman diye bize geldi. Samanlığın duluğunda oynayan oğlakları gördüler. Oğlaklara “ne güzel oğlak olmuş” diye gonuşuyorlardı garılar. Garılar geder getmez oğlaklar patır patır döküldü. Göz de:di: belli oldu. Rahmetli anam avratlara garanıp duruyordu. Hızını alamadı bana da söylendi. “O gadara müslüman okulunda okutduk; bir göz suyu saymasını da bilmiyon” dedi. Ben hemen gocaman galaylı demir bir tas aldım. İçine su goyup ocaan başına çömeldim. Aklıma gelen duaları okuyup közü suya attım. “Cosss cosss!” diye duman çıkıyordu. “Valla ana gavurların gözü de:miş” dedim. Ne hikmetse oğlaklar direldi. Neyise bundan yırttık.

Olacak ya, bir gün geçi hastalandı. Bizim avarlıkta galdı. Hocalandık ya gaari şuna da bir musga yazi:m dedim. Yarın vardım kine geçi sizlere ömür. Depetaklak getmiş. Anam “No:ldu geçi direldimi” dedi. “Valla ana geçiye kesgin musga yazdımıdı, yan tesiri çok olmuş, geçi ölmü:ş” dedim.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Mıkdar Mustafa Sıra, www.bekerecikoyu.com)

“Çamlı dağlı çanlı geçi

Neyimis Ehmed’in suçu

Duymuş habar eylememiş

Gırılsın gelinin gıçı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Aynalı Ahmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Halil Gök)

ġeçi getirig kahya gimi oturmak

:

1. Hiçbir işe karışmamak, ağalık etmek.

2. Düğünlerde hediye olarak keçi getiren muhtarlar gibi fiyakalı oturmak.

Kültürümüzün zenginliğini gösteren deyimlerimizden birisidir. Büyüklerimiz sıkça kullanır bu deyimi. Bu deyim genelde yan kösgelerek uzanıp dururken aniden gelen biri tarafından saygıda azıcık geç kaldığında ve hazırlıksız yakalandığında veya çevreye hakim bir görüntü sergilendiğinde söylenir. Ben de merak ettim; bu deyim nedir, ne anlama gelir, neden böyle söylenir diye… Ulaştığım bilgiler bana eski düğünlerimizi de anlatma gereksinimi hissettirdi anlatım zenginliği açısından. Hem düğünlerimiz eskiden nasıl yapılırmış; hem de “geçi getirik ke: gimi oturmak (keçi getirmiş kahya gibi oturmak)” ne demekmiş öğrenelim. (Sizi:nen pelişi:m dedim.-:)))

Eski zamanlarda; düğünler, işlerin bittiği zamanlarda genelde kışın yapılırmış. Tahmin edilir ki; düğünler pek seyrek olurmuş, nüfüsun az yoğun olmasına bağlı olarak. Düğün yapılmaya karar verildiğinde, düğüne davet; sözlü davet (teklif) ya da şimdiki gibi okuntulu davet olurmuş. Okuntulu davette; kadeh (bardak), kibrit, iğne, krem yağı gibi ihtiyaç maddeleri dağıtılırmış.Düğünler Cuma başlayıp, Pazar günü bittiği gibi; Salı başlayıp Cuma günü bittiği de olurmuş. Düğünde çaba olmazmış. Daha doğrusu atılan her parayı aptal alırmış. Yani düğün sahibine para kalmazmış.Durumu, hali vakti iyi olanlar (kahyalar, ağalar, beyler) düğüne gelirken beraberinde keçi (davar) getirirler imiş düğünde kesilmesi için. Artık, düğüne kesilmesi için keçi getiren birinin nasıl karşılandığını, nasıl ağırlandığını ve nasıl oturduğunu varın siz düşünün. İşte o adam “Geçi Getiren Kahyadır”. Onun oturma şekli malum. Şimdilerde ise rahat, mağrur oturmak; o zamana atfen, “geçi getirik ke: gibi oturmak” deyimi söylenegelmiştir. (Gelin geldiği zaman da keçi getirenlere at torbası veya he:be verilirmiş.)

Düğünde yakılacak odun köylünün yardımıyla yapılır, kız evine de biraz odun götürülürmüş. Düğünde “sinsin” oynanır, sinsinden sonra “güreş” olurmuş. Halay çekilir, “göde oyunu” oynanırmış. Kına akşamdan yanar, çerez olarak; kuru incir ve bekmezli kömbe dağıtılırmış. Düğünler genelde kışın olduğu için odalarda oyunlar oynanırmış. Damat gelin getirmeye gitmez, gelin düğün seğmeni eşliğinde getirilirmiş. Gelin atla getirilir, atı iki kişi tutarmış, atın alnında da ayna olurmuş. İki tane de yenge olurmuş. Gelinin parmağındaki yüzüğü alıp kaçanlar, damada verdiği zaman büyük ödüller alırmış.

(Kadirli Bekereci Köyü’den Osman Kandırmaz, Nuriye Kandırmaz, www.bekerecikoyu.com)

geçiciŋ mi

:

“-icin, -ücün” kalıbı “-ecek” ekinin yerine kullanılmaktadır, “geçecek misin” denmek isteniyor.

geçimi yaptık da hacca getmemiz galdı

:

Evin ihtiyaçlarını karşılayabilir hale gelemdik daha.

“Geçimi yaptık da hacca getmemiz galdı.”

geçincem

:

Geçinmek.

geçinmek

:

1. Ölmek. (Geçmiş zamanda kullanılır). (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

“Birisi öldüğünde filan öldü, yerine filan geçindi, ırahmatlık oldu , essah dünyaya getdi, ya da mezarlığın bulunduğu mevki adı anılarak, Kirezli’ye getdi, Gabaklı’ya getdi veya biraz da nükte katarak daşlı tarlıya getdi derler.”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Bayılmak, kendinden geçmek, aklını kaybetmek

“Bir gül oldum zemheride açıldım

Açıldım da kız koynunda geçindim

Kumaş oldum terzilerde biçildim

Al da beni ak göğsüne bas gelin”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 552

geçinti

:

Kalbur ya da saratla eleme yaparken alta geçen nesneler.

geçticeği

:

Geçip gittiği, geçeceği.

Destan olmak kolay değil dillere

Kurban olam koynundaki güllere

Nazlı yârin geçticeği yollara

Döşeyip özümü yol olacağım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.488

ged

:

Gedik, geçit.

gedâ

:

Dilenci, fakir.

“Cesedimi göz yaşıyla yusunlar

Mezarımı yol üstüne kosunlar

Gelen geçen garip ölmüş desinler

Dünya bir yol gedâ gider han gider”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 587

geddeş

:

Ukala, çok bilmiş bir tavır takınan.

gede

:

Anası babası olmayan hayvan yavrusu. İnsana da hakaret için kullanılır.

gede gede

:

Gide gide.

gedeca:

:

Gideceği.

gedeca:m

:

Gideceğim.

“Yazım gara yazım gara

Yolum yokuş izim gara

Evimize gedecâm

Gardaşlardan yüzüm gara”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gedek

:

1. Değirmenin tahtadan yapılan su yolu.

2. Gidelim.İstek kipinin eki “-elim” “-(e)k”  biçiminde söylenmektedir.

gedem

:

Gideyim.

“Yüce dağ başına çıkam oturam

Yolunu bilmem ki gedem getirem

Var mı benim gimi yarin yitiren?

İki eli koyununda durup oturan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Keskahlı Hüsne Çınar’ın Ağıdı-1, Kaynak Kişi: Mustafa Çınar)

geden sea

:

Geçen yıl.

geder

:

Masraf, gider.

“Yanarım gardaş yanarım

Geder de geri dönerim

Tez gel babamoğlu tez gel

Sensiz yurda mı gonarım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalıktan Ölen Abdil Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

gederken

:

Giderken.

gederkennek

:

Giderken.

Bizim yaylalar meşeli

Dibinde gazel döşeli

Sürgün gederkennek gördüm

Doluğun altın döşeli

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.170.

gedevet

:

Esinti, serinleten rüzgâr.

gedici

:

Gidecek.

“Yaşa babamoğlu yaşa,

Maraş’dan istemiş Paşa,

Gardaş Maraş’a gedici,

Yamçısını getir Eşe”

(Mehmet Temiz, Andırın Ağıtları, Yüksek Lisans Tezi, Hastalıktan Ölen Abdil Ağa’nın Ağıdı, , Kaynak Kişi: Adil Gök)

gediciyik

:

Gideceğiz.

“Yaza ağam oğlu yaza

Boynu benzer öten gaza

Biz de düğür gediciyik

Bibimgilden Şerif Gız’a”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

gedik

:

1. Yamaç, tepe arasındaki oluşan boşluk.

“Bir düş gördüm inanmadım

N’olduğunu bilemedim

Arada bir gedik var

Çok dânedim göremedim”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Harman yeri.

3. Gitmiş.

“Nere gedik bizim Aniş

Dutmadı atın başını

Bacı bir yadigarın var

Ölürken gorum döşüme”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

4. Dar sokak.

5. Yıkık yer.

6. Delik.

7. Birkaç dönümlük arazi.

8. Ev, yaşanılan yer.

9. Yüksek yer, tepe. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gedim

:

Gideyim.

“Artık osandım ben gedim de bir av alim de gelim. Bir geçi dutim de yiyek” demiş.

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

gedişet, gedişa:t

:

Gidişat, hal, vaziyet.

gediyim

:

Gideyim.

gediyon

:

Gidiyorsun.

“Evlerinin önü asma

Asmanın dalına basma

Sen gediyon dezzemoğlu

Giyerim garalar basma”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İsmail Çavuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

gedmek

:

Gitmek.

“Gara camızı dararım

Geder Maraş’ı ararım

Maraş’ta da bulamazsam

Geder Çokak’ta sorarım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gefhe

:

Kahve.

geğelemek

:

(Tavuk) Ses çıkarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gekrik

:

Kursak, mide. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gel buŋa bir deve ba:zla

:

Bu da nereden çıktı, şimdi ben ne yapayım.

“Gel buna bir deve bâzla.”

gel gel etmek

:

(Elle, işaretle) Çağırmak.

gelgelelim çam kertmesine

:

Asıl konuya gelelim anlamında kullanılır.

gel ha etmek

:

Sopa, bıçak gibi şeylerle karşıdakine bütün gücüyle ve kendinden geçmiş halde vurma durumu.

gel oldu

:

Gitmek şart oldu.

Yine bülbül bilir gülün halından

Yeter deli oldum yârin elinden

Aşıp aşıp gelir yayla belinden

Yârdan bize gel olduğu zamandır

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.599

gel olmak

:

Davet edilmek, çağrılmak, gitmesi şart olmak.

“Yaz gelip de beş ayları doğunca

Bahçalarda al kırmızı gül olur

Bahçaların ziynetine alışan

Elbet bir gün nazlı dosttan gel olur”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

gel sefer(e)

:

Gelecek sefer, bir sonrakine.

gel sene

:

Gelecek sene, önümüzdeki yıl.

“Gel sene kim öle kim kala.”

gelberi, gelbere

:

Büyük ocaklardan ateşi dışarı çekmek, tıkanmış boru, ark vb. şeyleri temizlemek ya da harç, çamur, kireç karıştırmak için kullanılan uzun saplı demir araç. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

geldiceğin

:

Geldiğini.

Yazın geldiceğin neden bilelim

Gül açılmış yapraklan solgundur

Gece gündüz ah u feryad eylerim

Hiç demezler bir yosmaya vurgundur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.618

geldineyin

:

Bölgemiz göçmen ağzında; gelince.

gele

:

Geliyor, gelsin.

Deniz kenarında biten hurmalar

Siyah yüzüm mâh yüzüne burmalar

Gök yüzünde katarlanmış turnalar

Onlar da çığrışır baz gele deyi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.465

gelebicin

:

Pulsuz, büyük ağızlı ırmak balığı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gelece

:

Misal.

geleği

:

1. Sarnıçların ve akarsuların havzaları. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Sarnıca suyun aktığı delik. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gelehoh

:

Sığırları çağırma ünlemi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gelek

:

Kahkül, zülüf. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gelem

:

Geleyim.

Oğlan âşık mısın ağzım ararsın

Söylemeğe micuzuma yorarsın

Benim haram gülüm niçin derersin

Deyip gelem anam eğlen azıcak

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.470

gelemeağrı

:

Yabani bir ot çeşidi, geliç.

gelemgen

:

Kamıştan yapılmış kalın ve uzun ip, bobin. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gelemgenlik

:

Dokuma tezgahında çarkın bir parçası.

gelen

:

Sert ya da hafif rüzgar. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gelen – varan

:

Çul, çuval, halı, kilim dokuma tezgahlarında iplerin arasını  açmak için yukarı aşağı inip çıkan yuvarlak ağaç.

gelende

:

Geldiği zaman.

İnsanoğlu yer yüzüne gelende

Kur'ağaçtan meyva bitmiş gib'olur

Kâmil olup kendi kendin bilince

Cevâhirden vükün tutmuş gib'olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.620

geleneça:

:

Gelene kadar.

“Yumam gannı köyneğini

Güne serer gurudurum

Ali Bey’im gelenaça:

Bohçalarda çürüdürüm”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Vurularak Öldürülen İnce Hacı’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

geleneçe:

:

Gelene kadar.

“Gannı gömlek gannı gömlek

Seni yumaz gurudurum

Poyraz oğlum geleneçe:

Boşan ömrüm çürüdürüm.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

gelengi

:

Dağ sincabı.

geleni

:

Sarnıçlara su akıtılan ark.

geleŋi

:

Büyük fare, tarla faresi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gelep

:

İp çilesi, kelep. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gelesi

:

Gelsin.

“Tanımadım kirpiğinden kaşından

Ayırmadım yâreninden eşinden

Öpe idim gerdanından döşünden

Gelin olup bize gelesi kızlar”

Donataydım yeşil ile al ile

Besleyeydim şeker ile bal ile

Boğum boğum al kınalı el ile

Gelin olup bize gelesi kızlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.580

gelesin kalaŋ

:

Gelesin artık, gelip kalmak.

Devrandır bu haldan hala

Sanma hûbluk bâkî kala

Efendim bir zaman ola

Sözüme gelesin kalan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.521

geleylemek

:

Çağırmak.

gelez

:

1. İyi yetişememiş, cılız kalmış ekin. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

2. Kafanın üst kısmında saçın seyrekleşmesi, tarlada tohumların seyrek bitmesi hali.

gelgeç

:

Direşmez, sebatsız kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gelgetçi

:

Kahya.

gelgit

:

Boş ver.

gelha etmek

:

Atmak, saplamak, sıkmak.

“Kurşunu Salmanın alnının ortası budur deyip gelha edecekti.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gelici

:

Gelecek.

“Ben kahveye iniyom

Ali’m gelici sanıyom

Gınaman beni gomşular

Ben d’Ali’ye çok yanıyom”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

geliç                

:

Yaprakları ince, uzun ve kesici bir tür ot. Ayrıkotu cinsinden, zehirli, kökü derinlere kadar inen boğumlu bir çeşit ot. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

geliçlemek

:

Geliç otu yiyen sığır ölmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gelik

:

1. Gelmiş.

“Fatma’m gelmis gayad görür

Seni anan gelin verir

O Mevla’ya geregimis

Galanınızı gelik alır”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

2. Bir ot adı.

“Karpuz tarlasına suyu bir verdik kine heç sorma her tarafı gelik otu taladı.”

3. Getirmiş.

“Güzelim kimin aşkına alıksın

Şurda bir kötüyü dost mu sanıksın

Hind ile Yemen’den kumaş geliksin

Söyle kumaşına baha ne dilber”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

geli:m

:

Geliyorum.

geliksiŋ

:

Gelmişsin, getirmişsin.

Güzelim kimin aşkına alıksın

Şurda bir kötüyü dost mu sanıksın

Hind ile Yemen'den kumaş geliksin

Söyle kumaşına baha ne dilber

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.585

gelim

:

Tarlanın verim durumu, mahsul.

gelin

:

1. Yeni evlenmiş kız.

“Gelin kaynana toprağına.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

2. Haydi.

gelin abla/gelin bacı

:

1. Ağabey, amca, dayı ve bu denklikteki yakınların eşleri.

2. Yenge.

gelin alma

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

gelin arık, kız buruk, kocanın …şağı yarık

:

Evde herkes hasta kimse iş görecek durumda değil anlamında kullanılır.

gelin attı karga kaptı

:

Bir taraftan pişirilirken bir taraftan yendi.

gelin de kardeşiŋ harcı

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Gelin, kardeşe göre. Onun dengi. Ona layık.

gelin eli

:

Gelincik çiçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gelin Gürcü

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Gürcü bir de çok güzel anlamına gelir. Genç ve güzel gösterişli.

gelin olduk da kele kele dememiz galdı

:

Eksikliklerimizi gideremedik, normal bir hayat sürmeye başlayamadık ki lüks şeyler alalım.

“Gelin olduk da kele kele dememiz galdı.”

gelinaba

:

Amca karısı.

gelinabla

:

Yenge.

gelinbacı

:

1. Yenge, erkek kardeş ve amca hanımı.

2. Kadınların birbirine bir hitap şekli.

“Gelinbacıları gelin

Mezerine doğru varın

Arif Maraş’dan geliyor

Gapıdın elinden alın”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gelinca:z

:

Bölgemiz göçmen ağzında; gelinceğiz.

gelince

:

1. Gelin, yenge.

2. Kendinden büyük ve evli bir kadın için hanım abla anlamında kullanılır.

Gelinlere burada gelince derler.

gelinci

:

1. Düğün alayı.

“Gelinci kapıya geldi

Ben başına zindan oldum

Anan baban benden sordu

Ben gudümsüz gelin oldum”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Gelince, geldiği zaman.

3. Üç yaşındaki kısrak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gelincig

:

Lale.

gelinçi

:

Düğün alayı.

“Ağanın göçü geliyor
Seçilmiyor gelinciden
Hemi ağa hemi vezir
Kan damlardı kılıncından”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

gelinçik

:

Erguvan.

“Bahar geldi dağ daş yiyecek doldu. Birgün toplanak da ya:lmiye gedek. Çol çoca: da belletmek gerek. Yarin bunnar gendi kültürünü ö:renmeden daha kötüsü gelinçik çiçe:nin, zincar örtme:nin dadını bilmeden yaşadık belliyecek. Onnara da faydası olur diyen ben burda baharda çıkan gelinçik çiçe:ni yazacam. Şe:rliler buna erguvan deller. Baharda pempe-mor çiçekler açar. Çiçe:nin eşkimsi bir tadı vardır. Çocu:kan çıngıl çıngıl goparıp gezerek yeridik. Şindikiler pambık şekeri yiyo. Gelinçik a:cı, çiçe: ve yaprakları gökçek oldu:ndan süs bitkisi olarak havlılara, yol gıraklarına dikilebilir.”

(Kadirli Bekereci Köyü’nden Herif lakaplı hemşehrimiz, www.bekerecikoyu.com)

gelineli

:

Gelincik çiçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

gelinkene

:

Gelin iken.

“Gelinkene gelinnik etmedim.”

gelinkız

:

Erkek tarafınca belirlenmiş gelin adayı.

gelinlik sürmek

:

Eskiden gelin olan kızlar, bir süre örneğin çocuk doğuruncaya dek gelin olduğu ailenin büyükleri yanında konuşmazdı. Buna gelinlik sürmek denirdi.

gelinner

:

Gelinler.

“Gördüm mağlum alimleri

Okudun mu ilimleri?

Hep toplanıb geldiniz mi?

Şôracı’nın gelinneri”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ögrenci’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Sariye Gök)

gelinnik, gelinnig

:

Gelinlik, geline düğün öncesi erkek tarafının hazırladığı giysiler.

“Salım salım gelinnik asbabı

Birken dakmadım dalıma

Üç aylıcak gelin galdım

Bibim baksana halıma”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Veremden Ölen Hüseyin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hodul Emine (Gök-Aslan))

gelinsa:nem

:

Gelsenize

“Üç bacıyık biz de gedek

Ağ ineği gurban edek

Gelinsânem bibileri

Şu yiğide minnet edek”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

gelip yetişmek

:

Zamanında yaşamak.

gelirkennek

:

Gelir iken.

geliş

:

Yabani bir ot çeşidi, geliç.

gelişat

:

1. Boy alma.

2. Tavır.

3. Âdet.

gelişin

:

Gelince.

“Yarıyola gelişin, Zala eremeke doğruldu.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gelişine varışım, tarhana aşına bulgur aşım

:

“Bana nasıl davranırsan ben de sana öyle davranırım” anlamında söylenir. Geben deyimidir.

“Gelişine varışım, tarhana aşına bulgur aşım.”

gelişkin

:

Gelince

geliştirmek

:

1.Bir işi zamanında yetiştirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Dayak atmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gellaba

:

Yenge.

gellim

:

Gelirim.

“Bakın yavrumun yüzüne

Sürmeler çekmiş gözüne

Anam geri gellim demiş

Ben inanmıyom sözüne”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Fadıma’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

gelme mi

:

Gelmez mi

Kız da der ki sarı yıldız doğma mı

Doğup doğup orta yere gelme mi

Bir gecem de bin gecene değme mi

Bozulmuş bahçada nasıl gül olur

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.622

gelme m’ola

:

Gelmez mi acaba?

“Çamırlı’da nişanlısı

Habar salsam gelme m’ola?

Kalk gedek gardaşım galan

Dilek kabul olma m”ola?”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gelmen mi

:

Gelmez misin.

Seherde uğradım ben bir geline

Bal bulaşmış dudağına diline

İkrâr verdiceğin kavil yerine

Sallanı sallanı gelmen mi gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.547

gelmes

:

Gelmez.

Ağyar gelmiş derler [senin] salana

Desem benim derdim gelmes kelâma

Ay mı doğdu gün mü doğdu âleme

Yoksa yavrını ak göğsünü açtı mı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.643

gelmeye

:

Gelmesin.

Benim ahdim ak geline kalmaya

Çeke çeke bir derd ile ölmeye

Gurbet elden şu kocası gelmeye

Daha derdim az diyesin ak gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.548

gelmeye durmak

:

Gelmeye başlamak.

gelmö:m

:

Gelmiyorum.

gelö:m

:

Geliyorum.

gem

:

1. Hayvan yavrularını anasını emmesini engelleyen ağzına takılan kalem.

“Acar tutdurdu damını

Gardaşım almış namını

Dorusunu suya çekmem

Gırar da gaçar gemini”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Döven, harman sürme aleti.

3. Atı kontrol etmek için ağzına vurulan demir dizgin. Yörede dövene de gem denmektedir.

gemci

:

Gem yapan usta.

geme

:

Cardın, büyük fare.

gemele oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

GEMELE OYUNU Gemele yer altında yaşayan bir çeşit hayvandır. Kirpinin yavrusuna benzer. Bu genelde yaylalarda olur. Bu hayvan boş arazilerde delik açarak, toprakları yığarak küçük tepecikler oluşturur. Her yaptığı toprak yığının yanında bir deliği olur. Bir araziye girdiği zaman en az 50-60 tane tepecik oluşturur. Gemele oyunu oynanırken, o hayvanı delikten çıkartmak için bir kişi deliğin bir tarafına, bir kişi diğer tarafına geçer. Ellerinde naylon çuval, poşet veya kese gibi bir şey olur. Bir kişi deliğin ağzına o keseciği tutar. Öbür delikten bocut veya ırbıkla su dökülür. Su dökülünce öbür taraftan hayvan çıkar. Keseyle bekleyen kişi hayvanı kesenin içine alır. Bu sayısına göre değişir. Kaç tane hayvan topladığına bakılır. Keseyi açan kişi hayvanın birini yakalayamazsa su döken kese açamaya geçer, diğeri de su dökmeye geçer. Oyun bittiğinde keselerde kaç tane havyan olduğuna bakarlar. Fazla tutan birinci olur. Sonra hayvanlar tekrar araziye bırakılır.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 213)

gemik

:

Kemik.

gemini sevmek

:

1. Bir olayı yapmak için istekli bir şekilde beklemek.

2. Parasız kalmak.

“Gemini sevdiğinden belli beş parasız kaldığı.”

gemrik

:

1. Yanakları çökmüş, kemikleri çıkmış kimse.

2. Dar, kestirme yol, keçiyolu. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Yüzü yalın, etsiz.

gemrişmek

:

Tepişmek.

“Getdi garı, gene ağlıyarak vardı, oğluna söyledi. Oğlan yünsüğü yaladı, şafağa garşı, gırk tene gatır, zabânan geldi, herifin gapısında gemrişiyorlar, böyle yayılışıyorlar.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

gen

:

1. Bir müddet sürülmeyerek boş kalmış ve otla kaplanmış tarla. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Geniş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

3. Ham araziden açılmış, hiç işlenmemiş, sürülmemiş tarla. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

4. Kan.

“Gökde yıldız yan gediye

Yüremden gen gediye

Yetiş dokdur Bêm yetiş

Ağ Güllü’den can gediye”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Güllü’nün Ağıdı, Kaynak Kişi: Emine Gök (Hodul Emine))

geŋ durmak

:

Uzak durmak, söze, işe karışmamak.

gen gen durmak

:

Uzak, soğuk durmak.

genceldiŋ

:

Gençleştirirsin.

genceldiyoŋ

:

Gençleştirirsin.

genda:ndime

:

Kendi kendime.

genda:ndine

:

Kendi kendine.

gendi

:

Kendi. 

“Çoban bakmış ki, gendinin ırızgına ayda yılda bir damla düşüyor.” Sakallıya demiş ki “Benimkine, bundan fazla heç ırızgım artmayacak mı? Demiş.”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

gendime

:

1. Kendime, bana.

2. Yarma, döğme.

genden genden

:

Geriden geriden.

genden seyretmek

:

Geride, uzakta durmak; yakın gelmemek.

gendiŋ

:

Kendin, sen.

“Bana yedirirdin gendin yemezdin

Galbimi gıracak bir sey demezdin

Çâre olsa Eziral’e vermezdin

Baba hakgınızı siz helâl eylen”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kanserden Ölen Gencin Ağıdı, Ağıtı Yakan: Sıddık Doğan (Kara Müftü))

gene

:

Yine.

“Hoş geldin babam gızı

Gene düzemedim sazı

Şöyle döndüm bakdım idi

Boynu bükük Anşa gızı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

genegeri

:

Tekrar, yeniden,yenibaştan.

geŋez

:

Görünüşe göre, anlaşılan, galiba. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gengez

:

Galiba, herhalde.

geŋir

:

Boynuzların açık haldeki durumu.

genişsin

:

Sevinsin, rahatlasın.

“Tabiyeden yaya kaçmış
Fesini kurşun alınca
Bizim hısımlar genişsin
Kızları da dul kalınca”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

genliği asmak

:

Genişliği, bolluğu bitirmek, kaldırmak, daralmak.

genneşmek

:

Gerinmek.

geŋreşmek

:

Esnemek, kolları açarak gövdeyi gergin bir duruma sokmak, gerinmek.

“Avrat”, dedi, iyice gerneşti. Ilık güz güneşi kanını kaynaştırmıştı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Yükleri indirip kenara koyduk

Atları yemleyip semeri soyduk

Pınardan su içip genreşip durduk

Yorgunluğun tadını çıkarır yaylam”

(Mustafa Kıreker, (Kösepınarı)Ericek Yaylası İsimli Şiiri, Çukurova’dan Dünya’ya Kadirli Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 24)

genş

:

Genç.

“Mevlâ’m seçdi genşleri

Ben akıtdım gözyaşları

Zübeğ’rimi vurmuşlar

Habar verin yoldaşları”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

genşlik

:

Bölgemiz göçmen ağzında; gençlik.

gepir gepir

:

Çabuk yürüme, adımları sert atma.

“Gecenin otunda gepir gepir yürüdü Köse Musa’nın uşakları.”

gepir güpür etmek

:

Ayak sesi duyulacak şekilde yürümek.

gepirdemek

:

1. Şaşkın şaşkın koşarak aramak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Hoplayıp zıplamak.

gepirdeşmek

:

Koşarak gürültü çıkarmak.

gepirdik gepirdik gepirdik

:

At, eşek, vb. koşarken çıkan nal sesi.

gepirt

:

Aniden hızlı şekilde gitmek.

gepirtede

:

Gepirt diye ses çıkararak.

gepirti

:

Birdenbire kaçmayı anlatır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ger

:

Ceviz vb. nin kabuğunun elde bıraktığı kahverengi leke. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Eğer.

“Öğüt versem öğütçüğüm kar etmez

O yârin hayali gözümden gitmez

Bazubend vursa ger kolum bağ tutmaz

Dostun zülüfünden sağlam bağ olmaz”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 646

3. Karnı, bacağı, burnu ya da kulakları beyaz ile siyah arası renkte olan keçi, eşek vb. hayvanlar için. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

4.  Dut ağacının budanmayıp seneye kalan dalları. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

5. Tek-tük ağaç bulunan kayalık yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Gerali – ham çökelek oyunu

:

Bölgede oynanan seyirlik bir halk oyunu.

GERALİ (HAM ÇÖKELEK): Bu bölgenin uzak bir dağ köyünde Gerali isminde bir kişi yaşıyormuş. Gerali'yi herkes sever, sayar ve tanırmış. Gerali bir müddet eşkıyalık yapmış, daha sonra köyünden bir kızla evlenmiş. Anası babası, acaba oğlumuz yola gelir, eşkıyalığı bırakır da dürüst bir insan olur mu? düşüncesiyle oğullarını evermişler. Gerali bir müddet Hediye isimli bu kızla yaşamış. Birkaç ay sonra Hediye'nin üstüne bir kız daha almış. Böylece iki kadınla evlenmiş. İkinci karısının adı Duduya imiş. Gerali, bu hanımlarıyla yasarken zaman ilerledikçe, yaşam koşulları güçleşmiş ve hanımlarla geçinemez, eksiklerine yetemez olmuş. Birine 3 m kumaş alsa, öteki bayramlık ister dururmuş. Gerali dayanamaz olmuş ve sonunda işi oyuna, türküye dökmüş. Döne döne oynamaya başlamış. Bu oyun dönerek oynanır.

(Aslı Ağcalar, Silifke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Mersin Üni., S.B.E.,TDE., ABD, Mersin, 2009, s. 242)

gera:miş

:

Gerek imiş.

geraşşa

:

Aşağı doğru.

gerbe

:

Atı kaşağıladıktan sonra silmek için kullanılan kıldan yapılmış alet.

gerbezlik

:

Büyüklenme. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gercik

:

Hoppa, hafifmeşrep kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gerciglenmek

:

Gururlanmak, böbürlenmek, kendini beğenmek, şişinmek.

gerç

:

Eğlenme, alay. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

gerdan

:

Göğüsle boyun arası.

“Allı fistan döşü oyma

Aman narlım bana kıyma

Ak gerdanda sedef düğme

Söküşün beni öldürür.”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışmaları - I, “Beşbucaklı Aşık Halil”.)

Havalandı gönül yüksekten uçtu

Sevdiğim görüp de kaynadı coştu

Merhamet sahibi gerdanın açtı

Sıçradı canım da tenim alındı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.417

gerdanı ayrılmaz toydan

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Gerdanı toy kuşunun aklığı kadar ak.

gerdek

:

Gelin ile damatın birlikte oldukları ilk gece.

Kız görmemiş daha gerdek

Gelin yeşil başlı ördek

Geziyor elinde bardak

Kız turnada tele benzer

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.594

gerdiş

:

Gezip dolaşma, dönme.

gere

:

Geniş. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gerelmek

:

1. Herhangi bir bitkinin renginin elbiseye çıkması.

2. Bitkinin özellikle meyve veya sebze içinrenginin olgunlaşma rengine dönmesi.

3. Ergenliğe geçmeye başlama.

geremek

:

Ateşte biraz kavrulmak, sararmak, benzi atmak.

geren

:

1. Hafif bulutlu sisli hava. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. İki dere arasında bulunan düz yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gereŋ

:

Lezzetsiz acı (su). (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gerenek

:

Örümcek ağı.

gerenlemek

:

1. (Hava) Bulutlanmak, serinlemek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. (Sürü) Birbirinden düzenli aralıklarla ayrılarak yayılma. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gerenmek

:

(Hava için) Isınmak, yumuşamak.

gerermek

:

1. (Ekin, meyve vb. şeyler) Olgunlaşmaya başlamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Bezin ateşte hafiften kavrulması, sararması, göyünmek.

gereşşağı

:

Yukarıdan aşağı doğru gitmek.

gereviç

:

1. Bağ ve bahçelerin sınırlarına konulan dallı budaklı ağaç. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Yalancıktan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gereviçlemek

:

Alelacele yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gerey

:

Bulut. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gereze

:

Bir horoz çeşidi.

gergah

:

1. Dokuma tezgâhı.

Ağaçtan gergȃh ḳurarsın taḳır taḳır doḫursun.

2. Nakış işleme aleti.

gergelmek

:

(Öküz) Döğüşe hazırlanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gergice: getirmek

:

İyice germek.

gergicek

:

1. Germe, düzleştirme işlemi için değnekten yapılan düzenek.

2. İp gibi malzemelerin gerilmiş hali.

geri

:

1. Arka.

Bir birliğe yetüptürüz

Aşk eteğin tutupturuz

Gerimize atıp duruz

Namus ile arımızı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.640

2. Sonra, bundan böyle.

Yine geldi bahar demi

Yaz ayları şimden geri

Güz gününün bulanığı

Çağlar akar şimden geri

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.461

gerigmek

:

İyice gerilmek.

“Gargılık’da görüküyor

Gumandanlar birikiyor

Martin dutan ağ bilekler

Kurşun yemiş gerikiyor”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gerikarı

:

Geriden yukarıya doğru çıkmak.

gerikine

:

Geridekilere.

gerikmek

:

1. Yaranın irinleşip şişmesi ve gerilmesi.

2. Gergili duruma gelmek, iyice açılmak.

gerillekden

:

Az uzaktan, biraz geriden.

gerirek

:

Az geride anlamında kullanılır. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

geriş

:

Keçilerin vucudunda çubuk çubuk renkli olması.

gerki

:

Başka, diğer.

“Evimizin önü fındık

Fındığın dibine gonduk

Gerki cehez şöğle böğle

Baş bilenim yeşil sandık”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gerlağan, gerleğen

:

Sırtı ve kuyruğu kara, karnı beyaz, kanatlarının ucu siyah olan bir çeşit kuş. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

germeç

:

Çamaşır kurutmak için serilen ip.

germek

:

Bir örtü ile enlemesine örtmek.

“Yüklüge de germis kilim

Söylemiye dutmaz dilim

Sen şâpazsın anam gızı

Dolanıver salım salım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Emine Gök’ün Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Ekici (Gök))

gernek

:

Kibirli.

gerneşmek

:

1. Gerinmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Göğüs kafesini ileri çıkararak gerinmek.

3. Esnemek, kolları açarak gövdeyi gergin bir duruma sokmak, gerinmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gerokarı

:

Yukarı.

geröte

:

Olduğu yerden ileri doğru gitmek.

gerp gerp gerinmek

:

Çok sevinmek.

“İnce Memed öldü diye de gerp gerp gerinene de bakın!”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gerpentilik

:

Çöplük.

gerrek

:

Gergin.

gert gert gezmek

:

Kabadayıca gezmek.

“Küçük dağları biz yarattık diye gert gert gezinenler…”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gertmen

:

Bencillik. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ges

:

Bir ölçüye gelmeyen, hemcinsiyle uyum sağlayamayan, uyumsuz.

ges gelmek

:

Pantolnun belinin uymaması; kapı pencere gibi kalıpların yerine uygun olmaması büyük gelmesi.

“Kendini boşuna yorma bu pontil sana ges geliyor.”

geseğes

:

Yaramaz, vefasız.

gesi

:

1. Çamaşırlık.

2. Elbise, çamaşır vb. giyilecek şey. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

gesleme

:

Dört santimetreden fazla kalın olan tahta. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

geş

:

Genç.

geşirmek

:

geviş getirmek.

geşlik

:

Gençlik.

geşmek

:

1. Geçmek.

“Evi sekizine göşdük

Gapıya beygiri çeşdik

Arif’in inkarı mı olur

Yalan dünya senden geşdik”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Arif Bilici’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

2. Geçişmek, geçmek.

“Yücesinde emme geyikler geşir

Eteğinde telli turnam çağrışır

Eli göçmüş mayaları bağrışır

Eller melil melil bilmem nedendir”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 608

get

:

Git.

“Erken doğar dan yıldızı

Belli olur gıratın izi

Nazlım utandırma bizi

Kak get galan sabah oldu”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Nişanlısının Evinde Ölen Gencin Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Bakacak)

getdeş

:

1. Kendini kasan, kurumlu.

2. Bir yürüyüş şekli, havalı şekilde yürümek.

getgede

:

Giderek, gitgide.

getir seyisi, götür döyüsü

:

İşe al, kafana yatmazsa işine son ver.

“Getir seyisi, götür döyüsü.”

getirecân

:

Getireceksin.

getiriller

:

Getirirler.

“Memmed Murtazı’ya uyma

Bir don getiriller geyme

İkisi de emmimoğlu

Gıyma gadir Mevlem gıyma”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı -  2, Kaynak Kişi: Döne Ekici)

getmek

:

Gitmek.

“Ali’m getdi geri gelmez

Benim de yüzlerim gülmez

Gınaman beni gomşular

Bebek babasını bilmez”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Muhtar Ali’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Süleyman Duman (Çoban Sülo))

gettebeş

:

Kendini kasan, kurumlu.

gettiki sene

:

Geçen yıl. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gettiksıra

:

Gittikçe, yürüye yürüye.

gev

:

Kil. Evlerin çatı örtüsü olarak kullanılırdı. Arada bir loğ taşıyla loğlanır varsa akıntısı önlenirdi.

gevat

:

Kavat.

gevcelemek

:

Ağızda uzun süre çiğnemek.

gevek

:

Gevrek.

gevelemek

:

Çiğnemek.

“Kapısında on uşağı
Hersli bıyığın geveler
Hacı, Bilal katarlamış
İşliğe gitmiş develer”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

gever

:

1. Bahçe ve tarla sulamak için açılan ince su yolu, ark. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Arklardaki suyun yolunu değiştirmek için önüne yapılan toprak set. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Ana arktan suyun tarlaya tutulduğu yer.

4. Soğuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

geverlik

:

1. Bahçe ve tarla sulamak için açılan ince su yolu, ark.

2. Arklardaki suyun yolunu değiştirmek için önüne yapılan toprak set.

3. Ark suyunu evleklere bağlamak için delinip konulan taş.

gevermek

:

Çiğnemek.

gevgeç, gevgeş

:

Düşük kulaklı hayvan. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gevher

:

Cevher, değerli süs taşı.

Ak imiş gerdanın beyazdır kardan

Alnın gevherdenmiş cemalin nûrdan

Dişin sedefdenmiş dudağın dürden

Lebin kaymak çalar balın üstüne

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.412

gevil

:

Kapari.

gevilcen

:

Vücudun değişik yerlerinde aşırı sıcaktan dolayı oluşan kızartı, ateş karşısında fazla ısınmaktan yüz, el ve bacaklarda meydana gelen kırmızı benekler.

“Komşu gızı Haçça gevilcenli olur.”

geviş

:

1. Hayvanların geviş getirmesi ifadesindeki geviş.

2. Tespih ağacı adlı bitkinin, tespih tanelerinebenzeyen, yuvarlak meyvesi.

geviş atmak

:

(Kızan deve) Tükrük atmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gevişi çoğalmak

:

Kendinden emin bir şekilde konuşmak.

“Gevişi çoğaldı Gabak Mulla’nın. Güvendiği yer başka.”

gevmek

:

Katı bir şeyi çiğnemeye çalışmak, çiğnemek, geviş getirmek, gevelemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Sonra dudaklarını gever gibi konuştu

Azgınlaşsınlar da görek! Osmanlı böyle olunca bunlarla gün doğdu. Bu millet ölmedi. Görür onlar.”

(İbrahim Boysal - Dönük (Roman) Cadde Yayınları, İstanbul 2006, I. Baskı)

gevreğini içine dürmek

:

1. Azını çoğa saymak.

2. Ayıbını gizlemek, örtbas etmek.

“Gevreğini içine dürmeli.”

gevrek

:

Yufka ekmeğin çok pişmesi.

gevremek

:

1. Perişan olmak, bitkin düşmek

2. Yemeğin kıvam alması.

3. Öfkelenmek, kızmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gevretmek

:

Yumuşak bir hȃlden sert hȃle getirmek.

gevri

:

Sıkı, gergin. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gevül güvül

:

Doğru telaffuz etmeme, inandırıcı konuşmama.

geydirmek

:

Giydirmek.

Geydireyim yeşil ile al ile

Besleyeyim kaymak ile bal ile

Anan bana versin şunca mal ile

Kokulayım bil domurcuk gül gibi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.435

geyec elması

:

Ceviz büyüklüğünde sert ekşimsi elma. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

geyecalığı, geycealığı

:

Eski entari. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

geyersen

:

Giyersen

Ben seni severim sen de seversen

İnsan olman el sözüne uyarsan

Çizme olam ayağına geyersen

Ökçesin de çamurlara bas gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.552

geygin

:

Düşmanlık, kin besleyen. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

geyidmek

:

Giydirmek.

geyik göbeği

:

Dağlarda biten boz renkli, ortası mor bir çeşit çiçek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

geyim

:

Elbise, kıyafet.

“Giden gelmez, giden gelmez

Aşnasın ağlatan gülmez

Geyim ile meydan olmaz

Vur kantara tart yiğidi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 438

geyinmek

:

Giyinmek.

“Savulsun Çamırlı uşağı

Geyindi gayret guşağı

Gelinin meyti geliyor

Maraş’da galdı döşeği”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kanserli Adamın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Höbek)

geymek

:

Giymek, ayakkabı giyinmek.

“Memmed Murtazı’ya uyma

Bir don getiriller geyme

İkisi de emmimoğlu

Gıyma gadir Mevlem gıyma”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı -  2, Kaynak Kişi: Döne Ekici)

“İkindininen ağşam arası

Öldüm yalvarı yalvarı

Ayan osun sürmel’eşim

Düşmanlar geydi şalvarı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Şunda güzel olan sultan sayılır

Fidan gibi sevdiğine salınır

Allı morlu türlü libas geyinir

Yeşilin üstüne al incinir mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.454

geysi

:

Elbise, çamaşır vb giyilecek şey. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

geysilik

:

 Çamaşırlık.

gez

:

1. Demir kesmeye yarayan makas. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Oyuk, geçit, çok dar geçit.

“Ayda bir gına vururdum

Eliminen eze eze

İzin ver de gedek bibim

Aniş’i getirdim geze”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gez-gezli

:

Uzunlu kısalı kesilen bir saç modası.

gezȃlik / gezeğilik

:

Gezilecek yer, gezinti yeri.

geze

:

1. Bölgemiz göçmen ağzında; bir tür düğün adeti.

2. Gezme, dolaşma.

geze gitmek

:

Gezmeye gitmek.

“Karac’oğlan yâr görmeli

Halın hatırın sormalı

El kınalı göz sürmeli

Gidiyon mu geze gelin”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

gezelemiye gitmek

:

Tuvalete gitmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gezem

:

İki yaşındaki dişi keçi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gezenek

:

1. Koridor.

2. Üstü Kapalı Balkon, Ayazlık

3. Dehliz.

gezenner

:

Gezenler.

“Dertli dertli gezennerden

Gara yazı yazannardan

Mezerini gazannardan

Gardaş seni soruyorum”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gezenti

:

Çok gezen kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gezesi

:

Gezeceği, gezsin.

Karac’oğlan bir sümbülcük yetirsem

Yetirsem de gölgesinde otursam

Kulağı küpeli bir yâr getirsem

Babalan evin gezesi kızlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.580

gezgere

:

Tahtadan yapılmış ve üzerinde yük taşımaya yarayan inşaatlarda kullanılan edevat.

gezgiç

:

Çok gezen kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gezgin

:

Çok gezen kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gezginci

:

Çok gezen. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Kalk gidelim Balkaman'dan yukarı

Oturup durana devlet yaramaz

Yiğidin bir başı gezginci gerek

Yiğit gezmeyince adam olamaz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.645

gezin

:

1. Gezinin.

Geçti yazın geldi güzün

Kim çeker ağyarın sözün

Alay alay olup gezin

Çok göreyim sürünüzü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.641

2. İki yaşındaki dişi keçi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gezine

:

Bir oğlaklı keçi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gezinmek

:

Tuvalete gitmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gezinti

:

Evin önündeki tahta çıkıntı, bir nevi balkon.

“Gezintisi de gözelimiş.”

gezli

:

Uzunlu kısalı bir saç modası.

gezmeyin

:

Gezmeyeyim, gezme (emir kipi).

Karac’oğlan bu yerlerde gezmeyin

Hançer olup derdli sînem ezmeyin

Senden gayrısına kuşak çezmeyin

Şimdi neden bağlıyayım dilimi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.642

:

1. Kız.

“Ana gı, bir cep dolusu leblebi almış Gubulay, bâ da alı: gı?”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

2. Be, hey, gibi çağırma yahut seslenme ünlemi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gıbal

:

Yüz, yüz özellikleri, eşkal.

gıbcınmak

:

İstek duymak, arzulamak.

ġıbgırmızı

:

Koyu kırmızı.

ġıbla

:

Kıble.

ġıbraşmak

:

Yerinden hafifçe kımıldamak.

Ġıbrıs

:

Kıbrıs.

“Ekinnere girdik orak

Seni etdik yavrım marak

Gıbrıs uzak nasıl varak?

Mekdib yaz da yavrum cuvab yazak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kıbrıs’a Askere Giden Mehmet Doğan’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Doğan)

gıbtı

:

Davulcu, zurnacı, abdal.

ġıcı

:

1. Saçma büyüklüğündeki dolu, küçük yuvarlak kar taneleri.

“Boynundan aşağı gıcılı kar giriyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Karac’oğlan der ki bizim beğimiz

Gıcılı boranlı soğuk dağımız

Öğçeni yokladım öğçen yoğ imiş

Almam şimden geri hörü isen de”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 404

2. Kırağı.

“Yüce dağların gıcısı

Zor olur gardaş acısı

Düşmana gız elin eder

Emmimin deli Hacı’sı”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Ömer’in Ağıtı, Derleyen: Serdar Saygı, Ahmet Kıncı, Kaynak Kişi: Yusuf Mercimek)

gıcı banadura

:

Tarlalarda yetişen küçük domates.

gıcı, gıcıgıcı ya:mak < yağmak

:

Dolu yağması.

gıcıgıcı

:

Pancargillerden, ufak yapraklı bir tür bitki.

gıcıgıcıya dutulmak / yakalanmak

:

Doluya yakalanmak.

ġıcığ almak, ġıcığ olmak

:

(Bir şey ya da bir kimse) Sinirine dokunmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġıcık

:

Başkasına sevimli gelmeyen kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

ġıcık almak

:

(Bir şey ya da bir kimse) Sinirine dokunmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

ġıcılamak

:

1. Ötme sesi, özellikle kağnıların çıkardığı ses.

2. Öfkelenmek, sinirlenmek.

3. Yavaş hareket etmek, tembel ve uyuşuk davranmak.

4. Kar’ın yahut yağmurun gıcıya dönüşerek yağması.

“Şu görünen Binboğa’nın dağları

Gıcı, boran aşılmıyor belleri

Yazıcıoğlu Şerefli’nin Beyleri

Koca Tanır yaz olmaya başladı.”

(Tanırlı Aşık Yener)

ġıcılamaz kağnı

:

Devinimleri ağır olan kimse.

“Gıcılamaz kağnı gimisin.”

ġıcılaşmak

:

Gıcı gibi olmak, gıcı niteliğini kazanmak.

“Bastıkça, donmuş, gıcılaşmış kar çatırdıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġıcılı

:

Yüzünde küçük beyaz benekleri olan keçi.

ġıcılık

:

Domates, biber vs. tohumlarının ekildiği yer, fide üretim alanı.

gıcır

:

Acer, yeni, kullanılmamış veya az kullanılmış.

gıcırga

:

Loğ taşını çekmek için ortasından takılan demir ya da ağaç araç, kol. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

gıcırgı, gıcır

:

Loğ taşını çekmek için ortasından takılan demir ya da ağaç araç, kol. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gıcırım

:

Heyecan.

gıcırtı   

:

Kapı sesi.

gıcırtmaç

:

Tahtadan yapılan tahtarevalli.

gıcilo

:

Tohum.

ġıç                  

:

1. Ayak, hayvan ayağı.

“Evleri de ev içinde

Gundura geyer gıçında

Daniyom da göremiyom

Bahça gazasının içinde”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Feke’nin daşlı gediği

Gıçında bülbül hediği

Sürgün gederkennek gördüm

Aşiret çekti düdüğü

Ayhan Karakaş, Feke Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E., TDE. ABD, Adana, 2005, s.169.

2. Kalçalar.

3. G.t.

4. Bacak.

“Gurban olam emmioğlu

Gokular dökdüm saçına

Kıyamaz emmisi gızına

Çorap giydiririm gıçına”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Veremden Ölen Hüseyin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hodul Emine (Gök-Aslan))

ġıçgırmak

:

1. Öfkelenmek.

2. Alevlenmek.

gıçgırmıya

:

Topyekun, hep birden.

“Evdekiler gıçgırmıya hastalanmışlar.”

ġıçkırmak

:

1. Bir malın irili ufaklı hepsini almak.

2. Kıvılcımlanarak yanmak.

ġıçı

:

Ayağı.

“Çamlı dağlı çanlı geçi

Neyimis Ehmed’in suçu

Duymuş habar eylememiş

Gırılsın gelinin gıçı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Aynalı Ahmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Halil Gök)

ġıçıgırık, ġıçığrık

:

Beş para etmez, değersiz, önemsiz kimse ya da şey.

ġıçında

:

Ayağında.

“Gır atın ahar içinde

Parlak gundura gıçında

Elin atlısı geliyor

Emmim oğlu yok içinde”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġıçını ġırıp oturmak

:

Haddini bilmek.

“Gıçımı gırıp oturmasını bilirim ben. Yeter ki ağız datlılığı olsun.”

gıdam gıdam

:

Azar azar.

ġıddik

:

Küçük.

gıdı gıdı

:

Baş ağrıtacak şekilde ve tekdüze bir şekilde konuşmayı anlatır. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gıdıf

:

1.  Cilve. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Süs.

ġıdıflanmak

:

Süslenmek.

ġıdıflı

:

Süslü.

ġıdık

:

1. Keçi yavrusu, oğlak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Gerdan.

ġıdık etmek

:

Gıdıklamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġıdıklamak

:

Tirşiğin zehiri ağız içini ve dili hafif ürmertme, etkileme.

ġıdılanmak, gıdıldamak, gıdılamak

:

Gereksiz ve devamlı söylemek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġıdım ġıdım

:

Azar azar.

ġıdış ġıdış yürümek

:

Kısa adımlarla yürümek.

ġıf

:

1. Süs. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Keserek ya da kopararak bir şeyi bütününden ayırma.

ġıfıktırmak

:

Çok sıkıştırmak, dünyasını zindan etmek.

gıfıldamak

:

Telaşlı hareket.

gıfıltı

:

Heyecanlı heyecanlı dolaşmak.

ġıfır

:

Üzüm çubuklarında olan bir çeşit böcek.

ġıfırdatmak

:

Çok az kaynatmak.

ġıflamak

:

1. Kesmek, kırmak.

2. Taneli sebzeleri koçanından ayırmak.

ġıfracan dıkmak

:

Ortalığı velveleye vermek.

ġıfrancını çıkarmak

:

Hışırını çıkarma, kırıp geçirme.

ġıg

:

Kırk.

“Gıg dene adammar.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġıg yılda bir buldug, adını mulla goduk

:

Uzun yıllar sonra bulunan oğlan çocuğu.

“Gıg yılda bir buldug, adını mulla goduk.”

gıgga

:

Yumurta.

“Tavık gıggaladı.”

gıgıl gıgıl

:

Çabuk çabuk. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġıglamak

:

Gereğinden çok yıkayarak temizlemek.

gığdime

:

Ses çıkartmak.

ġığırmak

:

Ötmek, kuş seslerine gığırmak denir.

“Ücede gaplan bağırır
Bahçada bilbil gığırır
Yekinsene Sar’Ehmedim
Anan başında çığırır”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġığışmak

:

Uyuz bir vaziyette uzanmak.

ġı:rtmaç

:

Boğmaca hastalığı, çok öksürme.

ǵıjjak

:

Kayak, kızak.

ǵıjjık

:

Yaramazlık yapan erkek çocuklar için kullanılan sıfat.

ġıl

:

Kıl.

Gıl galmadı bedenimde döküldü,

Duvarımız temelinden söküldü,

Anamın, babamın beli büküldü,

Baba hakgınızı siz helâl eylen.

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kanserden Ölen Gencin Ağıdı, Ağıdı Yakan: Sıdık Doğan (Kara Müftü))

ġıla:, ġılağı

:

Bıçak keskinlerken çıkan kıl gibi ince metal kıymığı.

ġıla:lamag

:

Keskinledikten sonra son perdahı yapmak.

gılap

:

1. Gıyab.

2. Şekil.

“Evlerinin yeri yırak

Saçlar olmuş turab turab

Başında da yeşil gılab

O da bozulmuş efendim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İftira Yüzünden Asılan Fatma’nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Mehmet Hayta)

ġılav

:

Sağlıklı, neşeli, morali yerinde.

ġılavız

:

Kılavuz.

ġılavlamak

:

(Kesici aracı) Bilemek, keskinleştirmek.

“Çakısını uzun uzun gılavladı, keskinleştirdi.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġılba

:

Kıble, namaz yönü.

“Göçücüyük gayrı, vardım da yanına

Gavır bılızı nasıl vurmuş beline

Hag’dan dönmüşler de gılba yönüne

Ciğer pare pare olmuş ne fayda”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġılba yeli

:

Güneyden esen rüzgar, kıble yeli.

ġılçar

:

Çobanların giydiği keçi kılından dokunmuş pardesü.

gıldır çavuş

:

Geveze.

gıldıramak

:

1. Hafif bir gürültü çıkarmak.

2. Yavaş sesle durmadan konuşmak.

ġıldırgış

:

Yarım, buçuk.

ġıle

:

Oyuncu, hokkabaz. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġılı ġılına

:

Ucu ucuna, tamı tamına.

“Gılı gılına yetti.”

ġılıç

:

1. Kolan dokumada kullanılan alet.

2. Kılıç.

“Siğim siğime dolaşdı

Gardaş ardımdan ulaşdı

Bir gılıcınan vuruşun

On beliğim birden düşdü”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġılıf

:

Örtü.

ġılık

:

1. Karakter, kişilik.

2. Üst baştaki düzen, intizam.

ġılılı

:

Düğünlerde çekilen zılgıt.

ġılılım kopması

:

Aniden çığlıkların kopması.

“Memmed’imin şehit habarı gelişin bir gılılım gopdu ki heç sorma.”

ġılınç

:

Kılıç.

ġılıpce

:

Kelepçe.     

“Gılıpceği dar golunda

Fişşekliği var belinde

Çeteleri öldürmüşler

Sarıçam’ın düz yolundan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kurşuna Dizilen Eşkıya Hacıveli’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Âşık Ali Ateş)

ġılış deyne:

:

Çobanların mazı dalını bıçakla yontarak kılıca benzettiği deynek.

ġılik

:

Palamut. (TDK Derleme Sözlüğünden Uç.)

ġıllama

:

Ağırdan alma.

ġıllamak

:

Bir şeyin üzerinde gerektiğinden fazla durmak.

ġıllangıt

:

Kıtı kıtına, ucu ucuna.

“Abdal Mazhar babasını övmeyi çok severmiş. Kendilerini de çok zengin göstermeye çalışırmış. Babası bir gün ölmüş. Mazhar defin işlemini yaptıktan sonra kahvehaneye gitmiş. Bakmış kendisiyle kimse ilgilenmiyor. Hemen kendi kendine sesli bir şekilde konuşmaya başlamış.

“Ulan arkadaş bizim baba öldü. On beş metre gumaş aldım. Belinden aşşa yetmedi. On beş metre daha aldım. Gıllangıt yetti. Mortaş’ın mezerliği de bir ölü gördü.”

(Kaynak kişi: Mustafa Farsak, Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kitabevi, İstanbul 2008)

ġıllanlamak

:

Şuh konuşmak

ġıllanmak

:

Şüphelenmek.

ġıllı

:

Pis, kıllı.

“Ekinin içinde yatar

Elini annına dutar

Kör olası gılllı Kürtler

Esiklere mevzi tutar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İnce (Safiye) Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Çığşar)

ġıllıcik

:

Ufacık, küçücük.

“Hiç büyümez bu ağacaın boyu, hep böyle gıllıcik kalır.”

ġıllıgış

:

Ufak tefek öteberi, işe yaramaz şeyler.

ġıllı:ırık

:

Çok gerekli olmayan, ufak tefek şeyler.

ġıllın kitir

:

Şöyle böyle, orta halli.

ġıllik

:

Tesbi tohumu.

gıllik domates

:

Çeri domates.

“Eskiden tarlalarımızda kendi kendine yetişen hatta tahammül edemeyerek yok etmeye çalıştığımız ve bizim tabirle “Gıllik Domates” yine lüks marketlerde “çeri dometesi” adı altında 5 TL fiyatla alıcı bulmaktadır.”

ġılmak

:

Kılmak.

“Neyin garannısı gece

Yıkılsın engini yüce

Memmed’i galdıran hoca

Namazın gılmaya geldim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kadirli (Kars)’de Vurulan Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

ġılman

:

Genç ve güzel delikanlı.

“Tığlanmış gamzesi kâr eder cana

Benim yârim benzer hörü gılmana

Şu Antep elinde serv-i zamana

Orda eser bad-i sabâ yelleri”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 463

gılorsars

:

Maraş bakır ustaları tarafından kullanılan bakırcılığa ait bir kavram.

Örs sınıfındandır. Tezgaha sabitlenerek, kazanın veya helkenin ağız kenarındaki bombeli veya küresel kısımda veya diğer bakır eşyalarda aynı amaçla kullanılır.

ġımcınmak

:

İsteksiz, iştahsız davranmak.

Gımcınıp durma yeme:ni hoş ye!

ġımdınmak

:

İsteyerek vermeme, elinin ucuyla yemek yeme.

ġımġıl

:

Kımıl kımıl, hareketli.

gımı

:

Gibi.

“Ermeniler azıyollar

Gapı gapı geziyollar

Allah kimseye göstermesin

Oğlak gımı yüzüyollar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Saimbeylilerin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayşe Temiz)

gımık

:

Pek ufak, el kadar

“Bir gımık çocuk. Hasan ne yapsın Hasan, Hasan daha bir gımık çocuk.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġımıl ġımıl

:

Yavaş yavaş hareket eden, kendini incitmeyen.

ġımıldamak

:

Hareket etmek.

ġımıldar halı galmamak

:

Çok yorulmak.

“Gımıldar halım galmadı.”

ġımışġımış etmek

:

Yerinde duramamak, kalabalık bir şey hareket edip durmak.

ġımıştırmak

:

1. Hoşa gidecek ya da hafiftengüldürecek şekilde kaşımak.

2. Ağır ağır yemek.

ġımıtmak

:

Süzülmek.

ǵımşamak

:

Hareket etmek, yerinden oynanmak.

ġımyam etmek

:

Kesin konuşmamak, gevelemek, kemküm etmek.

ġın

:

Kın.

“Gızıl goyun al duzundan

Annesi de duymuş öünden

Bakdın düşman zor geliyor

Gırman’ı çeksene gından”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Tüfek İçin Vurulan Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Bayram Tüten)

ġına

:

Kına, saç boyası.

“Geyinmişsin guşanmışsın

Al gınalar yakınmışsın

Türlü donlara dıkılmışsın

Aynım babam ölmedi mi?”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġına ġaşşığı

:

Kına gecesinde kına karıştırmada kullanılan tatlı kaşığından daha büyük bir kaşık.

gına: gelmek

:

Sabrı taşacak hale gelmek.

ġınalı

:

Kınalı.

ġınalı bülbül

:

Saka kuşu.

ġınamak

:

Ayıp olduğunu söylemek, ayıp görmek, ayıplamak, kınamak.

“Garip bülbül gibi de ötemez oldum

Yüküm türlüce hep, satamaz oldum

Gınaman gomşular yatamaz oldum

Sevdiğim giriyor düşüme benim”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġınaman

:

Kınamayın.

“Meşeler de sürer ışkın

Atımın da adı Eşkin

Gınaman gomşular gınaman

Derdim de başımdan aşgın”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġıncıf

:

Cilve, naz, işve.

ġıncıfır

:

1. Muzip, yaramaz; fitneci.

2. Aşırı süslü.

3. Cilve, naz.

ġıncıfır olmak

:

Muziplik yapmak, yaramazlık yapmak.

ġıncıfırlaşmak

:

Muziplik yapmak, yaramazlık yapmak.

ġıncıfırlı

:

1. Fetbaz, uyanık; çok süslü.

2. Nazlı, edalı, naz çektiren.

ġıncıflanmak

:

Bir bayanın erkeğe cilve yapması, yılışması, kendini belli etmeye çalışması.

ġıncıflı

:

Cilveli, nazlı, işvekar.

gıncırak

:

Bir Yörük oyunu ve alet. Bugünkü tahterevallinin döner şekli.

“Özellikle yağlanan tepesi biraz sivriltilen, kalın ucu toprağa bir metre kadar gömülen, kalın ve ardıç ağacından olup; topraktan yukarısı doksan ile yüz yirmi santim kadar olan kazığın ucuna; yedi metre kadar uzunluktaki yine ardıç ağacından olan direğin, kalın ucuna bir buçuk metre kadar mesafede bir oyma yapılarak yağlanıp geçirilir. Üstteki yatay direğin kalın tarafına biraz daha kilolu olan kişi ata biner gibi oturarak, uzun tarafın ucuna doğru da hafif olan kişi veya çocuklar elleriyle tutunup, göğslerinide yaslamak suretiyle yüklenerek döndürmeye başlayıp, sonra bir alçalıp bir yükselerek çuvdukları bir tezgâh. Bu tezgah en az yedi sekiz metre kadar çapında bir düzlüğe kurulmalıdır.”

(Emin Yaçın, Türkmen Oymaklarında Bir Yörük Beyi, Başbakanlık Basımevi, Ankara 2001)

gıncırak (cızırgan) oyunu

:

Bölgede oynanan bir köy seyirlik oyunu.

GINCIRAK (CIZIRGAN)

Gıncırak bir düzlükte kurulur. 1,15 metrelik bir kazık yere çakılır. Başı yuvarlanır. Buna zöpbek denir. Yine 4- 5 metrelik ağacın 1,5 metre yerinden zöpbeğe girecek şekilde içi oyulur. Yere dikilen 1-1,5 metre yükseklikteki sopanın ucuna yerleştirilir. İki üç kişi ağacın kısa tarafına bir kişi de uzun tarafının ucuna karınlarını ağacın üstüne yatırarak binerler. Sekerek daire çizerler. Kısa tarafında olanlar gıncırağı durdurup uzun taraftakine 'nişanlın kim?' diye sorarlar. Arka taraf basınca, ucu 2-3 metre yükseğe kadar çıkar. Uçtaki atlasa atlayamaz. Tanıdık bir kız adı söylemezse öyle havada durdururlar onu. Cevap verene kadar da aşağı indirmezler. Söyleyince herkes güler. Yayla evlerinde gıncırak kurulur. Herkes eğlenir.

(Hilal Gülben Gerek, Adana İli Pozantı İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E. TDE. ABD, Adana, 2012, s.171-172)

gıncırdak

:

İlkel bir tahterevalli.

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

GINCIRDAK

Önce 1 m uzunluğunda kalın ağaç yere çakılır. 10 m uzunluğunda bir çam ağacı kesildikten sonra soyulur, tam ortası göbeğe geçecek şekilde delinir. Göbeğe süt kaymağı, tereyağlı çıra kömürü koyularak gıcırdaması sağlanır. Gruplar halinde veya ikişer kişi, karşılıklı olarak çam ağacına binerler. Aşağıya ve yukarıya doğru sekerek dönülür. Burada önemli olan dengeyi kaybetmemek, paniğe kapılmadan sürekli göbeği takip etmektir. Bu dönüş esnasında çıkan sesler gecenin karanlığında çok uzaklardan duyulur.

(Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s. 213)

gıncıtmak

:

Ezmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gınç gınç

:

Pişmemiş et.

gınçımak

:

Zor emekle kesmek.

gındam

:

Uç. (TDK Derleme Sözlüğünden Uç.)

gındır

:

Yarı aralıklı, yarı kapalı, yarı açık.

“Bırak gındır galsın.”

gındıra

:

1. Tahtevrevalli.

2. Sulu yerlerde yetişen ince uzun yapraklarının kenarları keskin, ucu diken gibi, koyu renkli bir tür çayır otu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gındırık

:

(Kapı, pencere vb. şeyler için) Aralık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gındırmak

:

1. Özendirmek, kışkırtmak, isteklendirmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Bir kapı ya da pencereyi yarı açmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. İç.)

gındurmak

:

Yerleştirmek.

gıneyce

:

Kına gecesi.

ǵınǵıç (ĝıŋĝırīç)

:

Tahterevalli.

gıngılıbıç

:

Tahterevalli.

gıngılıç

:

1. Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

GINGILIÇ OYUNU Toprağa çukur kazılır. Çukura da “T” şeklinde bir ağaç dikilir. Ağaç toprağa iyice sağlamlaştırılır. Ağacın enlemesine olan kısmı döner. Çocuklar da eğlenmek amacıyla enlemesine olan ağaca binip dönerek eğlenirler

(Uğur Bilgici, Osmaniye / Bahçe Halk Kültürü Üzerine bir Araştırma Konulu Yüksek Lisans Tezi, Osmaniye Korkut Ata Üni., S.B.E., TDE., ABD, Osmaniye, 2018, s.168)

2. Dönme dolap.

gıngılık

:

2. Dalların uç kısmı.

gıngılıgı:k çıkarmak

:

Cevizin içini kırmadan tüm olarak çıkarmak.

“Gıngılıgı:k çıkart sana elluruş var.”      

gıngırcık

:

Tahterevalli.

gıngırdanmak

:

Hafiften ipe sapa gelmez türkü söylemek.

ĝınıkdırmak

:

Sıkıştırmak, baskı uygulamak.

ĝınına ĝuymak

:

Sıkıştırmak, acele ettirmek.

ġınıyannar

:

Kınayanlar.

“Ben edeme böyl’ağlarım

Gınıyannar bana dönsün

Azıcacık şor etmişler

Evleri ataşa yansın”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

ġınnap

:

Kendirden yapılmış ince ip.

ġıpakdırmak, gıpıkdırmak

:

Sıkıştırmak, korkutmak.

gıpdı

:

Abdalın Müslüman olmayanı, davulcu.

gıpı

:

Derli toplu.

ġıpık

:

Bir gözü hafif kapalı, şaşı.

ġıpır ġıpır

:

Hareketli, heyecanlı (için kıpırkıpır ediyor) sevinme.

ġıpla

:

Kıble.

ġıpmak

:

Kırpmak.

ġıpramak

:

Kımıldamak, hareket etmek.

ġıpradmak

:

Yerinden hafifçe oynatmak.

ġıpranmak, ġıpraşmak

:

Kıpırdamak, kıpırdanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġır                   

:

1. Kır, parçala.

2. Hatıra dokun.

3. Direksiyonu sağa veya sola dönder.

4. Beyazlı siyahlı olan.

“Erciyes’in başı gırdır

Atını sapıya durdur

Gâvır mısın gâvır müdür

Uyandır da öğle öldür”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġır kişmir

:

Sarışın birinin güneşin de etkisiyle daha da sarışınlaşması.

ġırağ, ġıra:

:

1. Çiy.

2. Ateş.

3. Kenar.

“Su gırânda olur susam

Su vursam donunu yusam

Gadanı alıyım hatınlar

Gelin galdım gaygım tasam”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

ġıra:nda

:

Kenarında.

ġıraç

:

Verimsiz, çorak toprak.

“Dikine, hilal şeklinde keserek dilimleyip, yanak ve burunlarımıza kadar bulaştıra bulaştıra yediğimiz ve suyunun şekerinden yapışan parmaklarımızı birbirinden zor ayırdığımız gıraç garpızını bulamazsınız.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġırad

:

İki çelik değerinde tahıl ölçü birimi.

gırader

:

Gıreyder.

ġırağı

:

Kıyısı, kenarı.

ġırağında

:

Yanında, kenarında.

ġırağındaki

:

Kenarındaki, yanındaki.

ġırak, ġıra:

:

Kenar, kıyı, bir şeyin sınırını oluşturan çizgi ya da çizginin yakınındaki yer.

ġıran

:

Öldürücü salgın hastalık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġıraŋ

:

Kenar çevre, civar.

gıran girmek

:

Toplu ölümlere yol açan salgın ve bulaşı hastalığın gelmesi.

“Gıran giresiceler.”

ġı:raŋmak

:

Etrafında kıvranarak dolanmak.

ġıraŋŋa

:

Kırağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġırap

:

1. Kırmızı başörtüsü.

2. İpek başörtüsü.

ġırap düşen

:

İpekli, renkli dokumalar. Eskiden bu dokumalardan entari yapılırdı.

gırarmak

:

1. Ağarmak, kırlaşmak.

2. Rengin solması.

ġıraşma, ġırışma

:

Büyükbaş hayvanların boynuzları ile vuruşarak birbirleri ile kavga etmeleri.

ġırat

:

Yaklaşık 22-25 kg buğdaya ya da çeltiğe verilen ad.

“Çığşardan ağaç biçtiririr
Onu da Ceyhana döktürür
Kim çıkarır oğlancığım
Bin Kırat çeltik ektirir”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġıravga

:

Verimsiz, kolay sulanmayan toprak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

ġıravlamak

:

Patlamak (lastik hakkında)

ġırba

:

Deriden yapılmış içine genellikle su, pekmez vb. şeyler konulan sıvı kabı.

Ġırbız

:

Kıbrıs.

“Yukardan indim aşşağı
Altıma attı döşşeği
Sandım ki gırbız eşşeği
.... var bir tane”

(Kaynak: Andırın Büveme Köyü’nden Cinnilerden Ahmat Kıvrak Cinne-met)

ġırcahan

:

Çok güçlü, oldukça yüksek seviyede, şahin sesi gibi.

ġırcemilli

:

Kinayeli.

ġırcı

:

Ufak taneli dolu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġırçarmak

:

Niyetinin kötü olduğunu belli etmek.

ġırçık

:

Küçük parça.

ġırçıl

:

Boz, veya beyaz-siyah karışımı renkli, kırçıl.

ġırçomu

:

Boz, kıllı keçi cinsi.

ġırdavlamak

:

Oyalamak.

gıredeli

:

Kredili, itibarlı, güvenilir anlamında lakap.

ġırezet

:

Elbiselik kumaş.

ġırezit

:

Gri bez.

ġırfacan

:

Sıkıştırma.

ġırfancasını çıkarmak

:

Dağıtmak, yıkmak, parçalamak.

gırflamak

:

Parçalara ayırmak.

ġırgıbak ġoparmak

:

Yaygarası ile bağırıp kalabalık toplamak.

“Gırgıbak kopardı.”

ġırgınnık

:

Dargınlık.

gırgır geçmek

:

Dalga geçmek.

ġırglara ġarışmak

:

Kırk ulu kişinin arasına karışmak, kayıplara karışmak.

ġırglıg

:

Küçük baş hayvanların tüy ya da kıllarını kesmeye yarayan makas.

Garı uvak uvak sormıya durdu.

- Nerelisiŋ; nerden gelip nereye gidiyen?

Albustannı olduğunu ve duz deye gelip geri gettiğini söyledi.

- Bir adam sorsam, tanıŋ mı ola? dedi.

Kimmiş? dedi.

- Yazıcı Oğlu der bir adam varıdı; evlendi mi, duruyo mu? dedi.

Ermeni de bilirimiş, duruyo dedi.

- Evlenmedi mi? dedi.

Evlenmedi; görseŋ çok perişan şindi. Gözleriyiŋ ikisi de kör oldu dedi.

- Kör mü? dedi ġarı. Hê!. Garı kaktı, ġama çuvalından ġırklıkvarımış, davar ġırklığı; ġırklığı getirdi. (Şimdiki gimi makas da yok!.) Garıda her belik var, bir gölük ġuyrū gimi!. Belīniŋ birini, dibinden “cirp”diye kesti. Bunu da bir kötüce çapıdınaŋ sardı. Dedi ki: Bu Taŋrı amanatı; elet Yazıcı Oğlu’na ver! “Kim verdi” der ise Senem verdi de dedi.”

(Görkem, 1986)

ġırgmag

:

Traş etmek.

ġırhı çıkmag

:

Doğum ölüm gibi olaylarının üzerinden kırk gün geçmek.

ġırhıg

:

Kırpılmış.

ġırıdmak

:

Kırıtmak, cilve yapmak.

ġırıflamak

:

Küçük parçalara ayırmak.

ġırık

:

1. Kırık.

“Bir içerde dokuz kilim

Martin dutmaz gırık golum

Hasan Baddal gonca gülüm

Nenni Mehemmedim nenni”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Gönül ilişkisi olan gizli sevgili. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Pıt pıt lepesi.

Malzemeler: Bir baş soğan, iki kaşık yağ, yarım kaşık tuz, birküçük tabak döğme kırığı, bir tatlı kaşığı kırmızı toz biber, bir buçuk litre su. Yapılışı:Su ocağa konduktan sonra içine döğme kırığı atılır. Onbeş yirmi dakika (bir aşırı) kaynar. Bu arada soğan, biber, yağ bir tavada iyice pişirilir. Lepenin üzerine dökülerek gırık yemeği hazır hale getirlir.” Afiyet olsun.

(İlyas Gökhan-Kemalettin Koç, Tarihi Coğrafyası ve Kültürü ile Türkoğlu, Öncü Basımevi 2009)

ġırık çıhıgçı

:

Sınıkçı.

ġırık sırık

:

Ufak eşya.

ġırıgçı

:

Çok küçük işlerle uğraşan.

ġırılmaġ

:

1. İncinmek, bükülmek.

“Olmaz olasıca ölüm

Gene de gırıldı belim

Bu zaman ayrılık m’olur?

Mevlâ’mdan istiyom ölüm”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Güllü Bibi’nin Kızına Ağıtı - 2, Derleyen: Bünya-min Gönen)

2. Ölmek, telef olmak.

“Sabınnı suyla doldu

Ulu suyun adakları

Döğüm Hacı’nın canına

Hep gırılmıs edeleri”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı -  2, Kaynak Kişi: Döne Ekici)

3. Küsmek, darılmak.

ġırılmış gimi çalışmak

:

Kendini parçalarcasına aşırı şekilde çalışmak.

“Gırılmış gimi çalışmanın semeresini görüyor şindi.”

ġırım

:

Katliam, toplu öldürme.

ġırımına

:

Çapraz bir şekilde.

ġırın gemini

:

Kıratın yularını.

ġırıntı

:

1. Meşe ağacının kırılıp kuruyan küçük dalları.

2. Küçük ekmek parçaları.

3. Küçük çöp.

ġırışgan

:

İyi tos vuran kuvvetli öküz. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġırışmak

:

1. Uğraşmak, mücadele etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Tosun kavgası.

ġırıtma

:

Cilve yapma.

ġırızet

:

Eski bir kumaş çeşidi.

ġırġ

:

Kırk.

“Öte yüzden beri yüze

Acı haber geldi bize

Gırk altınnan nişan dakdım

Ayağı gademsiz gızlar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Vururlan Damadın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

ġırkdırmaġ

:

Saçını kestirmek.

ġırġım

:

Bir amaç için para toplanması, salma.

ġırġlıġ  

:

Keçi, koyun yüyü kesmeye yarayan makas

ġırġmaġ

:

Kırkmak, koyun ve keçilerin kıl ve yünlerini kesmek.

ġırkçıkın

:

Yara otu.

ġırkġat

:

Midenin alt tarafındaki çok katlı kısım, hatına b.k yediren.

ġırkġatanak

:

Midenin alt tarafındaki çok katlı kısım, hatına b.k yediren.

ġırklar

:

Halka zor zamanlarda yardım ettiğine inanılan evliyalar.

ġırklara ġarışmak

:

Ölmeden ortadan kaybolup kırk kişilik evliya topluluğuna dâhil olmak.

ġırklık, ġırkılık

:

Koyun yününü veya keçi kılını kırkmada kullanılan makas.

ġırksiŋil

:

Yara otu.

ġırlama

:

Oyalamak.

ġırlent

:

Köşe yastığı.

ġırma 

:

1. Şire, üzüm suyu ve irmikten yapılma tatlı.

“Bir taraftan Köroğlu hikâyesi anlatıyor bir taraftan da gırmadan götürüyordu.”

2. Tek fişek atan av tüfeği.

ġırmaġ

:

Kırmak, sözünü  dinlememek, küstürmek, öldürmek

“Bize atalı:n yapdın nazınan

Gırmadın galbini acı sözünen

Bir canın bir oulun bir de gızınan

Hak gabil ederse gurbanım babam”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġırmalı

:

Küçük kız çocuğu telliği.

ġırmalı direk

:

Mertekleri taşıyan hezenin altındaki ağaç direğe üce dam direği denilir. Bu direk iki parçalı ise buna gırmalı direk denir.

ġırmanç

:

Kamçı.

ġırmavıġ

:

Dişi kedilerin çiftleşme isteği gösterdikleri durum veya zaman.

ġırmızı

:

Kırmızı.

“Gara haber tez ulaşdı

Elim elime dolaşdı

Dileyim’in sarı saçı

Gırmızı gana bulaşdı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Tavsı Yusuf Ailesinin Ağıdı, Kaynak Kişi: Süleyman Duman (Çoban Sülo))

ġırnap

:

Kendirden yapılmış ince ip.

gırnata

:

Klarnet.

gırnık

:

1. Ufak tefek.

2. Gırtık.

gırnış

:

İçine çamaşır konulan bir dokuma çuval.

ġırpık

:

Kesilmiş küçük kumaş parçaları.

ġırpıntı

:

Kumaş artığı, kırpıntı.

ġırpmak

:

Küçültmek, küçücük küçücük parçalamak.

“Evlerinin önü arpa

Guzu yiyor gırpa gırpa

Ne yatıyon İnce Hacı’m

Gır atını çekiyorlar

Adana’nın bazarına”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġırranı

:

Kırağı.

”Acı patlıcanı gırraŋı, çalmazımış.”
(Toros Atasözü)

ġırrık

:

1. Kırık, metres.

2. Eşeği çağırmak için kullanılan bir söz.

ġırrıklamak

:

Zamparalık yapmak.

ġırrışmag

:

Kafa kafaya çarpışmak, koyun ve keçiler gibi tos vurarak çarpışmak.

ġırşahan bazı

:

Güçlü büyük evlat.

ġırtgırtı

:

1. Tırtıl

2. Göçmen, bir çulluk türü.

ġırtıl

:

1. Kırış kırış olmuş; geçimsiz, sinirli kişi.

2. Kesme aracı.

ġırtışık

:

Kırışık.

ġırtışmak

:

1. Kırışmak, kırış buruş olmak.

2. Yaşlılıktan derinin kırışması, sertleşmek.

gırtlama

:

Bademcik hastalığında boğaza dolanan bir bezle çenenin yukarıya çekilmesi.

ġıs

:

Kalabalık sözcüğüyle beraber kullanılarak pekiştirme yapar ve çok kalabalık anlamını verir. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġısa:rak

:

Kısa boylu.

ġısa

:

Kısa.

“Gadir’in de boyu gısa,

Ben gelirim pusa pusa,

Etme bunu bibimoğlu,

Güçcük senin güzel Musa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Apandistten Ölen Kadir Demir’in Ağıdı, Ağıdı Yakan: Duran Hacımehmetoğlu)

ġısa kestek

:

Kısa boylu.

ġısalama

:

Kadın iç çamaşırı.

ġısboğum

:

Dara düşürmek, zora getirmek.

ġısdırgaç

:

Çamaşır mandalı.

ġısdırma

:

1. Saç tokası.

2. Kıstırma, uygun bir yerde yakalama.

ġısga

:

Arpacık soğanı.

ġısgırmaciye

:

İyi-kötü seçmeksizin, şansına ne çıkarsa çıksın ayrım yapmadan kabul eden kimse.

ġısgıykıl

:

Derli toplu, düzenli.

ġısgıykım

:

Şık giyimli.

ġısıgmaġ

:

1. Dara düşmek, zorda kalmak.

2. Kaçıp kurtulma yolu kalmamak, sıkışmak.

ġısıġ, ġısık

:

Dar geçitli yer, çukur yer.

ġısıġ yol

:

Dar geçit.

ġısıġmaġ

:

Kaçıp kurtulma yolu kalmamak, sıkışmak.

“Boyrazınan garbi yarışa çıkmışlar. Garbi, o depeden ötekine atlayıp hemen yarışı gazanmış. Beklemiş beklemiş ortada boyraz yok. Aradan uzunca bir zaman geçmiş, en sonunda boyraz çıkagelmiş. Garbi, boyraza nerde galdığını sorunca, boyraz “bir innenin deliğine gısıkdım da ondan geç galdım” demiş. Bu teserleme, boyrazın her deliğe, duldaya girdiğini anlatmak için söylenir.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Herif lakaplı hemşehrimiz, Kaynak: Bekereci Köyü websitesi)

ġısıġtırmaġ

:

Sıkıştırmak, kıstırmak.

ġısılmak

:

Sıkışmak.

ġısım

:

Parça.

ġısır

:

1. Doğurma özelliği olmayan.

“Goşuda atın gezdirir

Üsdüne dakım düzdürür

Gani gönül benim eşim

Gapuda gısır yüzdürür”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Kuzusuz koyun sürüsü.

“İnekler gelir sağılır

Koyun kuzuya koyulur

Kısırlar ayrı yayılır

Ucu dönmez sürümüz var”

(Kaynak Şahıs: Celil Çınkır, Aşık Hüseyin)

3. Bulgur ve yeşillik karışımı ile yapılan bir yemek.

ġısır köfdesi

:

Bulgurla yapılan bir köfte yemeği.

ġısır yıktırmak

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Oğlak vermesi gerektiği halde oğlaklamayan keçiyi kestirmek.

ġısırak

:

Doğurmamış dişi at. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġısırtı

:

Çok hafif ses, hışırtı.

ġısıtmak

:

Kısılmak, sıkışmak.

ġıska     

:

Ekilecek soğan, küçük soğan. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gıslavet

:

Bir kara lastik ayakkabı markası.

ġıslı olmak

:

Yaptığı bir hatadan dolayı sesini çıkartamama durumunda olmak, suçlu durumda olmak ve suçunu da bilmek.

ġısma

:

Azaltma.

ġısmık

:

Cimri, pinti, bonkör olmayan, elisıkı.

ġısmır

:

Cimri. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġısmısı

:

1. Kısmı.

2. Kimisi.

ġıssa

:

İbret, kıssa.

ġış

:

Kış.

”Allah yazın ayransız, gışın yorgansız goymasıŋ.”
(Toros Alkışı)

ġış ekma:

:

Kışın yemek için sonbaharda yapılan yufka ekmeği.

ġışġuzusu, ası ġuzu

:

Kış ortasında doğan kuzular.

ġışla

:

Kışla.

“Gışla yeri dölek dölek

Gannar akar gölek gölek

Sarı Mullam savışırkan

Düşmannar vermemiş yolak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sarı Mulla (Mullacık)’nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

ġışlağ

:

Kışlak, kışın yaşanıla yer.

ġışlakçı

:

Kışın oturan kiracı.

ġışlamak

:

Kışlamak, kışı geçirmek.

“Omar, Osman gardaşlarım

Getmez buradan, gışlarım

Bana da deli diyorlar

Deli miyim arkadaşlar?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yoncalı Ömer’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Göğüs)

ġışlen

:

Kış mevsiminin geçirildiği yer, kışlak.

ġıt

:

Az.

”Isıca:ŋ gıtlı: olmazımış da, so:guŋ gıtlı: olurumuş”
(Toros Atasözü)

ġıt sat bilmek

:

Yarım hatırlamak.

ġıtamız

:

Kıtamız, askeri birliğimiz.

“Şahnalar gıtamız dağlara bağlı

Asgerin gönlü de silaya bağlı

Nazlı yarimin de gözleri yaslı

Ağlama sevdiğim gelirim bir gün”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Askerlik Ağıdı, Kaynak Kişi: Ahmet Aslantaş)

gıtgırtı    

:

1. Göçmen bir çulluk türü.

2. Tırtıl.

gıtmır

:

Ters davranan, olumsuzluk gösteren, işe taş koyan anlamında.

ġıtmir

:

Yedi uyurların köpeğinin adı.

ġıv

:

1. Sözlü tahrik.

“Benim gözüme girdin!. Yaman bir eşgiya olacâ benziyon!... Höllüoğlu Ağama ne kadar erken yetişirsen o kadar gözüne girersin!... diye seslenerek ona gıv verdi.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

2. Hücum, saldırı.

“Tirşik çorbasını içerdik günde

Nice çok gıv ettik Kars’ın bükünde

Beylik var derlerdi yiğit kökünde

Diline hayranım Çukurova’nın”

(Aşık Feymani (Osman Taşkaya))

ġıv çekmek

:

Özellikle domuz vs. için yapılan sürek avında hayvanı saklandığı ya da yattığı yerden kaldırıp ateş etmek için ava katılanların bağırarak gürültü çıkarması.

“Hepbir ağızdan gıv çekmiye başladılar. Yeri göğü inlettiler alimallah.”

ġıv etmek  

:

Takip etmek, atı hızlı sürmek.

ġıv vermek

:

Gaza getirmek, kışkırtmak, yüreklendirmek için işaret vermek.

ġıvgıvı

:

1. Akordeon.

2. Aşırı telaşlı bir ortam, karambol.

ġıvgıvıcı

:

1. Karambolcü.

2. Sünnetçi.

ġıvġıvlamak

:

Teşvik etmek, gayretlendirmek, cesaretlendirmek, doldurmak.

ġıvıgdırmak

:

Sıkıştırmak, döğmeye çalışmak.

ġıvılcımlı

:

Kıvırcık. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġıvınıp getmek

:

Kaçarcasına gitmek, toz olup gitmek.

“Zanapalının adamları gıvınıp getdiler.”

ġıvınmak

:

Kaçarcasına gitmek, toz olup gitmek.

ġıvır zıvır

:

Dikkate alınmayacak kadar küçük şeyler.

ġıvış

:

Koyun, keçi pisliği.

ġıvışgan

:

Böreği yapılan bir tür ot.

ġıvıştırmak

:

1. Açık seçik anlaşılır konuşmamak; gevelemek.

2. Bükmek, buruşturmak.

ġıvlamak

:

Hücum etmek.

“Kar geldikçe durmaz dilim çatılar

Yel vurdukça şu dağlar da şavılar

Osman, Mehmet birbirini gıvılar

Göz görmüyor yüce dağlar duman hey”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Arıtaş Ağıtları, Derleyen: Şenay Günel, Kaynak Kişi: Suna Dikici)

ġıvrak

:

1. Kıvrak, çabuk hareketli. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Yağlığını gıvrak bağlar

Gören gızlar gönül eğler

Gardaşı amanat etdim

Gardaşımı saklan dağlar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. İş ve söz ustası, maharetli kimse.

“Hacıveli’min uşağı

Gıvrak bağlıyor guşağı

Bu harpden gurtulamazsan

Boşa sıkıyon fişeği”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kurşuna Dizilen Eşkıya Hacıveli’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Âşık Ali Ateş)

ġıvrak yürümek

:

Çabuk yürümek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġıvraŋgaşlı

:

Dolambaçlı.

ġıvranmaġ

:

Dolanmak.

“Gıvranın gemiye binin

Atının hamını alın

Şimden keri gelmez gayrı

Asılın asılın ölün”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġıvratmak

:

Döndürmek, çevirmek.

ġıvratmalı

:

Burmalı.

ġıvrılmaġ

:

Büzülmek, bükülmek.

“Gara perçem gıvrılıyor

Ciğerlerim bölünüyor

Gadanı alıyım bibim

Gafarl’eli görünüyor”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġıvrım ġıvrım

:

Kıvrım kıvrım.

ġıvrıntı

:

Kıvrılmış şey yahut yer.

ġıvrışdırmak

:

Kıvırcık hale getirmek.

ġıvrışıġ

:

1. Kırışık, bükülü.

2. Kıvırcık.

gıvvıklamak

:

Teşvik etmek, gayretlendirmek, cesaretlendirmek, doldurmak.

ġıy döğmek

:

Yemin etmek.

ġıya

:

Kıyıya, kenara.

“Esendere telleniyor

Yeribahçe gülleniyor

Uşaklar gıya dökülmüş

Gece dünya sallanıyor”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġıyab

:

Kişinin yokluk hali, bulunmadığı ortam, yokluğu.

ġıyabında

:

Yokluğunda.

ġıyam

:

Saygılı duruş.

ġıyamat

:

Kıyamet.

“Ağcadağ Dırıl dağdan üce

Şen olurdu biz gonunca

Saykı gıyamat mı goptu?

Bizim de gelin ölünce”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġıyamet

:

Kıyamet.

“Azdı havanın da yüzü

Dutmuyor bacıyın dizi

Gıyametde göremem mi

Fincan gimi ela gözü”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Karcı İs-mail (Kahveci)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

ġıyaneti

:

Bukalemun.

ġıyas

:

Bilezik.

ġıyatı

:

Çekiştirme, yerme.

gıybet

:

Bir kimsenin arkasından konuşma, yüzüne karşı söylediğinbde üzüleceği şeyi arkasından söyleme.

Kulak verdim dört köşeyi dinledim

Arkam sıra gıybet eden çoğ imiş

Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden

Az yaşayıp devran sürmek yeğ imiş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.633

Tükendi cünbüşüm yoktur gıybetim

Bir yatsıya kaldı benim mühletim

Bilemedim ana baba kıymatm

Arkamızda karlıca bir dağ imiş

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.634

ġıydışlanmak

:

Duraklamak, tereddüt etmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġıygaç, ġıyhac

:

1. Üç köşeli kadın başörtüsü. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Evli kadınların bağladığı bir başörtüsü.

ġıygıdı, ġıygıdı ġıygıt

:

Keman.

ġıyhac

:

Başörtüsü önünde alna gelen boncuk.

“Gıyhacı da nazar boncuğu gibi duruyordu.”

ġıyı ġıyına

:

Ucu ucuna.

ġıyık     

:

1. Çok zayıf.

2. Büyük iğne, çuvaldız, büyük yorgan iğnesi.

ġıyılgan 

:

Küçük ağaç parçası, kıymık.

ġıyılmak

:

Çok hasta ve zayıf olmak.

ġıyım ġıyım

:

Az az, durarak.

“Halil koyunları eve doğru gönderdi. Ama gelesi yoh. “Ulan varıyım mı, varmıyayım mı?” Gıyım gıyım gelemiyor.”

(Aşık Mehmet Demirci, Kaynak: Refiye Okuşluk Şenesen, Adana Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği Geleneği, Altınkoza, Adana 2009)

ġıyında

:

Etrafında, çevresinde, yanında.

“Sabaha gadar, goyunların gıyında dolanır, canavarı getirip, goyunları ona yedirmez.”

ġıyırcaklı

:

Pekmez, reçel, bal gibi maddelerin şekerleşmiş hali, kristalleşme hali.

ġıyırgan

:

Küçük taş, taşlı toprak.

ġıyinda

:

Etrafında, kenarında.

ġıyma

:

İnce bulgurla yapılmış yemek, kısır.

ġıymak

:

1. Kesmek, ufak ufak doğramak.

2. Kıymak, acımamak, canını almak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Anavarza at oynağı

Gana belenmiş gömleği

Nasıl gıydın kör olası

Dul garının bir değneği”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġıymat

:

Kıymet, değer.

“Gıymatlı yerlerin adı değişti,
Artık ağzımı:n tadı değişti,
Şimdi malların südü değişti,
O gaymaklı yoğurtların nicoldu.”

(Cezmi Yurtsever, Andırın Tarihi, Adana 2007, S. 187-190, Kazım Temir’in Andırın Destanı isimli Şiiri)

ġıymatlı

:

Değerli.

“Aşşâdan gelen atlı

Söyleme yaram dertli

Gurban ollum hatın kızım

Telifonun ne gıymatlı”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Güllü Bibinin Kızına Ağıtı, Derleyen: Bünyamin Gönen)

ġıymık

:

1. Çuldan yapılan çadır, hıymık.

2. Küçük tahta parçaları.

ġıynaşmak

:

İnatlaşmak.

ġıynışmak

:

Sokulmak.

“Gıynıştıkça gıynıştı.”

ġıypdırmak

:

Kaydırmak.

“Çocûkan baracın suyunda incecik yassı daşları gıypdırarak yarışa gederdik, kim fazla gıypdıracak diye.”

gıypık

:

Küçük parça.

ġıyrak

:

Genellikle akarsuların içlerinde ve kıyılarında oluşmuş betonlarda kullanabilecek kadar incelikte kum.

gıytık

:

Kıymığın büyüğü.

ġıyyık

:

Büyük iğne.

ġız

:

Kız, bayan.

“Şerif Hatın:

Nerde Memmed’inen Ali?

Küsgün m’ola Hasan size?

Ölürken çokca yalvarmış

Mor belikli gelin gıza”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hasan Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġız ġısmısı

:

Kızlar.

ġız ġurusu

:

Evde kalmış kız.

“Gız gurusu.”

ġızak

:

Kızak.

“Gapımızın önü dutlar

Gene depreleşdi dertler

Hırıl hırıl gızak çeker

Guzumun bindiği atlar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kaz’a İle Ölen Hacı’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Zülfü Kabalcı)

ġızaŋ 

:

Çiftleşme ihtiyacı duyan dişi hayvan.

“Mart kedisi mi gızan olmuş.”

ġızaŋ olmak

:

Hayvanların çiftleşmeye hazır olduğu zamanki hali.

ġızartma

:

Kızartma.

ġızbahan yeri

:

Vitrin, oda gibi bölümlerin en çok göze batan yeri.

ġızdırma

:

Sıtma. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġızdırmak

:

Isıtmak.

ġızey

:

Kadınların birbirine bir hitap şekli.

“Gızey bana iki dürüm yufka ekmek verir misin” dedi Ayşe eltisine.

ġızeylim

:

Kadınların birbirine bir hitap şekli.

“Gızeylim bana iki dürüm yufka ekmek verir misin” dedi Ayşe eltisine.

ġızgın

:

Sıcak.

“Yanar ocak tütmez pece

Ciyer düşdü gızgın saca

Keske ben de ölem idi

Yarimin öldüğü gece”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Düğün Günü Ölen Mehmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hatice Öksüz)

ġızġın getirmek

:

ġızġındaş

:

Bir çeşit oyun.

ġızıl

:

Kızıl.

“Gızıl guyu oldu zından

Anası da duymuş ünden

Gızı yunağa çıkınca

Sele döndü gözü gandan”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġızıl eşgi

:

Sumak eşkisi.

ġızıl ikindin

:

İkindinin son anları havanın kızardığı güneşin son ışıklarının kaldığı an.

ġızıl yumruk

:

İrinli yara.

ġızılbacak        

:

Bir bitki, bir çeşit ot.

ġızılcık

:

Kızılcık.

“Gızılcıklar gızarıyor

Akan sular duruluyor

Körolası Şerif Fakı

O da içinde görünüyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sarı Mulla (Mullacık)’nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

ġızılot

:

Ev damı yapmaya yarayan çalı.

ġızınma          

:

Ateşin karşısına geçip ısınma.

ġızınmak

:

Ateşin karşısına geçip ısınmak.

“Bö:le oturmuşlar mangalda gızınıülarmış.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

gızışmak

:

Sinirlenmek.

gibil gibil, gibiş gibiş

:

Gözkapağı ve kirpiklerin sık sık hareket etmesini ifade. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gice

:

Gece.

“Gice gasabadan haberini aldık

Ölü var mı deyi gelene sorduk

Bu ne acı haber şaşırdık galdık

Ağlar ana ağlar vay guzum deyi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Bektaslı’da Devrilen Kamyonda Ölenlerin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Durdu Temiz)

gi:cek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; giyecek.

gici:cik

:

Küçücük.

gicimik

:

1. Deride, vücutta kaşıntı, alerjik döküntü.

“İt uyuz kendi gicimik”

(Halil Atılgan, Murtçu Folkloru, Karaisalı Kaymakamlığı Yayınları, 2002)

2. Alışkanlık.

gicişmek

:

(Vücut, deri) Kaşınmak, gidişmek.

giç hele giç

:

Git hele git.

gide gide

:

1. Sonunda.

2. Yavaş yavaş, aheste aheste. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gidebilici

:

Gidebilecek.

gideceoltu

:

Gidecek zaman.

gidek

:

1. Damların çevresinde olan duvar çıkıntısı. (korkuluk) (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Gidelim.

3. Avlu duvarının üstü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

4. Saçak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gidem

:

Gideyim.

Yenile bir sevda geldi serime

Koymazlar ki gidem kendi yoluma

El uzatman benim gonca gülüme

Allı turnam harmandalı döndü mü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.641

giden

:

Gidersin.

gider

:

Giden.

Dosta doğru gider yollarım olsa

Bülbül gibi şakır dillerim olsa

Kayık oynatacak göllerim olsa

İçi dolu ördek inen kaz inen

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.531

gidesiye

:

Bir şey geçene kadar.

gidi

:

1. Sevimli, yaramaz, kötü.

“Ben gül almam tellerini eğmesin

Gidi rakipler de ana değmesin

Ak göğsün üstüne gümüş düğmesin

Diken dilber beni Mecnun eyledi”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 437

2. Pezevenk, deyyus.

3. Bir ünlem.

“Karac’oğlan der hey gidi ustalar

Dua eylen geri dönsün hastalar

Dünyada ettiğim gizli nesteler

Hak katında ayan olsa gerektir”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 613

gidi muhannet

:

1. Pezevenk.

2. Deyus.

3. İhanet eden.

gidi rakip

:

Sevgiliye gönül veren öbür aşık için kullanılan aşağılayıcı bir söz, alçak adam.

“Ala gözlü baharımdır yazımdır

Gidi rakib karakışım güzümdür

Vilâyet hünkârın seyrân bizimdir

Göze yasak olmaz bakar yörürüm”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 516

gidi yokluk

:

Kötü yokluk.

gidik

:

Fidan dikme işi.

gidişkin

:

Gidince.

gidişmek

:

Kaşınmak.

gidiyom

:

Gidiyorum.

Karac’oğlan der ki bire erenler

Ben gidiyom mâmur olsun örenler

Kavim kardaş konuştuğum arenler

Sevindirip çıracığım yak benim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.499

gidiyon mu

:

Gidiyor musun.

Karac’oğlan yâr görmeli

Halın hatırın sormalı

El kınalı göz sürmeli

Gidiyon mu geze gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.545

gij

:

Boğayla ineğin çiftleşmesi için boğaya söylenen güdüleyici söz, ünlem.

gijgirmek

:

Üzerine salmak, tahrik etmek.

gil

:

Bir adın sonuna eklenerek ailesini belirtir. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm. İç.)

gildik

:

Bilye. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gilgil darısı

:

Yabani darı.

gilik

:

1. Tarlalarda çitlerin tutturulduğu bir çeşit  orman ağacı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Çekirdek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Tesbi ağacının tohumu.

gilikli

:

Ekşi.

gillik

:

Bir meyve çekirdeği.

gimi

:

Gibi.

gimimik

:

1. İhtiyarlamak.

2. Uyuz.

gine

:

Yine.

“Gine geldi gara yazlar

Ördeyinen gelir gazlar

Gardaş da bakın guru

Mehendizler seni gözler”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Karcı İs-mail (Kahveci)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

giraŋ

:

Bulutlu, sisli, kapalı hava.

giraŋlemek

:

Havanın bulutlu, sisli, kapalı olması.

giraŋli

:

Bulutlu, sisli, kapalı hava.

girdi:ki

:

Girdin mi?

“Millet girmeye başlayınca, şöyle kalabalığa denk getirerek, renk de vermeden gayet soğukkanlı bir eda ile girerdi veya Halil Ağa’nın dikkatli gözlerine yakalanarak giremezdi. O sen girdi:ki lan diye gürledi mi biri yakalandı demektir.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

gireboğlu

:

Arının kovan deliklerini kapamak ve yabancı maddeleri örtmek için salgıladığı mumsu madde. halk hekimliğinde yara bere için kullanılır.

girebolu

:

1. Arı kovanının içine ya da çatlak, delik tenekelere sıvanan siyah mum. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Üzüm salkımı gibi fakat ondan daha küçük, meyvalı bir ağaç.

“Vili tel yeğenim vili

Vekil girebolu teli

Ana ben öldürtme demiş

Akkız’a yalvartmış Ali”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

girebudun

:

Tirebolu ibrişimi, vili.

giren

:

Havanın bulutlu, sisli ve kapalı olması hali. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

girenlenmek

:

(Hava) Bulutlanmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

girenlik

:

Fazla eşya, öteberi konulan oda, kiler. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

girenmek

:

Aşırı yüklenmek.

giresi

:

Girmeye layık kimse.

“Kızlar güzel amma nakış iş ile

Boynun donatırlar tel kumaş ile

Püsküllü boncuklu yüce baş ile

Al yeşil gerdeğe giresi kızlar”

Karac’oğlan gam yükünü götürür

Her kötüyü yad ellere getirir

Kulağı küpeli oğlan yetirir

Babası evine giresi kızlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.580

girgeç

:

Girişken, atılgan, sokulgan, becerikli. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.).

girgel

:

Atak, her işi yapmak için uğraşan pısırık olmayan, cana yakın.

girgil

:

Bir tür darı.

girgin deve

:

Kızgın deve.

girik darı

:

Bir tür mısır.

girin

:

Kira, taksit.

girinci

:

1. İki ile yedi yaş arasındaki deve. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Kirada oturan, kiracı.

girlek

:

Sokulgan, becerikli, girgin kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġişi

:

(Kadın için) Koca, eş. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada. Mr.)

ġişiza:de

:

Uyumlu, soylu.

ġişiye getmek

:

Evlenmek.

ġişiye vermek

:

Kocaya vermek, evlendirmek.

“Doğmamış Çocuğun Ölüsüne Ağıt:

Karatepeli yaylaya göçmüş. Şöyle soğuk suların gürül gürül aktığı bir doğal kaynağın yakınına çadırını kondurmuş (Kaynağın hemen yakınına çadır kondurulmaz. Çünkü hem çadır sahibi rahatsız olur, hem de o kaynaktan faydalanmak isteyenlere engel olunmuş olunur. Bu bir göçerlik töresidir.) Kaynağın hemen yanında kocaman bir abide çınar ağacı varmış. Günler böyle geçip giderken bir dar ikindi vakti, yani kuşların akşam yuvaya dönüş telâşıyla çığlık attığı zamanda, Karatepeli’nin kızı su getirmeye gitmiş. Annesi evde yemek yapmak için kızın gelmesini bekliyormuş ama kız bir türlü gelmiyormuş. Kadıncağız merak etmiş. Kaygılanmış. Pınara kadar gitmiş. Varmış  ki ne görsün. Kızı, iki gözü iki çeşme ağlıyor. “Kızım ne oldu, niçin ağlıyorsun?” diye sorunca, kız başlamış anlatmaya: “Anâa, ana… Sabattan ben evlensem. Bir çocuğum olsa. Şu ağaca çıkacak kadar büyüse. Şo daldaki kuş yuvalarının içindeki yumurtaları, yavruları merak etse. Çıkıp bakmak istese. O dallara kadar çıksa. Sonra da düşüp ölse. Ben anasıyım. Nasıl ağlamayım hatın anam” deyince anası:

“Heyle [nasıl] de ağlamam hatın gızım. Ben ebesi [ninesi] olurum da ağlamam mı” deyip başlamış ağlamaya. Ana, kız dövüne dövüne ağıt yakarak ağlıyorlarmış. Kız diyormuş ki:

Gızın bir gişiye varsa

Ondan bir çocuğu olsa

Şu ağaçtan düşüp ölse

Ebesisin ağlaman mı?

Anası kızından geri kalır mı? O da başlamış dörtlükleri düzmeye:

Gızım bir gocaya varsa

Ondan bir torunum olsa

Ağaçlardan düşüp ölse

Ebesiyim ağlamam mı?

deyip ağlaşırlarken, vaktin geçtiğini fark etmemişler. Vakit akşam olmuş. Adam çadıra gelip de kimseyi bulamayınca meraklanmış. Helkelerin çadırda olmadığını görünce, hanımıyla kızının suya gittiklerini anlamış. Kendisi de “bunlar nerede kaldı. Bu kadar gecikmemeleri gerekirdi” diyerek, kaynağın yolunu tutmuş. Vara vara varmış ki ne görsün. Ana kız birbirlerine sarılmışlar, hüngür hüngür ağlaşıyorlar. Ağıtı biri alıp ötekine veriyor; öteki alıp ona veriyor. Yani biri bırakıp öteki başlıyor. Adamcağız korkmuş. Dağ başı ıssız bir yerde namuslarına dokunan mı oldu diye ürpermiş.

“Kız nôldu size? Böyle dövüne dövüne, başınızı bağrınızı yırtıp parçalayarak niye ağlıyonuz?” diye sorunca, kadın başlamış anlatmaya:

“Heri:f herif! Kurban olduğum herif! Aha şu vavrumuz böyüdü, kocaman kız oldu. Sabattan gişiye versek, bir çocuğu olsa. Torunumuz, aha bu çınara çıkacak kadar böse. Şu dallardaki guş yuvalarını merak etse. Çınarın tâ tingil depesine [en uç nokta, doruk] çıksa. Oradan ayağı kayıp düşse de ölse. Sen dedesisin ağlaman mı?” deyip söylemeye başlamış:

Bizim torunumuz olsa

Punarın başına gelse

Şu çınardan düşüp ölse

Dedesisin ağlaman mı?

deyince: “Ben dedesi olurum da ağlamam mı?” diyerek adam da başlamış ağlamaya.

Dede de şu dörtlüğü söylemiş:

Bir oğlan torunum olsa

Gözenin başına gelse

Kuş yuvasından düşüp ölse

Dedesiyim ağlamam mı?

Üçü birden ağlaşarak çadıra varmışlar. Karatepeli çadıra varınca hanımına:

Torunum düşüp ölmesin

İçimize dert olmasın

Bu yurt bize yurt olmasın

Yık çadırı göçek gidek

demiş. Sabahın olmasını, etrafın aydınlanmasını bile beklemeden, çadırı yıkıp o yurttan kaçmışlar”

(Prof. Dr. İsmail Görkem, Anadolu-Türk Ağıtlarının Mizahî Karakteri Hakkında Bir Değerlendirme İsimli Makalesinden)

gitgel akıllı

:

Davranışlarında tutarlılık olmayan.

“Gitgel akıllı bence…” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gitmek

:

İyi gelmek, yakışmak.

gitmeli olmak

:

Gidecek olmak.

Bir yiğit sıladan gitmeli olsa

Acısı yüreğ'nden gitmez sılanın

Eğlenip gurbette mekân bağlasa

Hayali gözünden gitmez sılanın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.536

gitti ahıra geldi mahana

:

İş yapmamak için bahane uydurmak.

gitticeğin

:

Gittiğin.

Gitticeğin bir incecik yol muydu

Sevdiceğin nergiz miydi gül müydü

Yediklerin şeker şerbet bal mıydı

Onun için ince düşmüş beliniz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.650

gittiksıra

:

Gittikçe, gide gide.

giy

:

Dana ya da boğa güreşi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gizci

:

Mükbürcü, casus, mukbür.

gizgah

:

Gayret, iştah, istek, arzu.

gizir

:

1. Köy bekçisi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Tohum, bider.

3. Tütün tohumu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gizlence

:

Bekletilip zamanı gelince (bayramda)giyilen elbise.

gizzik

:

Takılmayı seven, şakacı kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġo

:

Oraya bırak.

ġo:

:

Dedikodu, gıybet.

ġo:ş

:

Koğuş.

ġo gaybet

:

Aleyhe konuşulan, dedikodu, gıybet.

“Ne var ne yok Derendeli Osman!!. Gars’da go gaybet ne var?”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

goank

:

Çınar ağacının yapraklarından ve yumrularından uçuşan tozlar.

ġobmak

:

Koşmak.

ġobuk

:

(Boy için) Kısa. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġoca

:

Koca, büyük.“Yaşlı” anlamındadır. Kendisini yaşlanmış hisseden, belli yaşın üstündeki kadınlar eşlerinin adını söylemez onun yerine “goca” kelimesini kullanır. Büyükler, küçük çocuklara sevgi ifadesi olarak “goca” der.

“Babasının Adı Goca

Ülger deresinden üce

Yer sallandı göğler kepdi

Eşimi öldü deyince”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġoca herif

:

Baba.

ġocababa

:

Babanın babası.

ġocabaş          

:

Şeker pancarının patates kısmı.

ġocacık

:

Semerin arkasından çakılan ip bağlanan eğri demir.

ġocaġarı ġışı

:

Nisan ayında yedi gün süren soğuk hava.

ġocalama geçi

:

Yaşlı keçi.

ġocamag

:

Kocamak, yaşlanmak.

góce

:

1. Tavşan yavrusu

2. Pekmez ve unla yapılan bir tür helva.

ġociye gitmek

:

Evlenmek.

gocu:lak

:

İri taneli bir zeytin türü.

ġocuk

:

İçi kürklü kaban, mont.

gocukmak

:

1. İçi bir tuhaf olmak, içi hoplamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Gücenmek, alınmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

3. Sakınmak, çekinmek, kaçınmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gocunmak

:

Alınmak, korkmak, çekinmek, ürkmek.

“Gocunarak ak göğsünü açarsın

Hançer vurup al kanımı saçarsın

Dost beni görünce nedi: kaçarsın?

Yoksa işin gücün hiyle mi gözel?

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 113

go:curmak

:

Özellikle at için koşturmak.

ġoç

:

Koç.

“Goç yiyidim olmayınca

Yüce dağların kölgesi

Ağşam olunca dönüyor

Su yavrımın kokuları”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İsmail Salan’In Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürü Salan)

ġoçağadı

:

Koçak idi, yiğit idi.

“Goçağadı benim yavrım

Herkesden aldı methini

İrbaham avrattan kötü

Sultan’a verin martini”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġoçak

:

Koçak, yiğit, cesur.

ġoçan

:

Tapu.

ġoçaoğlan

:

Ayı.

ġoçmar

:

Kertenkele.

goçmen

:

Göçmen. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġoçotu

:

Yaylalarda yetişen kokulu bir ot. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġodalak

:

Kısa ve kalın şey.

ġodazlanmak

:

Horozlanmak.

“Godozlanmanın sırası mı şindi.”

ġoddaz

:

Ukala.

ġoddik 

:

Ukala, ufak.

ġoddiş

:

Kendini beğenmiş, kurumlu, gözü açık.

ġoddul

:

Kendini beğenmiş, kurumlu, gözü açık.

ġodduş

:

1. Gözü açık, kurnaz. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2.Usta, becerikli. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Görgülü. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

ġodek

:

Tek, çiftin karşıtı. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġodu

:

Koydu.

“Babamın da oğlu Hacı

Ciğerime godu acı

Benim eşim garib idi

Kim oldu ona sucu?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin Ke Memmet’in Hanımının Ağıdı, Kaynak Kişi: Meryem Tekatlı)

ġodug

:

İkinci kez evlenen kadının yanında götürdüğü önceki kocasından çocukları.

goduglu

:

Çocuklu dul kadın.

ġodurmak 

:

Bıraktırmak.

ġoduş

:

Kendini beğenen kimse.

ġoelmek

:

Koyuvermek, serbest bırakmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġof

:

Tahrik, kışkırtma, şişirme.

gofalak

:

Gururlu, çalımlı.

goflamak

:

Tahrik etmek, kışkırtmak.

“Gofladın ne geçti eline.”

gogur

:

Gururlu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gogursu

:

Yün, pamuk, tiftik, saç gibi şeylerin yanmasından ileri gelen koku. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

goğanç

:

Saç kepeği.

goğcu

:

Dedikoducu, gıybet eden.

goğel

:

Yeşilbaş, yaban ördeği. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

goğen

:

Otlaklarda olan ve pis hayvanlara konan mavimsi başlı bir çeşit sinek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

goğer

:

Tohum, tohumluk soğan. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

goğerçin

:

Güvercin. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

goğeşşak

:

Boz renkte, leyleğe benzeyen bir su kuşu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

goğnüm

:

Gönlüm.

“Gardaş başımda dolanır

Gene de goğnüm bulanır

Daha dünden burada idi

Öldüğüne el m’inanır”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

goğpakla

:

Bezelye. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

goğsuk 

:

Duvar deliği.

ġoğşak

:

Biraz açık, aralık, aralıklı.

ġoğşak bırakmak

:

Aralık bırakmak.

“Kapıyı goğşak bırak.”

ġoğşak kalmak

:

Aralık kalmak.

ġoğuşmak

:

İneğin çiftleşmesi.

ġohar

:

Kokar.

ġo:k               

:

Ağaç oyuğu, kovuk.

gok gudük

:

Mavi renkli, ufak kuyruklu, kayalarda yaşayan bir çeşit kuş. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gok kayrak

:

Tabaka halinde ayrılan ve ufalanan, yeşilimsi gri, yumuşak bir kaya cinsi, şist. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġoku

:

Koku.

“Gurban olam emmioğlu

Gokular dökdüm saçına

Kıyamaz emmisi gızına

Çorap giydiririm gıçına”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Veremden Ölen Hüseyin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hodul Emine (Gök-Aslan))

ġokulaşma

:

Koklaşma.

ġol

:

1. Kol.

“Görünüyor bizim eller

Bu sene açmasın güller

Gonuşsana sürmelim oy

Yeni de golum gırıldı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Taraf.

“Sivas Adana yoluna

Gider Gayseri goluna

Acem şalı guşanırdı

Yakışır ince beline”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalıktan Ölen Mahmut (Havıs) Efendi’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġol atmak

:

Bitkinin yeni fide vermesi, uzaması.

ġol yanılması

:

Dokumada çarklar arasındaki oranın tutturulmamasından

kaynaklanan hatalı dokuma bez.

ġo:lamak / kovalamak

:

Kovalamak.

“Kerbela’nın yazıları

Ceren gôlar tazıları

Kerbela”da şehit düşmüş

Fadıma ana guzuları”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kerbela’da Şehit Edilen Hz Hüseyin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Eşe Baraklı)

ġolan               

:

1. Semer kayışı.

2. Kıldan yapılmış halat, semer bağı, enli halat.

ġolancı

:

Kolancı, kolan dokuyan kişi.

“Atın semerinin golanı iyicene eskimişti. Maraş’da Bezzazistan’da Semerciler Çarşısında Çuhadar Ehmet’in gonşusu vardı golan dokuyan. Golancı Bekir derlerdi namına. Maraş’a gelmişken Golancı Bekir’den golan alayım diye düşündü”

ġolanya

:

Kolonya.

“Olur İsmâl emmi. Şeker Bayramı için misafirlere ikram etmek için limon golanyası da alırım, akide şekeri de.”

ġolasar

:

Testere.

Golasār dėrdi bubam ırahmatlı.

ġolastar

:

Büyük testere.

ġolay

:

Kolay.

“Bacısının adı hürü

Yaylasına dönmüş geri

Memmed golay can verir mi?

Günler sonra vermiş canı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġolcak, ġolçak

:

Gömleğin üzerine giyilen kolluk.

“Ak golcak giyer goluna

Ne güzel sağardı goyun

Yarın bana gelincaz

O zaman oynarım oyun”

(Emir Kalkan, Kayseri Yöresi ve Ağıtları, S. 178)

ġolcu

:

Bekçi, korucu.

ġorele

:

Kolera.

ġólevez

:

Kerevizgillerden kök bir sebze.

Ġóleveze göre filloz dahaçabuk pişiverir.

ġoley

:

Kolay.

“Üç dört arkadaş bir oluyorlar, varıyerler. Böğle böğle diyerler. Gızın babası diyor - Ondan goley ne var, gedsin isterse haftalarca dursun-  diyor.”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġolgıç

:

Birnini kollarından ve ayaklarından tutup taşıma.

“Golgıç etmeselerimiş durumu daha iyi olacakmış.”

ġollamak

:

Kollamak, korumak.

“Amanın gız oda yüce

Yatmağa gorkarım gece

Bu adam gul incitmezdi

İncitmesin yuyan hoca”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Topuz Abdi’nin Ağıdı, Derleyen: İsmail Cem Ölmez, Kaynak Kişi: Fatma Demir)

gollik

:

Küçük boylu.

ġollu

:

Sepet.

ġoltuk

:

Koltuk.

”Bir goltukda iki garpız getmez.
(Toros Atasözü)

ġoltuk çıkmak

:

Destek vermek, desteklemek.

ġoltuk vermek

:

Doldurmak, dolduruşa getirmek.

ġom

:

Azar, kötü söz.

ġoma

:

Yakala.

ġoma ha

:

Yakala, tut ha.

ġomak

:

Terketmek, koymak, bırakmak.

“Gurban olam gayınlarım

Yiğidimi goman burada

Bibim oğlu gayıt çekme

Ben de varım ardın sıra”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Hanımından Kocasına Ağıt, Derleyen: Nimet Gezer)

ġo:mak

:

Kovmak.

ġomazsan

:

Koymazsan.

ġomek

:

1. Bataklık alan. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. İçine çeken kum batağı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġomelenmek

:

Gömmek.

gomgo:k

:

Çok grileşmek.

ġomidin

:

Etajer.

ġomilist, gomlist

:

Komünist.

ġomiyesin

:

Bırakmayasın, hadi bakalım.

ġompil, gompil

:

Patates. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġompile

:

Hepsi, tamamı.

ġomrenmek

:

Kendi kendine sızlanıp yakınmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġomşı

:

Komşu.

“Ganadı bağlı lek geydirdim

Çifte davıllar dövdürdüm

Gınamayın gomşılarım

Gademsiz gelin indirdim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Vururlan Damadın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

ġomşu

:

Komşu.

“Duydunuz mu gomşularım

Dağ dibinden devrildi

Vezir babamı duyuncak

Bütün ahâli savrıldı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yaycıoğlu Ali Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Mahire Yaycıoğlu)

ġomuş gitmiş

:

Terketmiş.

“Gomuş gitmiş.”

ġomutan

:

Komutan.

“İlvan’a habar gönderdim

Gomutanlar göndermiyor

Evin barkın öyle galdı

Yenice bildim öldü’ünü”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hatice Çalışkan (Anaya Ağıt)’In Ağıdı, Kaynak Kişi: Halime Doğan)

ġoŋ

:

Koyunuz, bırakınız.

“Yüksek babamın çardâ

Doldurun da gon bardâ

Bir babamdan ne çıkacak

Tekrarı deyin bir dâ”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüseyin Ağa’nın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġonak

:

1. Başta olan kepek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. İri, sarımsı kepek.

3. Büyük ev, konak.

“Şu görünen yüksek gonak

Penceresi benek benek

Gösderin ağanın evini

Doğru odasına inek”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġoŋalga

:

1. Dinlenecek yer, kamp yeri, mola yeri.

“Datlı olur yaylaların havası

İssiz galmaz yiğitlerin yuvası

Esas gonalgamız Söğüt Ovası

Bunu da böğlece bil Hös’gün Ağa”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Han.

3. Yayla evi.

“Hurman üstü gonalgamız

Nasip olup gonamadım

Ağa babam ocağına

Sallanıp da inemedim”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, İmam’ın Ağıtı, Derleyen: Hüseyin Şahin, Kaynak Kişi: Dudu Kalender)

ġona:na

:

Konağına.

“Patos geldi salâna

Gan bulasmıs bilene

Ne yatıyon vezir emmim

Vali indi gonâna”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Zilfaroğlu Hacı Bey’in Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

ġonca

:

Açılmamış, açılmak üzere olan gül. Karacoğlan tam 44 kez kullanmış bu sözcüğü şiirlerinde.

Karac’oğlan dost bağına varmalı

El uzatıp gonca gülün dermeli

Muhtaçlara bir şeftali vermeli

Cömertlikten kesilmesin eliniz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.651

ġoncalıs, ġoncalas

:

Canavar, ne menem bir şey olduğu bilinmeyen hayalet yaratık, cin. Loğusa kadının gözüne görünen yaratık.

“Süslü Hasan Abdalların irilerindendir. Kadirli, Kozan, Feke, Saimbeyli, Tufanbeyli, İmamoğlu, Aladağ yörelerinde tanınan çok ünlü bir davulcu ve zurnacıdır. Süslü Hasan uzun hastalıklar çektikten sonra bir gün ölür. Süslü Hasan iki evlidir. Öldüğünde beş hanımından geriye iki tane hanımı kalmıştır. Hanımlardan birinin adı Goca Anşa, birinin adı da Topuz Eşe’dir.

Goca Anşa ve Topuz Eşe, Süslü Hasan’ın ölüsünün biri baş ucuna biri de ayak ucuna oturur. Hanımlar Süslü Hasan’ın soykalarını alarak çadırda karşılıklı başlarlar ağıt yakmaya. Küçük hanımı Goca Anşa cenazenin başında alır ve büyük hanım Eşe’ye şöyle söylemeye başlar:

“Goca Anşa:

Kele Eşe, kele Eşe

Süslü Hasan ölmüş taman

Davuluyunan zurnası

Hep asılı kalmış taman

Topuz Eşe:

Öldüyüse uğur ola

Varsın gitsin güle güle

Genç ömrünü heder etti

Boz gasnağı çala çala

Goca Anşa:

Hasan edem zurna çalar

Soluk yetmez soluğuna

Ezrêl girmiş diyollar

Düdüğünün deliğine

Topuz Eşe:

Melekler türbe yapsın

Cennet Allah’ın katına

Edem hacetsiz getmesin

Davıl asın tabutuna

Goca Anşa:

Eşimin avradı beşti

Öldü uykuya döleşti

Hörtük Osman yıkamazdı

Pehlivendi çok güleşti”

“Sanki öbür tarafta da davul çalacak. Bu arada akşam karanlığı basıyor, hava yağmurlu, şimşek çakıyor gök gürlüyor. Yağmur yağınca çadırların içine sel suları girmeye başlıyor. Abdallar bu havaları hiç sevmezler, onları korkutmak istersen “yağmur” de “goncalıs” de. Abdallar iki şeyden çok korkarlar; biri karanlık, biri de “Goncalıs” yani cinden korkarlar. Şimşek çaktıkça toplanan Abdallar yalvarıyorlarmış. Gurban olduğum Irabbım. Sabah olaydı gün ışısın da Güneş doğmasa doğmayaydı. Şimşek çaktıkça da şavkıt diyorlarmış.”

“Goca Anşa:

Güneş doğmazsa doğmasın

Ona da etmem mudara

Kabir karanlık diyollar

Yahar da gorum idara

Topuz Eşe:

Ölük Süslü Hasan ölük

Beri hay davulun ir oluk

Dağda kipri komadı

Çobanlarda bulmuş delik

Goca Anşa:

Ağca sazlık biçim ister

Yaylalar göçüm ister

Soğuk sular içim ister

Ne yatıyon süslü Hasan

Dokuz çocuk geçim ister”

(Kaynak kişi: Âşık İmamî, Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kitabevi, İstanbul 2008)

ġoncalos. ġoncalıs, ġoncalis

:

Canavar, ayının büyüğü, gulyabaninin küçüğü, hayalet yaratık.

“Alaca işliğin bezi tırlıktan

Goncalostan korkan düşer erlikten

Kurnazlara derler gelme körlükten

Diline hayranım Çukurova’nın”

(Aşık Feymani (Osman Taşkaya))

ġoncoloz/s

:

1. Hayalet.

2. Canavar, ayının büyüğü, gulyabaninin küçüğü, hayalet.

“Bizi goncoloz çâriü, duyiü müsü:z demiş.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġonç

:

Ayağa giyilen şeylerin kemik üzerinde kalan kısmı.

ġondalag

:

Tipsiz.

“Gocayı gocayı gondalağı çıkmış.”

ġonduramamak

:

Bir davranışı birisine yakıştıramamak.

“Bu tavrı ona heç mi heç gonduramadım. İsterse gücensin bana.”

ġondurmak

:

Abartmak.

ġonen etmek

:

Ekilecek toprağın sulandırılması.

ġonenini almak

:

(Toprak) Su ile yumuşayarak kabarmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġoŋgulu go:k

:

Boş, kovuk.

ġongurdak

:

Sümüklüböcek kabuğu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gonguref

:

Gramafon.

ġonma

:

Konaklama.

“Benim gızım güle benzer

Saçı sırma tele benzer

Varın yoklan Ağmezer’i

Türkmen gonmıs ele benzer”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ömer Ağanın Kızı Hayriye Hanım’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġonmak

:

Konmak.

“Yanarım gardaş yanarım,

Geder de geri dönerim,

Tez gel babamoğlu tez gel,

Sensiz yurda mı gonarım.”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalıktan Ölen Abdil Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġoŋsu ġonum

:

Konu komşu.

ġoŋşu  

:

Komşu.

“Cöbünde gurşun galemi

Yakdı kül etdi âlemi

Memmedin mektubu gelmiş

Gonşulara var selamı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

“Evvelden yoğudu hırı, goŋşuluğa değdi şerri.”

“Gonşuya değen un çuvalına değerimiş.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

ġontancan

:

Kontenjan.

ġonturol

:

Kontrol.

ġonu ġomşu

:

Komşular.

ġoŋur

:

1. Kızıl kahverengi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Siyah, kalın kabuklu, bol sulu bir üzüm. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Boz renk. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Sarı renk. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

5. Koyu kahverengi. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ad.)

6. Boynuz dipleri, yüzü, bel çizgisi, gerdanı sarıya yakın, diğer yerleri siyah sığır. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

7. Kendini büyük gören, kibirli.

“Süleyman Kahya, sapanlı safları dolaşıyor, bir meydan savaşı kazanmış komutan gibi gonur. Geldiler gördüler, geldiler gördüler diyor başka bir şey demiyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġoŋurlandırmak, koŋurlandırmak

:

Kendini büyük görmesine yol açmak, böbürlendirmek, büyüklendirmek, kurumlandırmak.

“Koca cerrahın on beş gün köyde kalması Gökderelileri gonurlandırıyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġoŋurlanmak

:

Böbürlenmek, büyüklenmek, kurumlanmak, kimseyi beğenmemek. “Arkalısın diye ne gonurlanırsın?”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġoŋurlu

:

Kibirli ve soğuk davranan kimse.

ġoŋursu 

:

Yün, pamuk, saç, tiftik gibi şeylerin yanmasından ileri gelen koku. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

ġonuşaklı

:

Konuşkan.

“Gonuşaklı insanı severim. Heç olmazsa içten bazallıglı olmazlar.”

ġonuşduraca:n

:

Konuşturacaksın.

ġonuşmak

:

1. Konuşmak.

“Görünüyor bizim eller

Bu sene açmasın güller

Gonuşsana sürmelim oy

Yeni de golum gırıldı”

(Koca’ya Ağıt’tan)

2. Danışmak.

“Gelin bacım gonuşalım

Küstünüzse barışalım

Elin öpüp sevişelim

Anam yolcu bacılarım”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

3. Konuşarak teskin etmek.

ġonuşmuşluk

:

Tanışıklık.

ġonuşuk

:

İstişare.

goŋül

:

Gönül. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

go:culuk

:

Dedikoduculuk.

ġo: etmek 

:

Dedi kodu etmek.

ġo:k vidi vidi

:

Deve yavrusunu çağırma ünlemi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġo:rtmak, go:rtmak

:

Bırakmak.

ġop

:

Koş.

gop etmek

:

Hop diye çıkmak.

ġopa ġopa

:

Koşa koşa.

“Evimizin önü depe

Ben de geldim gopa gopa

Teneşire çıkarmışlar

Gulac’ğında altın küpe”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġopil

:

1. Yeterince gelişememiş küçük kalmış.

2. (Köpek) Eniğin biraz büyüğü, tavşan köpeği.

ġopmag, ġopmak

:

1. Koşmak.

“Ağcadağ Dırıl dağdan üce

Şen olurdu biz gonunca

Saykı gıyamat mı goptu?

Bizim de gelin ölünce”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Koşmak.

“Evimizin önü depe

Ben de geldim gopa gopa

Teneşire çıkartmışlar

Gulağında altın küpe”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

ġopug

:

Kopmuş, serseri insan.

ġopuşmag

:

Koşuşmak.

ġor

:

1. Kerpiç sırası, sıra, duvardaki yükseltiyi belirten sıralama.

2. Kor, ateş.

“On bir Kasım geldi ganadı yaram

Yanıyor içimde gorun Hüseyin

O günden bu güne gara bağladım

Dutuyor yasını yarin Hüseyin”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Elektrik Direğinden Düşen Hüseyin Topal’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Sıddık Doğan (Kara Müftü))

ġora

:

Anahtar. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġoraf

:

Topluluk. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġoraf goraf

:

Bölük bölük, sürü sürü.

ġoramaz

:

Sarı çiçekleri olan şifalı bir dağ otu.

ġorcak

:

Ateşli kül.

ġord

:

Kordon.

“Saatinin gordu gümüş

Dakılmış dallarda galmış

Arkadaşım Abdıraman

Hayıfımı alsın demiş”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġordun

:

Kordon.

“Araba gelir Mardin’den

Yavrılar ağlar ardından

Bak goluna Hasan’ım

Sehetin düşmüş gordundan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Trafik Kazasında Ölen Hasan’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Fatma Temiz)

goreş

:

Güreş.

ġorgmak

:

Korkmak.

“Atının da başın çeker

Bir soluk da bele çıkar

Buna Körün oğlu derler

Dünya alem ondan gorkar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

“Köpekli bir eve varırkan, köpek ısırsa da ısırmasa da: “Gorkma, gorkma bişet yapmaz” dememiz incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

ġorhag

:

Korkak.

ġorhalamak

:

Korkar gibi olmak, çekinmeye başlamak.

“Gorhalamaya heç gerek yok mezerligden geçerkene.”

ġorḫmak

:

Korkmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġorhu

:

Korku.

“Torbanın içi para dolu. Gelen veri:. Yahu, bir asgeri: müfreze gelir di: heç gorhu yog.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġorkak

:

Korkak.

“Gocası gelini öğer

Gaynanam evinden govar

Ne yatıyon gorkak oğlan

Ganyana gelinin döver”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġorlan

:

Kor ile, ateşle.

“Ergen Hamdi’m gorlan attı

Odanın direği kepti

Emmiler de toplanışın

Zannettim kıyamet koptu”

(Nakleden: Fadime Üzümcü, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

ġorlar

:

Koyarlar.

ġorna

:

1. Çeşme.

2. Korna, araba düdüğü.

ġorsan

:

Güya. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġort gort dolanmak

:

“Küçük dağları ben yarattım” dercesine bir tavır içine girmek.

“Adam gibi de, tıpkı bir adammış gibi de gort gort dolanıyor köyün içinde.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġoru

:

Koruluk, orman.

ġoru ġomşu

:

Komşular.

ġorug, ġoruk

:

1. Üzümün yetmemiş hali  ekşi tatlı bağımızın goruğu gibi.

2. Koyarız.

“Kiskibar, tertemiz, gazannarı yuruk, sularını gorug, garerince tertemiz.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġorum

:

Koyarım.

“Nere gedik bizim Aniş?

Çıkmadı atın başına

Bacı bir yadigârın ver

Ölürken gorum döşüme”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Aniş’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġorumag

:

1. Savunmak.

2. Parasal açıdan kurtarmak, kar bırakmak.

ġo:ruverişin      

:

Bırakıverince.

ġos

:

Ağır, kırıcı.

“Karlık’dan göçü çekilir

Davarı suya dökülür

Çoban benim emmimoğlu

Goyunu gosdan sıkılır”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kes Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

ġos gimi

:

Söz, ağır söz.

ġos gos etmek

:

Şişinerek gezinmek, yaptığı bir işten dolayı gereğinden fazla böbürlenmek.

ġosa

:

Ot veya ekin biçmeye yarayan tırpan. Kosa da kullanılır.

“Ekine gidiyor gosa elinde, azığı belinde, bir de Karac’oğlan türküsü dilinde.”

ġosak

:

Topraga açılmış, oyuk, kovuk, hayvan ini.

ġosdak

:

Çalımlı, kibirli. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġosga

:

Gösterişli, kendini beğenmiş, havalı.

“Gardaşım binmiş atına

Başkente getmiş gezmiye

Gosga gezer babamoğlu

Giyer körüklü çizmiye”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kalpten Ölen Kenan Kurtbeyoğlu’nun Ağıdı, Kaynak Ki-şi: Sariye Gök)

gosgoğuk

:

Çok koğuk.

ġosguç

:

Otuz, kırk santim uzunluğunda, beş altı santim çapında, yuvarlak ve uzu sivri değnek parçası, kazık. Çocuklar kökücü hızla toprağa batırarak bir tür oyun oynarlar. Batan kökücü kendi kökücüyle deviren çocuk, devirdiği kökücü alır. Oyun bu biçimde sürer gider. Çocukların bir çoğunun günümüzde adından bile haberdar olmadığı bir tür çocuk oyunu.

“İnek besleyenlerin evlerinin yakınlarında “mayıs” yığınları olurdu. Çocuklar yığınların hemen yanındaki dama çıkar çıkar atlardı.  Eğer mevsimi gelmişse , yani mık oynanamıyorsa, cıvıklığı iyice geçen mayısın üzerinde yirmi-otuz santim boyunda ve iki-üç santim çapında sert yapılı ağaçların bir tarafı kazık gibi sivriltilerek yapılan kazıklarla gosguç oynanırdı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġoska

:

Gösterişli, kendini beğenmiş, havalı, fiyakalı.

ġostak

:

Oturaklı, ağırbaşlı, kendini beğenen.

ġostaklanmak

:

Kostaklanmak, büyüklenmek.

goş

:

İki el yan yana getirilerek yapılan avuç dolusu miktarına denir.

ġoşa

:

Çift, tek olmayan.

ġo:şak

:

İki şey arasındaki aralık.

ġo:şak koymak

:

Aralık bırakmak, boşluk vermek.

ġoşana

:

Tencere.

ġoşanate:

:

Koşana kadar.

ġoşatlamak

:

1. Şart koşmak.

2. Birden fazla ipi birlikte sararak yumak yapmak.

ġoşġurt

:

Yer elmasına benzeyen bir bitki.

ġoşlamak

:

Kilim dokurken iki veya daha fazla ipliği bir araya getirip bükmek.

ġoşmak

:

Koşmak.

“Gara gader ata binmiş goşuyor

İçerimde yaralarım düşüyor

Asık Mehmet her zahmete goşuyor

Tükenmez ömrümü tükeddin gader”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalanıp Ölen Abo Mehmet’in Kızının Ağıdı, Ağıdı Yakan: Bayram Tüten)

ġoşmar

:

Kertenkele. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġoşmim ġoşmim

:

Avuç içi veya avuç avuç.

ġoşum

:

Özellikle develerin boynuna takılan çeşitli boncuklardan ve küçük çanlardan oluşan süs.

“Harmancık’da tütün tüter

Çıngırdaklı goşum öter

Derd eyleme ağ bebeğim

Benim derdim bana yeter”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

gotik

:

Kısa boylu.

ġouk

:

Oyuk.

ġo:ş

:

Koğuş.

ġo:şak

:

Kuru meşe ağacı.

ġouş

:

Koğuş.

“Tesbeyini bana verin

O da Halil’in düzmesi

Hasdanada can verirken

Gouşda galmış cizmesi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Asker Halil’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mustafa Balıkçı)

ġov

:

Gıybet, dedikodu.

ġovġovlamak

:

Dedikodu yapmak.

ġovalamak

:

Kovalamak.

“Atını govarken yıkılmış

Düşman pusuya çekilmiş

İzinsiz harbe dıkılmış

Müsade almıya geldim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kadirli (Kars)’de Vurulan Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

ġovalmak

:

Oyuk haline gelmek.

ġovan

:

Kovan.

ġovar

:

Bırak.

ġovcu

:

Dedikoducu.

ġovermek

:

Bırakmak.

govhaz

:

Aralık, yarım.

Gazanı govhaz goy ki yemek caşmasın.

ġovlamak

:

Kovalamak.

ġovmak

:

Kovmak.

“Atı govarken yıkılmış

Duşman pusuya çekilmiş

İzinsizharbe dıkılmış

Müsaade almıya geldim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġovug, ġovuk

:

Oyuk.

“Kesmenin govuğuna hûûu diye seslensen kırk tane gurd birden dökülür.”

ġovuş

:

Koğuş.

“Adana’ya vardı idim

Var guzumun govuşları

Acep bana gösterir mi?

Başındaki çavuşları”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Şehit Celal’in Ağıtı, Derleyen: Ferhat Kuzu, Kaynak Kişi: Talip Böke)

ġoyaca:ŋız

:

Koyacaksınız.

ġoyak, ġoyag

:

1. Üç tarafı yüksek tepe ile çevrili küçük düzlük.

2. İki derenin birleştiği yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. İki dağ ya da tepe arasında kalan çukur yer ya da dere boyu, koyak, vadi.

“Merdiveni seksen ayak

Seksenine versem dayak

Peygamber benizli yavrum

Guru yere nasıl goyak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Çokaklı Ahmet Paşa’nın Oğlu Duran’ın Ağıdı, Ağıtı Yakan: Rabia Duman)

ġoyaḳ ġoyaḳ obaŋ olsun

:

Sevilen birine çoğalsın türesin anlamında kullanılan bir deyim.

ġoyan

:

Bırakan, terk eden.

ġoygun

:

Çok güzel, çok hoş, en iyisi.

“Hemi Yusuf hemi Kenan

Durur mu ciğeri yanan

Ben Ehmed’in bacısıyım

Yurdun goygununa gonan”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġoygun ötmek

:

İnsanın duygularına hitap edici, dokunaklı şekilde ses vermek.

ġoyi:lermiş

:

Koyuyorlarmış.

“Hemi dedim, kiskibar dedim, yü:ye arıda dedim. Piriç gırı: goyiilermiş, bilmem ney goyi:lermiş içine, yog yog ben eliminen yaparım.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġoymak

:

Koymak.

“Evinde ceket dakılı

Annında gara kekili

Memmed burdan goyup getdi

Kimler etdi vekili”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kız Kaçırma Olayında Vurulan Sülü Memmed’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Hatice Çerçi)

goynek

:

Gömlek.

ġoynu dolu ġucağı boş

:

Evli ama çocuğu yok.

"Goynun dolu gucağın boş olsun" şeklinde bedduâ anlamında da kullanılır.

ġoyrulmak

:

Serbest bırakılmak.

ġoyrulu

:

Koyrulmuş, bırakılmış.

“Atı tavlıda goyrulu

Beyni havlıya savrulu

Bu görüşüm son ayrılık

Bergüzar almaya geldim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kadirli (Kars)’de Vurulan Mehmet’in Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

ġoyruluk

:

Bırakılmış, serbest bırakılmış. Koyverilmek, bırak(ıl)mak. Yöre ağzında “-uk,-ık...” ; “-miş” eki yerine kullanılmaktadır.

“Atı tavladan goyruluk

Beyni havaya savrılık

Bu görüşüm son ayrılık

Müsaade almıya geldim

Verin ipek mendilimi

Ganını silmeye geldim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġoytarmak

:

Karıştırmak.

ġoyu

:

Çok katı kıvamda olma hali.

“O goyuları âşamdan goyarım. Dibine oturur onun gumu gubarı:.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġoyulmag

:

Kolları sıvayarak bir işe başlamak.

ġoyun

:

1. Elbisenin iç kısmı, göğüsten koltuk altına kadar olan bölge.

2. Koyun.

“Gene geldi bahar yazlar

Gardaşın goyunu guzlar

Bu yatan da neniz olur

Gıran dıkılası gızlar”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Beyin Kanamasından Ölen İsmail’in Ağıdı, Ağıdı Yakan: Elif Dalkıran (Foter Elif))

ġoyun garışdı guzuya

:

Ağıtlarda kullanılan bir kalıptır. Ne yaptığını bilemez olmak, her şeyi unutmak, işlerin alt üst olması lamlarında kullanılan bir deyimdir.

ġoyuncebi

:

Ceketin iç cebi.

ġoyununan

:

Koyunla.

“Bir varmış bir yokmuş. Bir goyununan, Tüm Tüm Tümencik adında bir guzusu varmış”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Yukarı Çukurova Masallarında Motif Ve Tip Araştırması)

ġoyurmak

:

Bırakmak, göndermek.

“Habba potuk doğurdu. Godalı’ya goyurdu. Nasıl ana babası:z siz; Bakamıyorsanız niye bu kadar çocuk yapıyorsunuz? Böyle çocuk yetiştireceğinize gidin hamam kapısında kil satı:ın, gibi ağzına gelen fırçayı atardı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġoyuruverişin

:

Bırakınca.

ġoyuruvermeġ

:

Bırakmak.

ġoyvermek

:

Bırakmak.

ġoz                 

:

Ceviz.

Bölgemizden bir fıkra:

DOKUZ GOZ Eskiden dul bir kadın varmış. Bu kadının ağzında hiç diş yokmuş. Kadın evlenmek istiyormuş. Çocukları da: “Bu yaşta, evlenip de ne yapacak?” diye aldırış etmiyorlarmış. Kadın çocuklarına sürekli: “Beni evlendirin.” dermiş. Çocukları da annelerine on tane ceviz vermişler. Eskiden cevize goz derlermiş. “Anne bu on cevizi damağınla kırarsan seni evlendireceğiz.” demişler. Kadın o heyecanla birini ağzına almış. Fakat, diş olmayınca kıramamış. Çocukları: “Anne gozları kırdın mı? Seni evlendirelim mi?” demişler. Yavrum: “şu gozu da kırarsam dokuz goz‟um kalacak.” demiş. Daha biri ağzının içindeymiş.

 (Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s.78)

ġoz olur da kovuksuz olur mu

:

Herkeste, her işte, her zaman hatalar olabilir anlamında. Hiç bir şey mükemmel olamayabilir.

“Goz olur da kovuksuz olur mu?”

ġoza

:

Pamuk bitkisine verilen ad.

“Anavarza önü goza

Ben d’ağlarım geze geze

Gelir m’ola benim oğlum

Al atınan toza toza”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Ġozan  

:

Kozan.

“Mazbut Gozan’ın yapısı

Kıbleye doğru kapısı

Daha yataktan çıkmamış

Nazlı Döndü’mün kokusu”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġozlak

:

Çalıya benzer yabani bir ağaç. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġozu çatal görmezse daş atmaz

:

İnsanlar genel olarak bir iş yaparlarken bolkazanç elde etmeyiumarlar. Az kazanç getirecek işe girişmezler.

“Duran efendi’yi eyi bilirim. Gozu çatal görmezse daş atmaz.”

ġozzak

:

Çam kozalağı.

gö:nmeg

:

Gövünmek, sıcaktan yanacak olmak.

gö:nü akmak

:

Sevmek, aşık olmak.

Gö:sün

:

Göksun ilçesi.

:

Ham, mavi.

göba:naçir

:

Göbeğine kadar.

“Göbânaçir yağmış garı, gepir güpür depeliye depeliye evlerinin yolunu tutar.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

göbedek

:

Lohusa ziyaretine gidildiğinde ikram edilen yiyecekler. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

göbeği düşmek

:

Zorlanmak, kadınlarda rahim düşüklüğü.

göbeğini sen mi kestin

:

Büyüklerine karşı haddini bilmeden ve senli benli konuşan onlara emmi, dayı yerine ismiyle hitap eden yaşça küçükler için söylenen bir söz.

“Göbeğini sen mi kestin?”

göbek

:

1. Nesil, kuşak.

2. Üzerinde suların durabileceği yerlere göbek denilir.

“Leyleklerin ilk durağıydı göbekler.”

3. Henüz harmana konulmamış demet yığını, öbek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

göbel

:

1. Yaramaz çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Oğlan çocuğu.

göbelek      

:

1. Tütün tohumu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Zehirli bir mantar türü. Kabarmış mantar gibi tombulca olan kimse.

Arkasına geymiş basma

Salınır karşımda yosma

Topak boylu ak göbelek

Sana uyar var mı yoksa

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.398

göbgözel

:

Çok güzel.

“Sabahdan göbgözel olur yüzü şö:le. Eşgi süzânden zati süzeregden goyi:m. İnce süzegden. Servis yaparım, laylonlara, pilasdiglere çıhardırım hep.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

göbülük

:

Bir iki günlük buzağı.

göbüş

:

1. Gala denilen çocuk  oyununda kazanılan iyi puan. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Göbek.

“Göbüşünü bö:tmüş ancak.”

göce

:

Kabuğu çıkarılmış buğday, döğme, yarma.

göcek

:

1. Ağacın gövdesinde dalın çıktığı yer.

2. Sebze fidesi dikmek için toprakta açılan küçük çukur.

3. Ilmığın büyüğü, ekinin topraktan yeni çıkmış bir karış kadar büyümüş haline verilen ad ya da bostanın topraktan yeni çıkmış her bir öbeği.

“Sonra bir ekin olur… Her göcek bir kaplan pençesi gibi toprağa yapışmış.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

“Sarımsak’da eker tarla

Sürer dolanı dolanı

Ekin ekmiş göcek olmuş

Biçer dolanı dolanı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İsmail Çavus’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

göceklemek

:

(Ekin, Bostan) Göcek haline gelmek, göcek olmak.

“Bu arada koyunlarını, öteki hayvanlarını yeni göceklemiş ekinlere geceleri sokuyorlar, arkalarında ezilmiş, bitirilmiş tarlalar, düşmanlıklar, öfkeler bırakıyorlardı.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

göcen

:

Tavşan yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

göç atlısı

:

Eskiden yaylalara gidilirken kimisi ata, kimisi eşeğe, kimisi deveye binerdi. Kimisi de yaya giderdi. Ata binmek varlıklı işiydi.

“Boyağa beyler boyağa

Kalkamaz oldu ayağa

Göç atlısı biner kardeş

Gö otlu, sulu koyağa”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

göç başı

:

: Göçten sorumlu olan, göçün en önünden giden kişi.

göç çekmek

:

Göçü yola hazır hale getirmek.

Eller göçün çekti bense göçmedim

Yâr elinden dolu bâde içmedim

Bilmem hata ettim kusur işledim

Cahilim kıymatın bilmedim felek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.471

göç mevsimi

:

Yörüklerin göçme zamanı, nisanın on ikisi ile mayısın onuna kadarki dönem.

göç olmak

:

Göçmesi şart olmak.

Gider oldum kömür gözlüm elveda

Nazlım bize bu ellerden göç oldu

Senin ile zevk u sefa sürdüğüm

Geldi geçti cümle işler hiç oldu

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.637

göçeceği

:

Göçülecek.

Aşağının has evleri

Göçeceği çağlar bir gün

Kara ardıç kamalağı

Sızılaşır dağlar bir gün

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.568

göçek

:

1. (Satranç, dama vb.oyunlarda) hamla yapma sırası, oynama sırası.

“Ben dama dedim ve üç taşını kestim. Göçek sırası sende”

2. Köy delikanlı ve kızlarının düğünlerde oynadıkları bir çeşit oyun.

“Bayrak dikerim saçaklı

Düğün kurarım göçekli

Şimdi gelir benim Döndü’m

Elinde pampal çiçekli”

(Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

göçek mi gerek

:

Göçmemiz gerekmez mi, göçmeliyiz anlamında bir söyleyiş.

Karac’oğlan der ki n'eylesek gerek

Bağları bağlara katsak mı gerek

Herkes göçtü biz de göçsek mi gerek

Der iken asnğım Şâm'a çözüldü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.640

göçelge

:

Göçülen yer. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

göçen

:

Göçersin.

göçerevli

:

Konar- göçerler. Bunlar yaylaya göçen aşiret oymak olanları için söylenir.

göçmek

:

1. Ölmek.

2. Taşınmak.

“Elli beygirinen göçer

Benim gönüm nasıl geçer

Tiryaki gurban olduğum

Haşdırın’da gahve içer”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yaycıoğlu Hacı Durdu Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Mahire Yaycıoğlu)

göçmen

:

Kadınların ev işlerini yaparken giydikleri bir tür şalvar.

“Rahmedlik derdi kine, avrad derdi, göçmeni çeki:din, evi temizli:din derdi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

göçmenlik

:

Şalvarlık, şalvar.

göçmennik

:

Kavunun Torosçası.

Satma uçun de:l de horanta, gonu gomşu yesin diye ekeller genelde. Datlı olursa göçmennik deller, dadı yo:sa mala veriller satı. Annayaca:nız ekdi:niz şey para etmiyosa mala verece:niz. Mallar bayram edecek.”

(Kadirli Bekereci Köyü’nden Kubilay, kaynak: www.bekereci. com)

göçün çekmek

:

1. Göçünü yola koymak.

Karac’oğlan gider gelmez

Esmasın yetiren onmaz

Yârın göçün çeken ölmez

Sabahınan tana karşı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.430

2. Göçmek, gitmek.

göçün göçmesi

:

Kızın evlenip göçünün eşinin evine taşınması.

“On sekizde göçer göçü

Kız oğlana bulur suçu

Gelinin ibrişim saçı

Kızın altun tele benzer”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 596

göçünce

:

Göçtüğü zaman, göçtüğünde.

Akça ceran çölden çıkıp kaçınca

Mayil olup yâr göğsünü açınca

Vakti gelip aşiretler göçünce

Düzülür yollara el karmakarış

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.632

göçürrüm

:

Göçürtürüm.

“Cahal emmim oğlu cahal

Gomşularım zaten bihal

Yaylıya göçürrüm seni

Goymam buralarda sefil”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

göde

:

1. Düğünlerde oynanan seyirlik bir köy oyunu.

Göde Oyunu. Bir vezir bir gizir olur. Bir kişi meleği olur. Karnı kuşakla iyice sarılır, iyice meydana çıksın diye. Erkekler kız kılığına girer. Bir başka erkek gelir kızları tavlamaya çalışır, gizir müdahale eder kovalar.

2. Kısa boylu, şişman, göbekli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

gödelek

:

1. Kuyruksuz tavuk, şişmanca.

2. Yuvarlak iri karınlı, kısa boyunlu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Osm. İç.)

“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur Gödelek Musa. Bunu asla unutmayasın.”

göde:rmek

:

Şişmanlamak.

“Hıntışık biri olmuş. Gödêrmiş iyecene.”

gödey

:

Güvey.

göğ, gök

:

1. (Meyve için) Ham olgunlaşmamış.

“Ekin ektim bitsin diye

Göğ elmalar yetsin diye

Ben oturmaya gidiyom

Gızı verin gitsin diye”

(Kaynak: Hürü Köse, Andırın Büveme Köyü’nden)

2. Turkuaz rengi tonu.

3. Gökyüzü, yesil.

“Göğ basma, atlas dolama

Selver şan verdin âleme

Gözlerini demem amma

Gaşları benzer galeme”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

göğ bitten aralanmak

:

Yoksulluktan kurtulma, yoksulluğu kovmak.

göğ pakla

:

Kurutulmuş yeşil fasulye.

göğ yemek, göğlü yemek

:

Hasattan önce borçlanarakelde edilecek parayı yemek.

göğce

:

Ağaçlarda görülen ve asalak olarak yaşayan bitki, ökseotu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

göğçek

:

Gökçek, güzel, gösterişli, övülmeye değer.

“Dostumun elinde bir güzel çiçek

Ne kadar medhetsem o kadar göğçek

Getir hamaylını yeminler içek

Yar sevmedim senden başka güçücek”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 469

göğdeli

:

(Kadın için) Hamile, gebe.

göğe taş atıp başını altına tutmak

:

Densizlik yapmak, bela aramak.

“Göğe taş atıp başını altına tutuyor.”

göğe ürmek

:

Kendi düzeyinden çok yukarılara kafa tutmak.

Deniz otu da denilen, turşusu yapılan bir bitki.

:

göğem

:

Hayvanlara zarar veren gök renkli, bir çeşit sinek ya da böcek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

göğen

:

Büyükbaş hayvanları ısıran bir cins sinek. At sineği.

göğer

:

Tohumluk küçük soğan, arpacık soğanı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

göğerçinlik

:

Güvercinlik, güvercinin bol olduğu yer.

göğermek

:

1. (Bitki) Yaprak vermeye başlamak, yapraklanmak, yeşermek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Göğerene göğden iner.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

2. Vurma ya da çarpma sonunda vücudun herhangi bir yeri morarmak, çürümek.

3. Solmak.

göğlemez

:

Kaçak tütün.

göğnek

:

1. Eskiden giyilen iç çamaşırı, atlet.

2. Kılık, dış giyecek.

“İkimiz de bir göğnekte dururuz

Göğnek perde başka başka yörürüz

Biz de inamız oda od ururuz

Ataş nedir, tütün nedir, kül nedir”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 605

göğnü

:

Olgunlaşmış meyve.

göğnü bulanmak

:

Canı sıkılmak, dertlenmek anlamında deyimdir.

göğnük

:

Göğünmüş olan, hafifçe yanmış olan. Az yanmış, ateş karşısında renk değiştirmiş olan kumaş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

göğnüksü

:

Yanık kokusu. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

göğnüm

:

Gönlüm.

“Havalı göğnüm havalı

Çobanlar çalar gavalı

Döndü’m yaylamadan gelir

Yedeğe girdi develi”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

göğnümek

:

(Kumaş vb.) Yanmak, ateş, ısı etkisiyle renk değiştirmek, yanar gibi olmak, hafifçe yanarak renk değiştirmek.

“Ortalık yanık, göğnümüş ekin sapı, ağır bataklık, acı, keskin pıtırak karışımı bir kokuyla kokuyordu.” 

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

göğsüllü

:

Sarı göğüslü, küçük bir kuş türü.

Göğsün

:

Göksun.

“Gapıda goçu bağlanır

Toprakda meti söylenir

Avcıl İrbehem deyincek

Göğsün elleri sallanır”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Avcı İbrahim’in Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Mustafa Balıkçı)

göğümavış

:

Baykuş.

göğünmek

:

(Kumaş vb.) Yanmak, ateş, ısı etkisiyle renk değiştirmek, yanar gibi olmak, hafifçe yanarak renk değiştirmek.

 “Yandım göğünü göğünü

Geldim döğünü döğünü

Yusuf’u yanıma aldım

Kurdun mu sünnet düğünü”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

“İnanman Elbeyoğlu at bindiğine

Ört düşüp özünün göğündüğüne

Gücenmen düşmanın sevindiğine

Buna dünya derler devir dönüyo”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

göğüntü

:

Az yanmış ateş karşısında renk değiştirmiş kumaş. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

göğünük

:

Göğünmüş olan, hafifçe yanmış olan.

göğürmek

:

Ateşte kızarmak.

göğüs ağı

:

Kadın göğsünün çatal adı verilen ayrım noktası.

Ak göğsün ağında kaldı nazarım

Mecnun oldum dağ başında gezerim

Nerde güzel görsem ismin yazarım

Defterim elimden aldı sabahtan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.526

göğüslük

:

Önlük.

göher

:

İş yapan.

gök

:

Mavi, yeşil, mor, leylak rengi.

Güzel:

Oğlan sen de m'oldun yüze gülücü

Senin sözün ciğerimi delici

Ben gök ördek olam sen bir alıcı

Dokunsan alaman tellerimizi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.433

gök bakla

:

Yeşil fasulye.

gök dolama

:

Belden aşağı dolanan (sarılan) dikişsiz etek.

gök garga (karga)

:

Mavi ile yeşil parlak tüyleri olan göçmen bir karga cinsi.

gök göğerti

:

Sebzeler, yeşillik, sebzelik.

gök görmedik

:

Görgüsüz , sonradan görme. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gökçe

:

1. Açık mavi.

2. Melek.

gökçe oğlak

:

Gece öten bir kuş.

gökçek

:

Bayanlar için güzel, hoş, iyi, çok güzel, iyi adam, güzel, alımlı, gösterişli.

gökercinlik

:

Güvercinlik.

gökgörmedik

:

Sonradan görme.

“Gökgörmediğin oğlu olmuş, dutmuş çenedini ayırmış.”

gökgüdü 

:

Bir serçe türü, kızılgerdan.

gökgülü sarı

:

Bir kuş, kızılgerdan.

gökkır

:

Siyah beyaz karışık, kır saçlı kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gököküç

:

Yeşil kertenkele.

gökse

:

Göğüse.

gökyel

:

Güneyden esen rüzgar, lodos. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

göl

:

Havuz.

göleb

:

Küçük su birikintisi, gölcül.

göleg

:

Küçük su birikintisi, küçük göl, sıvı şeylerin oluşturduğu birikinti, gölcük.

gölek

:

Küçük su birikintisi, küçük göl, sıvı şeylerin oluşturduğu birikinti, gölcük.

“Kapımızın uğru dölek

Yağmur yağar olur gölek

Ağlaması iyi değil

Hocalar vermiyor yolak”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I)

Yeşil ördek sulanıyor gölekte

Altun küpe şavk veriyor kulakta

Cennet-i Âlâ'da hörü melekte

Aceb gezsem mavi donlum var m'ola

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.386

gölep

:

1. Bataklık.

2. Bir çukurda su, kan, vb. birikmesi.

3. Küçük su birikintisi, gölcük. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gölermek

:

1. Apışıp kalmak.

2. Suların toplanıp birikmesi.

3. Hayvanların iş veya yükten zorsunup yere yatması veya çökmesi.

4. Bağdaş kurup oturmak.

gölertmek

:

Karşısındakini zor duruma düşürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gölevez

:

Anamur ve Bozyazı’da yetişen yemeği yapılan, yumruları toprak altında yetişen, yer almasına benzeyen sulu yerleri seven bitki.

gölevez filisi

:

Gölevezin küçüğü.

gölgesi koyu

:

Çok saygın.

“Gölgesi koyu.”

gölle

:

Suda kaynatılmış buğday, mısır, fasulye, nohut vb. tahıllar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gölle haşlama

:

Fıstık göllesi, diş göllesi.

gölleme/gólleme

:

Herhangi bir sebzenin haşlaması.

Haşlamaya da gólleme deriz.

gölmek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; gömlek.

gölük      

:

At, özellikle atların kötüsüne derlerdi eskiden. Dişi atlara da denildiği olur. Yük hayvanı.

“O vakıt şu Payas’tan alıllarmış duzu. Vapurla gelirmiş de, ordan geder herkeş burdan gölükle herkeş duz getirirmiş!. İri duz!.”

(Görkem 1986)

gölüklü (atlı) göçer, g.tlü sıçar

:

Küçük bir çocuk altına işediğinde söylenir.

gölünen

:

Göl ile.

İnciden mercandan beyaz yanağı

Meles gömlek koç yiğidin konağı

Seher vakti ıssız koyma sulağı

Telli yeşil turnam gölünen oynar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.581

gömbe

:

Açık ekmek, somun, pide.

gömbece dönmek

:

Takla atmak, çevirmek.

gömbeklemek

:

Karpuz, kavun vb. üzerinde delik açmak.

gömbet

:

1. Erkek çocuk olunca dağıtılan şekerle karışık çerez.

2. Dere içindeki çukurlar. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gömeç

:

1. Tarlalarda kendiliğinden yetişen, yaprakları sebze olarak pişirilip yenilebilen, çiçekleri öksürüğe vb. karşı iyi geldiği söylenen bir ot, ebegümeci.

“Eski kuyunun içinde ısırgan, gömeç, çakırdikeni, eşekhıyarı bitmişti.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

2. Mezar. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Bir nevi ekmek.

“Bu tandırlarda pişirilen ekmeklere her yörede değişik isimler veriliyor. Hamuru büyükçe olup şekil verilenlere gömeç veya kömbe deniliyor.”

(Erdoğan Aslıyüce, Çukurovanın Yıldızı Ceyhan, Ekrem Matbaası, Adana 2008)

gömgö:

:

Hiç olgunlaşmamış meyvenin hali.

“Gömgö: dutları yerse öyle olur tabi diyerek amcasının oğlu Celal’in durumunu anlattı ama Rüstem’i bir düşünce alıvermişti.”

(İbrahim Boysal, Zurba “Eşkıyalar” Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No: 2, Kadirli 2007)

gömgök

:

Masmavi.

gömgöv zengin olmak

:

Çok zengin olmak.

“Gömgöv zengin oldu.”

gömpil, gömpül

:

Patates. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gömük

:

Bataklık, gömülecek derecede çamur.

gömükla:

:

Bataklık.

gömüklemek

:

Çamura gömülmek.

gön

:

Eyilenmiş keçi, koyun ve sığır derisi, kösele.

Emmini Eşek Belleme
Karatepeli’nin biri Kadirli’ye gelir. Canı pekmez ister. Fırından bir çörek satın alır. Sonra da pekmez aramaya çıkar. Gezerken bir ayakkabı tamircisine rastlar. Gön suyunu pekmeze benzeterek “Oğlum, elli kuruşluk pekmez ver” der. Adam pekmez satmadığını söyler. Karatepeli biraz daha gezinir ama pekmez bulamaz. Tekrar ayakkabıcının yanına gelir. “Oğlum, elli kuruşluk pekmez ver” der. Adam dayanamaz, bir tasın içine gön suyu dökerek verir. Karatepeli çöreğini gön suyuna batırarak yer. Sonunda elini silerek; “Oğlum, emmini eşek belleme ya der, pekmezin de pek iyi değilmiş.”

(Prof. Dr. Erman Artun, ‘Adana Karatepeli Fıkraları’ İsimli Makalesinden)

“Gön yuka yerden delinir.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

gön top

:

Meşin yuvarlak, futbol topu.

“Köyümüzde ilk topun nazaman oynandı:na dair, kesin bir bilgi yok elimizde: gaynaklarda. Gerçi elimizde gaynak da yok da. Mesela; İsme:l emmiyi (Cart İsme:l) topa gafa vuruken, Osman Emi: Rövaşata, Toscu İrbe:m emmi: planjon, Ay ay Emmi: driplink yaparken heç hayal bile edemiyom. Onnarın zamanında güleş,daha çok dü:nnerde varımış. Bakkal Halilin e: güleşdi:ni annadılannardan biliyok. Spor, güleşimiş yani o zaman. Davulun sesini duydukları dü:nnere, sırf güleşmek ve izlemek uçun binbir dalaveriyenen gaçallarımış, o zamanın zopzopuları.

Neyise biz bildi:mizi, yetişdi:miz gadarını annadak. Biz şunca:zıkan gendimizi meşin yuvarlağ (o zamankı adı:”gön top”) arkasında diyemiyece:m; plasdik topun arkasında bulduk gendimizi. Ma:llelerde lokal olarak, güccük çaplı hozalak, muşamba yuvarla:, binbir yakarışlarınan aldırdı:mız o zamankı plastik toplarla başladık. Şindiki plastik toplardan da: ince; patladı:nda (ki aldı:mız gün patlardı) topa beğzer bir tarafı galmıyan toplarla oynıyaşdırıyoduk. Bizim tedeşlerin topdan, futboldan annadı: buyudu. Topunan, futbolunan o zamannarda tanışdık yani.

Ta: so:raki zamannarda; okul hayatımızda hemi top oynuyaca:mız gişi sayısı arttı, hemi bir top oynama samız (okulun sa:sı) oldu, hemi de gendimizi futbol piyasasına gabil eddirme ve köyde futbola düşen pasdanın randından gendimize düşen paydan birescik de biz faydalanak dedik. Niyetimiz o de:lidi de şartlar ö:liyedi. Derken, gene de hozalakda sağ dış, muşamba yuvarla:nda topu gontürol, plasdik topda da şut çekmiye ö:rendik. Gerçi vurdu:muz yere getmezdi de. Anca galeciler top eri bürü getti: uçun gontirpiye de galıllardı. E:ece bişdik annıyacagız. Düggenden aldı:mız plastik gramponnar, bişmemize çok gatgı sa:ladı.”

(Kadirli Bekereci Köyü’nden Herif lakaplı hemşehrimiz, www.bekerecikoyu.com)

göncü

:

Derici. Ham ya da işlenmiş deri satıcısı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Sırtına diktiğim işlik

Giyer de sallanır kuşluk

Göncüye düğüne gitmiş

Aptala atmış bir beşlik”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Feridun’a ve Hatice’ye Ağıt, Derleyen: Ferhat Kuzu, Kaynak Kişi: Emine Böke)

göncük

:

Giyim eşyalarındaki cep. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gönç

:

1. Zengin varlıklı. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Tasasız, gamsız, sıkıntısız, kedersiz.

gönçelmek

:

Zengin olmak, varlıklı olmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gönçlük

:

Refah. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gönder

:

Gökyüzü.

gönelmek

:

Mutlu ve rahat bir hayat yaşamak, bir işten hayır görmek.

gönen

:

1. Çam ağaçlarının üst dallarında yetişen ve ot bulunmadığı zamanlar keçilere yedirilen asalak bir bitki. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Ekilecek toprağın yeteri kadar su alması. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gönen etmek

:

Tarlayı sulamak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gönendirmek

:

Sevindirmek, gün göstermek, mutluluk ve geçim genişliği vermek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.İç.)

gönenmek

:

1. Mirasa konmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2.  Mutlu ve rahat bir hayat sürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

3. Keyfetmek, bolluk içinde yaşamak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

Ağacınız yapraklarla donanır

Taşlarınız bir birliğe inanır

Hep çiçekler bağrınızda gönenir

Pınarınız çağlar akışır dağlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.579

gönlünü kıramamak

:

Olmaz diyememek, reddedememek.

“Oldu bir kere, oğluyun gönlünü kıramadım.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gönlünüŋ pası kalkmak (silinmek)

:

Üzüntüsü, sıkıntısı geçmek.

gö:nmek

:

Aşırı susamak.

gόŋü ġoḵasıca

:

Ölüsü koksun anlamında bir beddua.

göŋül düştü bir boha, o da mis gimi koka

:

Gönül kimi severse güzel odur. Sevilen kişi çirkinde olsa sevenin gözünde huri melektir.

“Gönül düştü bir boha, o da mis gimi koka.”

göŋül

:

Kalp, beyin, akıl ve ruhun buluştuğu asgari müşterek  nokta, gönül.

göŋül aldırmak

:

Aşık olmak.

Her sabah seherden çıkar salınır

Ah n'eyledim gönülcüğüm aldırdım

Ah edicek yüreciğim delinir

Ah n'eyleyim gönülcüğüm aldırdım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.488

göŋül düşürmek

:

Aşık olmak.

Şurda bir dilbere gönül düşürdüm

Severim billâhi nic'olur olsun

Varır kapısında kulluk eylerim

Dökerim kanımı nic'olur olsun

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.566

göŋül elinden

:

Gönül yüzünden.

Âciz kaldım şu gönlümün elinden

Benim gitmediğim yollar mı kaldı

Cevr idi ki yüz döndürüp serime

Başıma gelmedik hallar mı kaldı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.416

göŋül suyu

:

Sevgi, aşk.

“Ala gözlü benli dilber

Usul söyle söz ederler

Gönül suyun akıtırlar

Gözlerimi buz ederler

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 593

göŋül vermek

:

Sevmek.

göŋüllemek

:

1. Gönül almak.

2. Uğurlamak.

3. İkramda bulunarak gönlünü hoş tutmak.

göŋüllenmek

:

Birine karşı kırgın hale gelmek, birinin beklenilmeyen bir davranışı ya da kendisinden umulan bir şeyi esirgemesi üzerine ona karşı kırgınlık duymak, küsmek, darılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

“Her gelen büyük küçük hediye getiriyordu. Aliye, sararmış elini tutup, gözünün içine bakıp, geçmiş olsun, gönüllenme bize, deyip özür diliyorlardı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

göŋüllü

:

Daha güzel.

gönülsümek, gönülsemek

:

Gönülden istemek.

gönüm

:

Gönlüm.

“Hezeli gönüm hezeli

Yapraklar döker gazeli

Dênesem görünür mü?

Gızım gimi bir güzeli”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

göo

:

Olmamış, yeşil.

gö:

:

Gökyüzü.

“Nesini deyim nesini

Kim bulmuş gannı fersini

Gö:de melekler işitmiş

Gardaşın datlı sesini”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kız Yüzünden Öldürülen Hüseyin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Zülfü Kabalcı)

gö:öm gö 

:

Olgunlaşmamış.

gö:nmek

:

(Kumaş vb.) Yanmak, ateş, ısı etkisiyle renk değiştirmek, yanar gibi olmak, hafifçe yanarak renk değiştirmek.

gö:nü

:

Gönlü.

“Hayriye’nin anasıyım

Soldurdun gülgülü yüzümü

Babasının gö:nü olmuyor

Ziya Bey isder gızını”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ömer Ağanın Kızı Hayriye Hanım’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

gö:nüksü

:

Yanıksı.

gö:nüm

:

Gönlüm.

“Kele gelin söylesene

Benim gö:nüm eylesene

Guzum işinden geliyor

Yollarını denesene”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İs Kazasında Ölen Oğula Ağıt, Kaynak Kişi: Esme Palalı)

gönünü, gönlünü avıtmak

:

Kişinin kendini veya karşıdakini teselli etmesi.

gönünü, gönlünü gütmek

:

Karşıdakinin gönlü ne istiyorsa onu yapmak.

göp

:

1. Kağnının önündeki tahta. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Kağnının arkasında iki teker arasında oturmaya yarayan çamurluk.

göpçü

:

Dalkavuk.

göpür

:

Çok, güçlü, hızlı.

göre

:

Gör, bak, görürlerse, gördüklerinde.

Ararsan var kalbin ara

Eller sana ne der göre

Tuz ekmek yediğin yere

Hıyanetlik etmek olmaz

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.646

göreken

:

Damat. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

görem

:

Göreyim.

Salını salını gel kız bostana

Saçın telin vermem Arabistan'a

Gün cemalin görem yazam destana

Sen kaşını kaldırmıyon ne fayda

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.385

göreneçe:

:

Görene kadar.

görenek

:

Görgü. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

göresek

:

Görgü. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

göreset

:

Muaşeret kuralları, medeniyet, terbiye.

göresi gelmek

:

Bir daha görmek ya da kavuşmak isteğini duymak, göreceği gelmek, özlemek.

“Hösük kardaş seni bir göresim geldi ki sorma gitsin.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

göresimek

:

Özlemek.

“Sanki on yıldır gurbetteyim. Nasıl da göresim geldi sizleri.”

göresin kalan

:

Görüp kalasın, göresin artık.

Dilber alemde aşk oldu

Nic’olur göresin kalan

Terk edersin adı sanı

Yerlere çalasın kalan

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.520

göret

:

Görülen, ziyaret.

görgü

:

1. Başa gelen işler, kader, yazı.

2. Ayna. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

görgüç

:

Pencere, gözetleme yeri, ta deliği.

görgülü kuşlar, gördüğün işler

:

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

göri:

:

Görüyor musun?

“Nôtag dedi, göri: hatıngişi dedi.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

görke:

:

Gelişmiş heybetli.

görkemli

:

1. Gösterişli, yakışıklı, göz alıcı. Kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. İri yapılı, kuvvetli. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

görme

:

Sezme, buluşma.

Karac’oğlan bulur m'ola

Bu derd beni alır m'ola

Mevlâ'm izin verir m'ola

Dost yüzünü görmeleri

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.462

görmeg

:

Sezmek.

görpe

:

1. Küçük çocuk. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Körpe. Taze, küçük, yeni yetişen. Yayılmaya yeni başlayan hayvan yavrusu anlamında da kullanılır.

“Evimizin önü arpa
Arpaya yayılır görpe
Baban olsa gelir idi
Kırat başın’ çarpa çarpa”

(Gelinin Ağıtından, Kaynak: Yaşar Kemal, Sarı Defterdekiler, İş Kültür Yayınları, Haz.: Alpay Kabacalı, Mas Matbaacılık, İstanbul 2002)

görsetmek

:

1. Göstermek.

“Ânat bâm, nasıl yudun, nireye godun, nasıl ahıtdın, deyince hanımı da eliynen görsete görsete anlatır.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

2. Yaptığını yanına bırakmamak, karşılığını vermek.

“Ben sana dünyanın gaç bucak olduğunu görsedecâm heç maraklanma. Her şeyin bir sahatı vahtı var.”

görüben

:

Görerek, görünce, görür görmez.

Taşkın sular gibi akıp çağlarım

Dîdârın görüben gönül eğlerim

Dünyaya geleli her dem ağlarım

Çeşmim karışmadık seller mi kaldı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.416

görücek

:

Görünce.

Baş(ına bürünmüş ibrişim börümcek

Duramıyom yâr ben seni görücek

Dolanıp da hasta halım sorucak

Dillerimden düşer m'oldun güçücek

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.470

görük

:

Katır.

görükmek

:

Görünmek, gözükmek.

“Taşlar Dadal’ım da bağrını taşlar

Gözümüzden akar kan ile yaşlar

Bize yol görüktü kavım kardaşlar

Kalmaz yanınızda öcü Avşar’ın”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, II. Baskı, 1984)

görükmeze gitmek

:

Güneşin batması.

görüm

:

Kocanın kız kardeşi, görümce.

“Seslen görümcüğüm seslen

Başın çıkmaz gara yadsan

Sarı çiçek dökmüş bosdan

Beyiminen bana benzer”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

görüm görmek

:

Nişanlanan kızı ilk kez görmek içingidildiğinde oğlan tarafından kıza takılan ya da verilen armağan, yüzgörümlüğü. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

görümce 

:

Kocanın kız kardeşi.

görümlük

:

İlk görülen bir şeye yapılan tören ya da karşılığında verilen armağan. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

görüncek

:

Görünce, gördüğü zaman.

O ne dedi sen ne dedin varıncak

Oğlan âşık mısın dedi görüncek

El kavşurup dîvanına duruncak

Daha dostum eskisinden güzel mi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.449

görüncük

:

Görümce, kocanın kız kardeşi.

“Seslen görüncüğüm seslen

Başım çıkmaz kara yastan

Yarim ile bana benzer

Yeni çiçek dökmüş bostan”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

görünmek

:

Yanar gibi olmak.

görüşün

:

Görünce.

göscü

:

Gözcü, bekçi, nöbetçi.

Gösun

:

Göksun.

“Yasta Koca Gösun yasta

Güller açmış deste deste

Kusura bakma sen emmi

Gülhanım doğuştan hasta”

 (Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Feridun’a ve Hatice’ye Ağıt, Derleyen: Musa Şahan, Sonay Saygı, Kaynak Kişi: Gülhanım Başçoban)

Gösün

:

Göksun.

göşmek

:

Göçmek.

“Evi sekizine göşdük

Gapıya beygiri çeşdik

Arif’in inkarı mı olur

Yalan dünya senden geşdik”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Arif Bilici’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

g.t

:

Arka taraf, arka kısım, arkası. Özellikle evler için kullanılır. Damın g.tü derler.

“Damımızın g.tü daşlı

Anayın da gözü yaşlı

Ağ benizli gara gaşlı

Gurbet elde guzularım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, As-ker Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Bekar)

“Öküze, ho, g.tüne ko.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

g.t atmak

:

1. Çok sevinmek, ifadede belirtilen işi yaparak sevinmek.

2. Verdiği sözden dönmek.

g.t derdine düşmek

:

Kendini kurtarma çabası içinde olmak.

g.t dönmek

:

Yardımını veya selamını kesmek.

g.t içi kadar yer

:

Küçücük mekan.

“G.t içi kadar yer.”

g.t g.te:

:

Peş peşe, arka arkaya.

g.t g.tün’oduğum oyunu

:

Bölgede oynanan bir köy seyirlik oyunu.

G.T G.TÜN’ODUĞUM Bu oyun bir düğün oyunudur. Oyunu delikanlılar oynar. Bir harman yerinde gençleroturarak bir halka oluşturur. Oturanların arkasına bakması yasaktır. Gençlerden biri elinde kıvrılarak mahramadan (havlu, peşkir) yapılmış kalın bir halatla dolaşmaya başlar. Mahramayı arkasında saklayarak dolaşır. O arada mahramayı birinin arkasına gizlice koyar. Dışarıda gezinen biri olur. Bu ebedir. Ebe mahramayı bıraktığı delikanlının yanına gelir, mahramayı eline alır ve yerdekine vurmaya başlar. Yerdeki kaçar, ebe kovalar. Geri yerine gelene kadar kovalar ve vurur. Yerine gelip oturunca vurma ve kovalama biter. Yerdeki farkına varır da mahramayı bulursa, kalkar ebeyi kovalar ve yakaladığı yerde ebeye vurur. Ebe kalkanın yerine gelip oturur. Öteki ebe olur. Bu oyun böylece devam eder.

(Hilal Gülben Gerek, Adana İli Pozantı İlçesi Halk Kültürü Araştırması Konulu Yüksek Lisans Tezi, Ç.Ü. S.B.E. TDE. ABD, Adana, 2012, s.171)

g.t kıyamı

:

Otururken ayağa kalkar gibi yapmak.

g.t oyunu etmek

:

Hile yapmak.

g.t poçalamak

:

Oyalamak, savsaklmaka.

g.t sornuğu

:

Çapa işçilerinin iki saat süreli öğlen dinlenmeleri.

g.t tokuşturmak

:

Araları çok iyi olmak, ilişki kurmak, kaynaşmak.

“G.t tokuşturuyorlar.”

g.taracı 

:

Hastalıklı, ölümcül hastalıklı.

g.tden bacaklı

:

Kısa boylu şeyi bilir gibi, her şeyi yapabilecekmiş gibi davranan kişi.

g.te yakın yerden et, engin daldan murt yememek

:

Kibirli davranmak.

g.tlek

:

1. İş yapmayı sevmeyen kimse.

2. Oğlan, ibne.

g.tleŋ

:

Yerinde durmayan, sıçrayan, hoplayan.

g.tlesek

:

G.tçü, g.te düşkün, homoseksüel, işine gücüne güvenilmez kimse.

g.tlük

:

İzmarit.

g.toş

:

Bir tür küfür.

g.tselik

:

Eyer ya da semerin arka kısmındaki enli kuşak.

g.tü bö:k

:

Kalçası geniş.

g.tü çahıldaglı

:

Beceriksiz, işe yaramaz kimse.

“G.tü çahıldaglı.”

g.tü çürük

:

Sağlıksız ve sıksık hasta olan kimse.

g.tü gızıl olmak

:

Çok tembel olmak.

“G.tü gızıllaştı.”

g.tü gömme

:

Arkası bayıra yaslanmış, önü açık dam ev.

g.tü g.tüne bağlı

:

Arka arkaya bağlı olma durumu.

g.tü gurtlu

:

Yerinde duramayan.

“G.tü gurtlu.”

g.tü kızıl

:

Tembel, üşengeç.

g.tü patlasa

:

En fazla, en çok, olsa olsa.

“G.tü patlasa 35 lira eder bu.”

g.tü soğumak

:

Çok mutlu olmak.

g.tü yememek

:

Bir işe girişmeyi göze alamamak, bir işten çekinmek.

“G.tü yemedi.”

g.tü yere yakın olandan korkmak

:

Kısa boylulara köse derler, köseler çok uyanık ve kurnaz  olduklarından, bunlardan çekinilmesi gerektiğini anlatmak için kullanılır.

“G.tü yere yakın olandan kork.”

g.tü yeyni olmak

:

Hareketli, çalışkan, atik olmak.

“G.tü yeyni, çıkla adı sabi gimi.”

g.tün g.tün gitmek

:

Geri geri gitmek.

g.tün g.tün göle düşmek

:

Pekte haklı olmadığı halde mala mülke kavuşmak.

“G.tün g.tün göle düştü.”

g.tünden korkmak

:

Kendi canından korkmak, başına bir iş geleceğinden kaygı duymak.

“Taşbaş gittikten sonra sen g.tünden korkuyorsun.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

g.tüne düşgün

:

1. Arkasına yani emmi, dayısına düşkün.

2. Çıkarlarına düşkün.

g.tüne düşmek

:

Bir kimsenin sürekli peşinden gitmek, birini taklit etmek,

birinin yaptıklarını yapmak, birisiyle arkadaşlık etmek [Bu söz “arkasına / ardına düşmek” şeklinde de ifade edilmektedir.

“G.tüne düştü.”

g.tüne eke

:

Her şeyi bilir gibi, her şeyi yapabilecekmiş gibi davranmak aslında elinden çok bir şeygelmemek, kendi çıkarlarının peşinde her şeyi gözetmek.

g.tünü gıvratmak

:

Oyalanmak.

g.tüne gitmek

:

(Sermayede) Zarar etmek, sermayeden yemek.

“Sen de gün gün g.tüne gidiyorsun.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

g.tüne güven olmaz

:

Yapacağı işle ilgili sonucun belirsiz olması, sonucun kestirilememesi, daha çok daolumsuz sonuç çıkacağı inancı.

g.tüne güvenmek

:

1. Arkasına, yani emmisine, dayısına güvenmek.

2. Yaptığı veya yapacağı işin arkasında durmak, sağlam durmak.Kendine güveni çok olmak.

“G.tüne güvenen bu yola başkoyar.”

g.tüne şeytan

:

Hile yapan, kurnaz, fetbaz.

g.tüne yılan gaçmak, çıkaracak leylek aramak

:

İçinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulmak için

g.tünü çula sürtmek

:

Kaçınmak, bahaneler üretmek.

g.tünü geri çekmek

:

Kendini çekmek, vaz geçmek.

g.tünü yumak

:

Kusurlarını örtbas etmek, aklamaya çalışmak, savunmak.

“G.tünü yumaktan vaz geç.”

g.tünün ağzında olmak

:

Çok yakınında olmak, burnunun dibinde olmak.

“Hökümet g.tümüzün ağzında diye o kadar da söyledim hakim bey, gene de dinletemedim, gavga etdiler.”

(Abdal Höçülü’nün torunlarından: Nakleden Andırın’dan Mustafa Rüzgar.)

g.tünün bokuyunan

:

Yaşının küçüklüğüne bakmadan büyüklerle bir arada olmaya çalışan çocuklara latife yollu söylenir, bazan da bu tür kimselere haddini bilmesi babında söylenir.

“G.tünün bokuyunan bana iş belletmeye çalışıyor.”

g.tünün gılı ağarmak

:

Çok yaşlanmak.

“G.tünün gılı ağarmış daha camiyolu bilmez.”

götürek

:

Karın donmuş hali.

götüre:m

:

Bölgemiz göçmen ağzında; götüreyim.

götürge

:

1. Değirmenlerde un, bulgur gibi şeyler öğütülürken değirmen taşının ayarını yapan düzenek.

2. Gayret, çaba.

götürgeyi indirmek

:

Savından vazgeçmek,tavrını yumuşatmak.

g.türgü

:

Kasık bbağı.

g.tüynen göle düşmek

:

Hiçbir çaba sarfetmeden seravuşmak.

g.tüynen Konya’yı devirmek

:

Sakarlık yapan kimseler için kullanılır.

g.tüynen köy yıkmak

:

Sakar ve davranışı kaba.

g.tüynen köyü devirmek

:

1. G.t sözcüğü arka, emmi dayı anlamına gelmektedir. Arkasını yanı emmi dayısını bir araya getirerek olumsuz anlamda imkansız işleri başarmak.

2. Elinden bir şey gelmediği hâlde her şeyi yaparmış gibi davranmak.

g.tüsikli

:

Bir tür küfür.

g.tveren

:

Bir tür küfür.

göv 

:

1. Gökyüzü.

2. Henüz olgunlaşmamış meyve.

3. Yeşil, gök.

“Göv basma, atlas dolama

Selver şan verdin âleme

Gözlerini demem amma

Gaşları benzer galeme”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

gövkır

:

Gök-kır, mavi gözlü.

gövcek

:

Gök şey, taze, yeşil.

gövdeli

:

Karnında yavru bulunan, yüklü, gebe, hamile.

“Gövdeli avradı götürmüşsün şeleğe.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

göveğen

:

Tek tırnaklı hayvanları rahatsız eden sinek.

gövel

:

Yeşil, gök mavisi, menevişli.

“Elim benim ince işli

İnneleri heril başlı

Gardaşımın gelinleri

Gövel ördek yörüyüşlü”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Karac’oğlan der ki elden ellere

Akam gidem boz bulanık sellere

Gövel ördek gibi gölden göllere

Çırpına çırpına yüzer ikisi

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.464

gövel ördek

:

Yeşil başlı ördek, yaban ördeği.

“Aşıklar sazını eline alsa

Güzeller perdesin yüzüne vursa

Bir yiğit sevdiğin sesini duysa

Gölde gövel ördek ötmüş gib’olur”

(Haşim Nezihi Okay, Köroğlu ve Dadaloğlu, May Yay., 1970)

göveldek

:

Erik, armut, çam vb. ağaçların üzerinde asalak olarak yetişen, yaz kış yeşil kalan bir çeşit sarmaşık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

gövelek

:

Ham, olgunlaşmamış domates

göven

:

Toprağın bitirme kuvveti, biteklik. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

göverinti

:

Yeşillik.

gövermek

:

Yeşillenmek.

göverti

:

Yeşillik, morartı.

gövşen

:

Mavi, maviye çalan, gök rengi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

“Gövşen gözlü, bembeyaz. O dodû gün yavrım, Cenabıallâm nur dôdurdu.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

gövünmek

:

1. (Meyve için) Kızarmak.

2. Yanar gibi olmak, yanarcasına, ateş karşısında yanık bir hâl almak..

“Karac’oğlan size bakar sevinir

Sevinirken kalbi yanar gövünür

Kımıldanır hep derdlerim devinir

Yas ile sevincim yıkışır dağlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 579

göy

:

1. Gök.

2. Yeşil.

göya

:

Güya.

göylemez

:

Yeşil soğan.

göylük / gö:lük

:

Yeşillik.

göymet

:

Yeni doğan çocuklar için dağıtılan şeker.

göynek

:

Köynek, iç giysisi.

“Aziziye at oynağı

Gana belenmiş göyneği

Gıyman emmiler gıyman

Dul garının bir deyneği”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Eşkıya İken Askerlerce Vurulan Battal’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Ömer Bozkurt)

göynük

:

1. Sıkıntılı, kederli.

2. Çok olmuş, çürümüş, eskimeye yüz tutmuş.

3. Göğünmüşolan, hafifçe yanmış olan.

“Bırak göynücügün bırak

Maraş’ın da yolu yırak

Benim kuzum gelirdi amma

İzin vermedi felek”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Trafik Kazasında Ölen Zübeyir Temiz’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Kara Sultan Temiz)

göynümek

:

1. Yüksek ısıda erimek.

2. Güneşte kızarmak, haşlanmak.

3. Yanacak derecede ısınmak, hafif sararmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

göyük

:

Dişi at. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

göyün

:

Gönül.

göyündürme

:

Etle dere arasında meydana gelen şişlik, bir çeşit deri hastalığı.(TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

göyünmek

:

1. Dertlenmek, içlenmek.

2.(Kumaş vb.) Yanmak, ateş, ısı etkisiyle renk değiştirmek, yanar gibi olmak, üzülmek.

“Karac’oğlan size bakar sevinir

Sevinirken kalbi yanar göyünür

Kımıldanır hep dertlerim devinir

Yas ile sevincim yakışır dağlar”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

göz

:

1. Oda, evin bölümlerinden her biri. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

2. Nazar.

“Sende göz var.”

3. Menbâ, kaynak sularının çıkış yeri.

“Kaynaklar birleşince pınar, pınarlar birleşince göz ismini alır ki buna menba denilmektedir.”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

4. Görme organı.

“Gözüne bir görünür var.”

(Belasını arıyor anlamında bir Andırın deyimi. Rahmetlik dedem Köse Musa çok kullanırdı bu deyimi.)

5. İki kiriş arasında kalan oda parçası, sonbahar.

6. Bağ çubuklarında yaprak ve filiz çıkan yer, tomurcuk. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

göz basması

:

Kendine güvenmek.

göz bayıcı

:

Cambaz, sihirbaz.

“Göz bayıcı.”

göz boncu:

:

Nazar boncuğu.

göz değdirmek

:

Nazar etmek.

göz değil gön deliği

:

Gözünün önündekini arayıp da bulamayana denir.

göz değmek, göz de:mek

:

Nazar değmek.

Eğnine geyinmiş alınan moru

Gören yiğitler de çekiyor zarı

Mevlâm hûb yaratmış şöyle bir yâri

Korkarım ki sana değer göz gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.553

göz erimi

:

Gökyüzü, Ufuk, Göz Irımı

göz gamayı

:

Çapak.

göz göz olmak

:

Çoğalmak, azgınlaşmak.

“Evvel bahar yaz ayları doğunca

Akar boz bulanık neden dereler

Sen de bencileyin yârdan mı oldun

Göz göz oldu sinemdeki yaralar”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 575

göz gözü görmez olmak

:

Çok karanlık olmak.

“Üstündeki ağacın dalları da karanlığa karıştı. Göz gözü görmez oldu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

göz kesimi

:

Göz kararı, oranlama. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

göz kuyruğu

:

Gözün kulağa yakın olan uç kısmı.

“Sakın benli peri sakın

Çifte hamayılı takın

Gözün kuyruğuna yakın

Yâre bir ben gerek bir ben”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 529

göz vermek

:

Memenin uç vermesi.

“Gümüş hamaylısın takmış boynuna

Çifte memelerin dizmiş koynuna

Gören aşıkları yakar kendine

Göz vermiş memeler ballar akıyor”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 614

gözcü

:

Tahtacılarda, cemlerde dedenin buyruklarını taliplere bildirmekle; sükûneti sağlamakla; cem kurallarına taliplerin uyup uymadığını gözetlemek ve gerektiğinde onları uyarmakla görevli hizmet sahibi.

gözden çıkgaç

:

Önemsiz, gözden çıkarılmış.

gözden çıkmak

:

Gözden olmak, gözlerini kaybetmek.

Bülbülün durağı güldür ezelden

Vefa gelmez imiş değme güzelden

Ağlayı ağlayı çıktım gözlerden

Kerem eyle gönül gel vazgelelim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.497

gözden düşkün olmak

:

İlgi görmemek, revaçta olmamak.

Getirin atımı binem Aşkar'a

Alem bilir sevdiğim aşikâre

Dellâllar çağırtsam günde beş kere

Satılmaz kumaşım gözden düşkündür

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.619

gözden ırmak

:

Gözden yitirmek. 

“Aman Cereni gözden ıramayın. Aman ha, amanı bilir misiniz?”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

göze

:

1. Saman dökmek için evin damında açılan delik.

(TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Tulum derilerinin deliklerini kapatan düğüm yeri.

3. Kalburun iri deliklisi / küçük kalbur.

4. Pınar ya da akarsuyun ilk çıktığı yer, bulak.

“Bir oğlan torunum olsa

Gözenin başına gelse

Kuş yuvasından düşüp ölse

Dedesiyim ağlamam mı?”

(Anonim - Karatepelinin doğmayan çocuğuna yaktığı ağıdından)

göze dokunmak

:

Nazar değmek, göze gelmek.

Ala göze sürme çekme

Başını bir yana yıkma

Sakın yücelere çıkma

Dokanırsın göze gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.545

göze dolu

:

Göz alıcı, göz dolduran.

göze girmek

:

İlgi ve önem kazanmak.

gözeğet almak

:

Nişan almak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gözek

:

Uzağı gören, dürbün.

gözel

:

Güzel, iyi, hoş. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Anam da bilir işini

Gözel bağlardı başını

Bütün dünyaları gezdi

Büğon da buldu eşini”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

gözemek

:

1. Çimlenmeyen tohumların yerine yenilerini ekme işlemi.

2. Örme ya da dokuma eşyanın delik yerlerini örerek dokumak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gözenek

:

1. Elek kalbur gibi nesnelerin her bir deliği.

2. Pencere.

3. Metal kapların oksitlenerek delinmesi.

4. Eski tip geleneksel evlerde yüklük ile toprak arasındaki bölmelerin her biri.

“Oda kapısından girilince, tam karşıya düşen bir set vardır; yük adı verilen bu setin üstüne yataklar, zahire çuvalları vs. yerleştirilir, boş kalan alt ve toprak kısmı bir takım gözlere ayrılmıştır. Bu gözlerin ismi gözenektir.”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

gözenerek

:

Bakacak yer, delik.

gözer

:

1. Bölgemiz göçmen ağzında; iri gözlü kalbur.

2. Delikleri kalbur deliğinden daha iri olan eleme aracı, sarat. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. Osm. İç.)

“Dadal’ım der, bin bir dağı gezerim

Aladağ’da bir yapılı gözerim

Hak vergisi şıvgaların ezerim

Bağışla-gör mor sümbüllü Ala’mı”

(Cahit Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul, II. Baskı, 1984 S. 253)

gözgöz

:

Köylerde eskiden içine bir şeyler koymaya yarayan, bezden yapılmış cepler (Duvara

asılır ve içerisine ufak tefek şeyler konulurdu.)

gözgü

:

Aynı. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

gözleği

:

Gözetleme yeri, avsın, pusu yeri.

gözlek adam

:

İyi nişan alan kimse. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gözlemek

:

Beklemek.

“Ağşam olur sabah olmaz

Gözlerime uyku girmez

Taz’ardında çift’elinde

Gözlerim İrbaham gelmez”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gözleri velfecir okumak

:

Devamlı sağı solu gözetleyen, açıkgöz kimselere denir.

“Gözleri velfecir okuyor.”

gözlerinden fer kaçmak

:

Halsiz ve donuk bakmak.

gözlerinden perpir gibi dökmek

:

Çok ağlamak, sulou selli uğlamak.

gözlük

:

İçine tarak vb. şeyleri koymak için birkaç bölmeden oluşan 35x50 cm ebatlarında kumaştan yapılan ve duvara asılan nesne.

“Hayal mayal hatırlıyorum rahmetli nenemin ön odada duvara astığı gözlüğü.”

gözleyi gözleyi gözü dört olmak

:

(Birini, bir şeyi)Özlemle beklemek, çok beklemek.

“Seni beklerim akşamdan beri. Gözleyi gözleyi gözü dört oldu. Ancak mı geldi sıra?”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gözü büyük

:

İri gözlü sevgili için kullanılan bir sıfat.

“Gözü böyük.”

gözü delik

:

Aç gözlü.

gözü garakmak

:

1. Baş dönmesi neticesinde bulanık görmeye başlamak.

2. Başı dönmek.

“Gözü garaktı.”

gözü göğermek

:

Çok acıktığını ifade etmek için kullanılır.

gözü göv

:

Nazarı değer.

gözü göz değil

:

Bir hayınlık düşünüyor anlamında.

gözü güvermek

:

Bir şeyi çok istemek, acıkmak.

gözü küllü

:

Saf, kolay kandırılan.

“Gözü küllü.”

gözü kümpellik

:

Salaklık, enayilik, kafası çalışmama.

gözü tıyannamak

:

Yılmak, gözü korkmak.

gözü ummag

:

Bir yiyeceği canı çok çeken ama eline bir şey geçmediği için yiyemeyenni,in göz ağrısına yakalanması.

gözübohça

:

Sinek yiyen ve kertenkeleye benzeyen sürüngen.

gözüyaşı

:

Göz yaşı.

Ağacın eyisi özünden olur

Yiğidin eyisi sözünden olur

El için ağlayan gözünden olur

Ağlama hey gözü yaşın sevdiğim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.494

gözü zibillikte açılıg

:

Değersiz ve pis şeyler ile uğraşan kimseler için kullanılan bir deyim.

“Gözü zibillikte açılıg dünyaya.”

gözüŋ ırdı:

:

Gözün görebildiği.

gözüne bir görükür olmak

:

Belanın üzerine gidenler için söylenen bir deyim.

“Gözüne bir görükür var. Ne desem de ikna edemedim.”

gözüne görükmek

:

Ruhani varlıkları görmek.

gözünü belertmeg

:

Gözünü ağartmak.

gözünü irmemek, gözünü ırmamag

:

Sürekli aynı yöne bakmak.

gözünü seveyim

:

“Çok rica ediyorum, lütfen” anlamında kullanılır.

“Gözünü seveyim.”

gözünün kirişi gırılmak

:

Çok korkmak, bir işe girişmekten caymak.

“Daha işe başlamadan gözünün kirişi gırıldı.”

gözünün kökü göğermek

:

Özellikle kadınlar için aşırı özlem çekmek.

“Gözümün kökü göğerdi. Elimde değil ki”

gramafon

:

Radyo.

grat

:

22 kg.lık tahıl ölçüsü birimi.

ġu

:

Dök, boşalt.

ġuba

:

Horozun çene altında sarkan et.

ġuba:laşmak

:

Sırayla birbirinin işini yapmak.

ġubalı

:

(Horoz için) Gubası büyük olan.

ġubar

:

1. Susuz yer, kıraç tarla.

“İnce hatta dar, gubarlı, hafif bir yağmur yağsa, çamır deryasından geçilmez olan sokaklarda bize göre şekillenmiş olan oyunlardan hiç biri yok artık”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

2. Toz, toprak zerrecikleri.

3. Kabarmış, yumuşak toprak.

4. Tortu.

“O goyuları âşamdan goyarım. Dibine oturur onun gumu gubarı:.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

ġubarlanmak

:

Toza toprağa belenmek.

“Meraklı çocukların dört bir yanında koşuşup oynaşmalarıyla, sunulacak hediyeleri taşıyanların, bahşiş alacakları neredeyse kesin olduğu için gubarlanmalarıyla, çalgının sesini duyanların evlerinden çıkarak katılmalarıyla  gittikçe yoğunluk ve hareket kazanmış büyük bir kalabalık halinde evinin önüne varılırdı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan II, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġubarmak        

:

1. Çalım satmak.

2. Şişinmek, övünmek.

3. Hiddetlenmek.

“Beyler bir habar geldi:

Göçek geldi, malın alayını sürüyormuş.

Kubarıyor herif.

Şu atı beri çekin, çakmaklı tüfeği verin! Dedi. Ona adamı gösderdeyim.”

ġubat

:

Kaba, uygun olmayan, patavatsız.

ġubba

:

Kubbe.

ġubbek

:

İlkbaharda çok zaman çam üzerinde öten bir kuş. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġubuduklanmak

:

Çalımlı, çalımlı durmak.

ġubul

:

Çukur, boş, hileli.

ġubur

:

1. Koyun, keçi pisliği, pislik.

“Çocuk edirafındağları galdırıp vururken, galdırıp vururken yağa yarılmış, ağzından bir gannı gubur çıkmış diyor nenem”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

2. Çakıl, toz, toprak ve zerrelerden oluşan yığın.

3. Buğdayın içinde geriye kalan toz toprak gibi yabancı nesneler topluluğu.

4. Fişeklik.

5. Ağacın ezilmiş yaprağı.

6. Cüzdan.

“Dört oğlum var dört taburda

Fişeği dolu guburda

Sabır eyle oğlancığım

Çok keramet var sabırda”

(Kaynak şahıs: Celil Çınkır, Bostan’ın Ağıdından)

ġuburcuk kusmak

:

Hastalanmak, kan tükürmek.

ġuburluk

:

Koyun, keçi pisliğinin biriktirildiği yer.

ġubuz atmak, ġubuz sıyırmak

:

Yalan söylemek, abartmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġuca:

:

Kucağa.

“Suyumu gullar ocâ

Asbabın atallar bucâ

Gafayı alıllar gucâ

Bir gün ağlar anan atan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Süleyman Çiftçi’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Hurside Karpuz)

ġucak

:

Kucak.

“Gucakda bebek gezdirdim

Evim barkımı yitirdim

Sağ giden bebeyin

Cenazesini getirdim”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Zatüreden Ölen Zeliha’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: İbrahim Gök)

ġuca:m

:

Kucağım.

“Gelinin bebegi olsa

Vursam gardaşın adını

Alsam guca’amda sevsem

Verir mi ola dadını?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kara Süleyman Ağan’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġuca:nda

:

Kucağında.

“Gara salvar bacânda

Yağlı martin gucânda

Öldürmüşler Hacıveli’mi

Düşmanların ocânda”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kurşuna Dizilen Eşkıya Hacıveli’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Âşık Ali Ateş)

ġucur

:

1. Küçük kazma. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. İşini bilir, eke, kurnaz.

“Mektub saldım vardı m’ola?

Gucur Ali gelir m’ola?

Habarı olsa Gara Serife

Bir yoruluğumu alır m’ola”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hüsne Gelin (Kuru)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: Murtaza Yılmaz)

ġucuş

:

Pamuk kozası. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gucün

:

Güçlükle. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gucür

:

İşini bilir, kurnaz, eke.

guddug, gudduk

:

1. Kendini beğenen, gururlu, kibirli.

2. Sır küpü, sırrını dışa vurmayan.

“Ser verir sır vermez. Ne guddugdur o var ya.”

ġuddüş

:

Kendini beğenmiş, kurumlu, gözü açık.

ġudeyne

:

Bir incir türü, incir kurusu.

ġudik

:

Köpek yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

Ġudret

:

Allah.

“Ağ mı gatdım aşıma?

Çehre yetirdim başıma

Gınamayın gomşılarım

Gudretten geldi başıma”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Vururlan Damadın Ağıdı (Halbur Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

gudubet

:

Pis, çirkin, biçimsiz. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

guduk

:

Aşısız incir.

gudugumme

:

Çok eke, çok kurnaz.

gudumen

:

Bilgiç, kurnaz.

gudumlu

:

Terbiyeli, normal hareket eden, görgülü.

gudumsuz

:

1. Ne bulursa doymak bilmeden yiyen.

2. Terbiyesiz, aşırı davranan, görgüsüz, hazımsız.

ġuduret hememi

:

Kaplıca.

ġudurgun

:

Kudurmuş, sapıtmış.

ġuduruk

:

Durduk yerde kavga çıkaran, suçsuz yere dövüşen.

gudümlü

:

Eli ayağı uğurlu.

gudümsüz

:

Aç gözlü, eli ayağı uğursuz.

“Gelinci kapıya geldi

Ben başına zindan oldum

Anan baban benden sordu

Ben gudümsüz gelin oldum”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġufa

:

1. Sepet, küfe, büyük kutu.

2. Nakış ipi, dantel ipi yumağı.

“Vardım, orda bitene Cafer gibi, cıncıg boncug satan bir adam. Gufa mufa sati:. Selam aleyküm. Aleyküm selam.”

(Mine Kılıç, Kahramanmaraş Merkez Ağzı, Ukde Yayınları, K.Maraş 2008)

gugguğusu

:

Guguk kuşu.

“Yıkılası söbeçimen

Gugguğusu çatal öttü

Gel Zalha kızım

Evdeki gelin gitti”

(Derleyen: İbrahim Davutoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

guguk

:

Çok güzel öten bir kuş.

“Yeter hey ağalar bu sitem yeter

Kuruca’ğa varınca guguklar öter

Gelin kız kalmadı hep sayrı yatar

Sehil yerde açılmıyor gülümüz”

(Celil Çınkır, Andırın Sözlü Kültür Varlıkları Envanter Çalışması I, Dadaloğlu)

Bu dörtlükten anlıyoruz ki Dadaloğlu aşireti ile birlikte Andırın ilçe merkezine çok yakın bir yer olan Kuruca’ya (Bugünkü Orman Deposunun olduğu geniş düzlük alan) yerleşme arzusundadır ve bu bölgeyi çok iyi tasvir etmektedir.

ġugumavuk

:

Baykuş. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

guhur

:

Duman.

“N’ola askere gedeyidi

Baştan bersekerdi tabur

Al yaralı emmim oğlu

Golundan akıyor guhur”

(Derleyen: Osman Taştan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 379)

gukguk kuşu

:

Guguk kuşu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gukgulu

:

Guguk kuşu.

“Burnu gumbut nohutu

Tovgaya goysun halası

Ağzı gukgulu yuvası

Kuşlara versin babası”

(Veli Aba, Seyfi Metin, Ö. Tuğrul Kara, Osmaniye Manileri, Adana 2011)

ġukġumav

:

Baykuş.

ġukumavuk

:

Baykuş.

gul

:

Bir yün dokuma motifi. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġulag yamsıdmak

:

Duymamış gibi olmak.

“İşine gelmezse gulak yamsıdıyor.”

ġulağı çiniliyesice

:

Bir kimse hayırla yad edildiği zaman kulağı çınlıyasıca anlamında kullanılır.

“Gulağı çiniliyesice emmim olsıyadı şimdi burada bize datlı datlı şor verirdi.”

ġulağının tözü, ġula:nıŋ tözü 

:

Kulak zarı, kulağının hemen yanı.

ġulak

:

1. Mantı.

2. Kulak.

“Evimizin önü depe

Ben de geldim gopa gopa

Teneşire çıkartmışlar

Gulağında altın küpe”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

gulak menteği

:

Fiziksel darbe durumunda ölümcül olduğu düşünülen kulak bölgesi.

ġula:mda

:

Kulağımda.

“Başında moda fesi

Gulâmda galdı sesi

Sen gidiyon dezzem oğlu

Endi mi bebên hersi?”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İsmail Çavuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Bakacak)

ġula:n tözü

:

Yüzün kulağa yakın kısmı.

ġula:na

:

Kulağına.

ġula:na ġurşun ahıg

:

Duymuyor yahut duymazlıktan geliyor.

“Gulâna gurşun ahıg.”

ġula:nda

:

Kulağında.

“Evimizin önü depe

Bende geldim gopa gopa

Teneşire çıkarmışlar

Gulânda altın küpe”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Doğumda Ölen Kadının Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

ġula:sma

:

Kulak asma, dikkate alma.

“Andırın’ın Büveme Köyü’nden Mustafa bir gün Kadirli’den buğday alır. Arabaya yükleyecektir ama yalnız yükleyemez. Bekler, bekler tesadüfen ordan geçen köylüsü Halil hoca yı (Halil Topal) görür. Bire emmoğlu gelde şu çuvalları arabaya atıverek “ der. Arabaya yüklerler. Neden sonra Halil hoca sorar. Ya Mustafa ben gelmesem napacaktın. Niye birini çağırıp ta atıvermedin, bekleyip durdun” der.

Mustafa; “Bire hoca herkes geçip gediyor, heç gulâsanmı var” der.

ġulaşlamak

:

İki kişi birbirinden destek alarak büyük çuvalları kaldırmak. Elin biri çuvalın köşesini tutarken diğer el öteki kişinin bileğini tutar ve çuval kolların üzerine yatırılarak kaldırılır.

guldur duvar

:

Taşların harçsız olarak üst üste yerleştirilmesiyle yapılan

duvar.

guldur olmak

:

Kasık fıtığı olmak.

gulgule

:

Feryat, gürültü, bağırıp çağırma.

gulin

:

Tay.

ġullap

:

Menteşe, eskiden demircilerin kapı, pencere gibi hareketli yerlerde kullandığı bir malzeme.

ġullar

:

Koyarlar.

“Suyumu gullar ocâ

Asbabın atallar bucâ

Gafayı alıllar gucâ

Bir gün ağlar anan atan”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Süleyman Çiftçi’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Hurside Karpuz)

gulle

:

1. Sincap, kalli.

2. Bilye, misket.

ġullep

:

Menteşe, eskiden demircilerin kapı, pencere gibi hareketli yerlerde kullandığı bir malzeme. Kapıların arkasından kapatmak için tahtadan yapılan dönerli mandal.

“Eski kapılarda kapıyı zerzelemek ve sonra da kilid vurmak için veya çatal kapıların iki kanadını kapattıktan sonra mandalını geçirip, gaga burnu takılarak kilitlemesini sağlamak için gullebiler vardı.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan III, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġullibi

:

Kamış ve hayıttan örülmüş ağzı geniş büyük sepet.

ġulluk

:

Bodrum. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġulp

:

1. Lakap. Bir şeyi, bir işi küçültücü bir lakap.

2. Sap, kulp, el yeri.

“Aşgananın duvarlarında gulpundan asılı kevkir, tahra, birkaç tava, boy boy kahve cezveleri, çomça, kepçe, bazı evlerde sedef kakmalıkaşıklık, lambalık, bulunurdu.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġulplaşmak

:

İki kişi tutarak ağır bir şeyi kaldırmak.

ġulplu tas

:

Şire vs. yapılırken kullanılan saplı tas.

ġulpluca

:

İki yanında tutacak olan kazan.

ġulum/n

:

At ve eşek yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġulun

:

At ve eşek yavrusu. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġulunç

:

1. Kürek kemiği, sırt, sırtın iki omuz arası.

“Hince babamoğlu hince

Pürçüğün dökmüş gulunca

Yıkılsın toylar milleti

Nişannısın el alınca”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

2. Bel.

“Geldi mi sabah posdası

Guzum gelenin hasdası

Ağ Irahman can veriyor

Gulunca verik desdesi”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġulungu

:

6 aylık at yavrusu.

gulü

:

Hindi. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gulümfür

:

Karanfil.

gulüştürmek

:

Güldürmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġum

:

Kum. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

“Yol üstünde ulu mezer

Yel esdikçe gumu tozar

Ya n`edeyim emmim oğlu

Yeni açılmıs gülden güzel”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalıktan Ölen Ali Tahta’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

ġumacık

:

Çınar ağacının yaprağında bulunan kendi doğal tozu.

“Gumacıklı çınar yapraklarına tarhanayı asla sermezdi ninem. Tadını bozarmış çınarın gumacığı.”

ġumadın

:

Koymadın, bırakmadın, hepsini tükettin anlamında koymak fiilinin çekimi.

“Doktur doktur gezdirdin

İlaç gumadın yedirdin

Ben yareme çare bulamadım

Ben eşime çare bulamadım”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Keskahlı Hüsne Çınar’ın Ağıdı-1, Kaynak Kişi: Mustafa Çınar)

ġumalama

:

Tavukların eşinmesi.

ġumandan

:

Komutan.

“Garlı dağlar, garsız dağlar

Garı erir, suyu cağlar

Gadanız alıyım eller

Gumandan başında ağlar”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gumanlı

:

Karışık dalgalı.

ġumaş

:

1. Köpeklere verilen genel ad.

2. Kumaş.

“Uzun Salak’da ekici,

Bulamam ağamın yekini,

Çatal kilimi gerer de,

Yığarım gumaş yükünü.”

(Mehmet Temiz, Andırın Ağıtları, Yüksek Lisans Tezi, Hastalıktan Ölen Abdil Ağa’nın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġumbilis

:

Komunist.

ġumbur

:

Kambur.

“Gumburu çıkmış hala dünya telaşesinde.”

ġumbut

:

Nohut, buğday, arpa, çörek otu, mısır,vb. tahıllarınkavrulması ve sonra öğütülerek un haline getirilmesidir.

ġume

:

Avcıların pusu yeri. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġumguma

:

Laf kalabalığı.

ġumpir

:

Patates. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gumu

:

Gibi.

“Ablak İsmet’imin yüzü

Bulgur gumu gaynar özü

Utanma gurban oluyum

İstediğin kimin gızı”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gumucak

:

Sinek vs. larvası.

gumül

:

Susam ve ekin demeti.

gun

:

1. Güneş, gün. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

2. Koyun, bırakın.

ġundamsız

:

Kanaat etmeyen, gözü doymayan.

ġundura

:

Kundura, ayakkabı.

“Gır atın ahar içinde

Parlak gundura gıçında

Elin atlısı geliyor

Emmim oğlu yok içinde”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġunduru

:

Bir buğday çeşidi.

ġunduz 

:

Kedigillerden bir hayvan.

ġungul

:

Gizli sır, işin içinde iş.

ġungulu

:

Küçük su testisi. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

ġungulugo:k

:

Bir çeşit ot.

ġunmak

:

Konmak, yerleşmek.

ġunnacı

:

(Kısrak, eşek, kedi, köpek) Yavrulayacak olan, karnında yavru bulunan.

ġunnamak

:

1. Yumurtlamak.

2. (Köpek, kedi, at, eşek) Doğurmak, yavrulamak.

ġunpur

:

Patates.

ġurada

:

Kullanılmayacak kadar eski, hurda.

ġurag avı

:

Evcil kekliğin ötmesiyle yabanıl kekliklerin gelmelerinin beklenerek yapılan av.

ġuralanmak

:

Bir işe hazırlık yapmak.

ġurampa

:

Tuzak, hile, düzen (Gurampa kurmak)

Ġuran

:

Kur’an-ı Kerim.

“Dezzem gızı Cennet Hatın

Hepimizden yaş ileri

Guran okunurkan kakmış

Zahar bozuluk morali”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kalpten Ölen Kenan Kurtbeyoğlu’nun Ağıdı, Kaynak Ki-şi: Sariye Gök)

ġuranpa

:

Tasarı, düşünce. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġurban

:

Kurban.

“N’olacak bu benim halım

Gırıldı ganadım golum

Atım gurbannar oluyum

Söylemiyor gayrı dilim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġurbannık

:

Kurbanlık.

“Köylümüz sade gendini düşünmez. Malını, ine:ni, danasını, davarını da düşünür. Onun uçun ekilir genelde. Bi de gurbanna: vermeg uçun. Gurbanna: verecek arpan yo:sa filancadan bulup getirmeg gerekir.”

(Kadirli Bekereci Köyü’nden Kubilay, kaynak: www.bekereci. com)

gurbet

:

Gurbet.

ġurd

:

1. Kurt, böcek.

2. Kurnaz.

“O ne yaşlı gurd. Ondan gaçar mı heç? Gözü küllü biri mi sandın sen onu?”

ġurdalamak

:

Orasına burasına bakmak, kurcalamak, sağını solunu karıştırmak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġurdamak

:

Kurcalamak, karıştırmak, ilişmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġurdanma

:

Kendine iş yaratıp oyalanma.

ġurdanmak

:

1. Hamarat hamarat oradan oraya gezinmek.

2. Yüz güldürecek bir gelir getirmeyen iş yapmak.

“Bizimki çalışmak sayılmaz, gurdanmak denir.”

ġurdatmag

:

Kurtlanmak.

ġurdele

:

Kurdela.

“İtim itlerin alası

Getmiyor başın belası

Şapkasının gurdelesi

Körün oğlu Halil’e benzerdi itim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġurdeyne

:

Küçük bir incir çeşidi, Yabani incir. Dere kenarlarında kendiliğinden yetişen küçük siyah meyveleri olur.

ġurduk

:

İçten pazarlıklı.

Guren

:

Kuran.

ġurere

:

Kolera hastalığı.

ġureybe

:

Kurabiye.

ġurk

:

Kuluçka zamanı gelmiş tavuk.

ġurk çökmek

:

Kuluçkaya yatmak.

ġurk olmak

:

(Tavuklar için) Kuluçkaya yatma zamanı gelmiş olmak.

“Üç tavı:m varıdı. Üçü de gurk olmuş.”

ġurk yatmak

:

(Tavuklar için) Kuluçkaya yatmak.

“On dokuz tane yumurtanın üstüne gurk yatmış kesmenin kovûnda.”

ġurkuldamak

:

Kuluçka zamanı gelen tavuk için gurk gurk diye ses çıkarmak.

ġurmak

:

Kurmak.

“Evimizin yanı dere

Sular akar çağlayarak

Biz Yasin’e düğün gurduk

Posda posda ağlayarak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Yasin’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Mehmet Bakacak)

ġurmut

:

Armuta benzer, yaprakları çınar ağacı yaprağını andıran Toros dağlarının yüksek yerlerinde yetişen parmak iriliğinde meyvesi olan çok uzun bir ağaç, ahlat.

ġurna

:

1. Çesme önündeki oluk.

2. Hamamda sıcak ve soğuk suyun içine aktığı genelde mermerden yapılan hazne.

“Kadınların hamam günlerinin pek kavgasız bittiği de görülmezdi. Yok kele bacım, gurna sırası bendeydi diyen.; yok aman anam, ıcık da göbek daşında biz oturak kele; nâdar mısmıllandı:z burada diye gemi azıya alıp gurna tasını, içi kil dolu torbasını veya ıslandığından ağırlaşıp yerden kalkmaz olan mezerini kapan saldırırdı rakibesine.”

(Arif Bilgin, Terk Eden Elbistan 1, Bassaray Matbaası, İzmir, II. Baskı 2007)

ġurra

:

1. Nesil, devre.

2. Ad çekme.

ġurrit

:

Boş yalak.

ġurrukkuşu

:

Yuvasını akarsu kıyılarındaki yarlara yapan, kırlangıçtan büyükçe, mavisi bol güzel renkli, ekin zararlılarını, arıları, uçan böcekleri yiyen bir kuş, dırra, arıkuşu.

“Aşağılara doğru gurruk kuşlarının yuvalarına elini sokarak, öteki kuş yuvalarını yoklayarak iniyordu.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

ġurrum

:

kurarım.

gursa:, kursağı boklu

:

Haram helal gözetmeksizin her tür kazanca evet diyen kişi.

ġursag

:

Mide.

ġursana dayanamama

:

Pisboğaz.

“Gursana dayanamaz.”

ġurşun

:

Mermi.

“Gargılık’da görülüyor

Gumandannar deriliyor

Gurşun yemiş benim oğlum

Ağ bilekler geriliyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sarı Mulla (Mullacık)”nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

ġurt

:

Kurt.

“Gurban ollum düğününe

Ben duruyum oyununa

Ağ sakallı vezir ağam

Gurt dadanmış goyununa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Belkıse Gök (Ballı Hatın))

ġurtlaŋġaş

:

Kürdan.

ġurtlanma

:

Böceklenerek bozulma.

ġurtulmak

:

1. Doğum yapmak.

2. Kurtulmak.

“Aşcısının adı Hürü

Güneyliler sürü sürü

Yemin araya girince

Gaç da gurtul sefil Veli”

(Kaynak: Hürü Köse, Andırın Büveme Köyünden)

ġuru

:

1. Biber, patlıcan, kabak gibi sebzelerin içi oyularak kurutulmuş hali.

2. Zayıf.

ġuru (kuru) ağaç

:

Anamur’un Kaş yaylası altında, Yörüklerin bir konak yerine verdikleri ad.

ġuru boş

:

Yavan.

ġuru ġuru ġurban olayım, takır takır gadanı alayım

:

Dilinden iltifatı ve hoş sözleri bırakmayan ancak sıra icraata geldiğinde hiç oralı olmayan kimselere denir.

“Guru guru gurban olayım, takır takır gadanı alayım.”

ġuru ġuru kadanı alim tahır tahır yoluna ölim

:

Kuru kuru seversem, takır takır da yoluna ölmüş olurum.

“Guru guru kadanı alim tahır tahır yoluna ölim.”

ġuru ġuru pas

:

Sonuçsuz çaba.

ġuru para

:

Hazır para (Emlak, çek, senet değil).

ġuruyer gunduzu 

:

Gayışkanat.

ġurudmak

:

Kurutmak.

“Gene geldi güz ayları

Ağaçları guruduyor

Suna boyla sürmeli gızım

Beni duz gimi eridiyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

ġurulmag

:

Şatafatlı bir şekilde oturmak.

ġurumak

:

Kurumak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Yekin emmimoğlu yekin

Gurumuş elleri bakın

On senedir dert çekiyor

Zalim imiş derdi çetin”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, İmirze’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

ġurumlanmak

:

Kibirlenmek, çalımlı davranmak.

ġuruntu

:

Böbürlenme.

ġurunur

:

Kurutulmuş üzüm.

ġurunur yeri

:

Üzümü kurutmak için bağ içinde oluşturulmuş mekanın adı.

ġuruş

:

Kuruş.

ġurut

:

Kışlık, kurutulmuş  sebze türü yiyecekler.

ġurutsa

:

Zayıf, cılız.

gurüyeneçe:

:

Kuruyana kadar.

ġusgûk

:

Dağlık ve ormanlık yerlerde yaşayan güvercine benzeyen ondan biraz daha küçük eti yenen bir kuş, yusufçuk kuşu.

ġusġun

:

1. Semer. Atın üzerine bağlanıp yük taşımakiçin kullanılır.

2. Şalvarın bele bağlandığı yer.

ġuskan, gusgun ya da ġuskun

:

At eyerini tutturmak için atın kuyruk altından gecen palan.

ġuskundan yukarı osurmak

:

Haddini bilmemek.

ġusgunu düşük

:

Giyimi kötü, rüküş, paspal.

ġuskunu ġırık olmak

:

Bir eksiği bulunmak.

“Guskunu gırık zavallının. Yoksa o bu hallere düşecek adammıydı. Aklı yetiyor gücü yetmiyor.”

ġusmag

:

Kusmak.

ġussa

:

Tasa, kaygı, keder, üzüntü.

ġusulluk

:

Banyo, yıkanılan yer.

ġusur

:

Kabahat.

“Gadan allım Müzeyyen Gelin

Görümceni vermen ele

Dam dolusu selam salmış

Onun gusuruna galma”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

gusülhane

:

Küçük banyo.

ġusür

:

Kabahat.

ġuş

:

Kuş, acemi.

“Daşdan daşa sekerkennek

Gapıdumdan akar gannar

Uçan guşa car eyledim

Düşman gurşun sıkarkannak”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Düşmanlarca Vurulan Üç Yoldaşın Ağıdı, Kaynak Kişi: Döne Höbek)

“Leylek benim nerden guşum, yazın gelir gışın gider.”

ġuş teneye dolanır

:

İnsanlar menfaatleri peşinde koşar.

“Guş teneye dolanır.”

ġuş uykulu

:

Uykusu derin olmama, uykusu içinde en ufak bir çıtırtıda uyanıveren insan için kullanılan bir deyimdir.

ġuşak, ġuşag

:

Kuşak, sargı, bel.

“Hasan’ı da dersen uşak

Sülemen’e aldım guşak

Varıyor eşim varıyor

Tülü dağal maya köşşek”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġuşana, ġuşane    

:

Altı yedi litrelik ağzı yayvan bakır ve kalaylı su, süt ve ekmek kabı.

ġuşgana, ġuşkana

:

1. Ekmek leğeni, ekmek sepeti.

2. Küçük tencere.

ġuşgana:zanı

:

Orta büyüklükte kazan.

ġuşlug

:

Sabah ile öğle arasındaki zaman dilimi.

“Bülbül boş dala gonmuyor

Mihnesi buna ganmıyor

Varın sö:len Hacca Gıza

Guşlug oldu uyanmıyor”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kına Gecesi Ölen Hacca Kız’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Döndü Parmaksız)

ġuşluklayı

:

Kuşluk vakti.

“Oğlum galmadı ocakda

Atım galmadı bucakda

Ne yatıyon Boyraz oğlum

Guşluklayı ısıcakda”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

ġuşlukleyin

:

Kuşluk vakti, sabah saat 9-10 sularında.

ġutlu

:

Kutnu, bir kumaş türü, değerlibir kumaş.

“Yapdırırım al bir gonak

Döşşerim senin odana

Gutlu yataklar serer de

Beklerim senin yolunu”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġutnu

:

Bir kumaş türü.

“Terkisinde beş top gutnu

Ben gutnuyu nediciyim

Yol verin bana gurtlar

Ben anama gediciyim”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġutu, kutu

:

1. Buğday ölçmede kullanılan araç.

2. Kutu.

ġuvalamak

:

Kovalamak.

“Ha:la, tavık dutacak bir makine bulunamaması veya golay bir yolunuŋ bulunamaması; ilkel yöntem olarak guvalıya guvalıya dutmamız incilerimizin başında gelenlerindendi.”

(Kadirli Bekereci Köyünden Ekrem, Kaynak: www.bekerecikoyu.com.)

ġuvalgaç

:

Övünen, böbürlenen.

ġuvaltak

:

Yarı aralık.

ġuvatlı

:

Kuvvetli.

ġuvar

:

Kovalar.

“Anavarza yazıları

Ceren guvar tazıları

Bir ocağa sebep olmuş

Aralığın muzuları”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġuvermek, ġuvertmek

:

Koy vermek.

“Terkimde de bir top gutlu

Ben de heğle ediciğim

Guverin de Kürtler beni

Ben anama gediciğim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġuvvadlı

:

Kuvvetli.

ġuvvet

:

Kuvvet, güç.

ġuyaz

:

Güneş görmeyen yer.

ġuyer

:

Bırak, teslim et.

Fıkra gibi bir Karatepeli anısı.

“Yıl 1981. Aylardan Ağustos sonu veya Eylül başı. Yusuf Sıra ve ekibi bizim evin önünde su guyusu deşiyor. Yani Bekereci’nin en yüğsek noktasından su çıkarmaya çalışıyollar. Ben de geçirdiğim gazadan sonra  hasta yata:ndiyem. Emmim (Cart Ali) ırahmatlık da var. Çardaktiyek. Yusuf abi milleti gülmekten gırıp geçiriyor. O aralar bir Solak Hacı taklidi dutdurmuş gidiyor. Gülmek bişey de:l de ben gülünce burnum ganıyor, ganı da zor durduruyok. Na gadar dediysek de Yusuf abi etme, dutma, yapma diye duyan olmadı. Emmim, “Elleme sen onu bana guyer” dedi. Yiğenim Mustafa’yı ça:rdı yanına. “Kepi:r…! Sen o guyuya işedin mi?” dedi. O da “yo:k” dedi utanarak. “Cıkk.! Eğer o guyuya işemezsen su çıkmaz” dedi. Mustafa tekrar oynamıya getti.Bu arada guyunun dibinden Solak Hacı taklitleri gırla gidiyor. Aradan az bir zaman geçmişti ki bu sefer guyunun dibinden bağırışmalar geldi. Ben guyu uçtu zannettim bağırtılarından. Guyudan tarafa baktık ister istemez. Kepir donunu çekerek kaçıyor guyunun başından. Neyse ekip çıktı apar topar guyudan, üstleri baya: ıslanmış vaziyette. Yusuf abi diyor ki; “Ulan önce yağmur yağıyo zannettim, yokarı baktım, havada bulut yok, bir de oluk gimi geliyor,  hem de duzlu duzlu” diyor. Akşama kadar burnumun ganamasını durduramamıştık gülmekten. Yusuf Abiye selamlar.”

(Kadirli Bekereci Köyünden M. Yakar, www.bekerecikoyu.com)

ġuymak

:

1. Doldurmak.

2. Bulamaça benzer bir çeşit hamur yemeği. Genellikle doğum yapan kadınlara yedirilir. Unun suyla dokunmasından oluşan hamurun ortası çukur yapılır ve kızgın tereyağlı pekmez eklenerek yenir.

3. Koymak, bırakmak.

“Gapımızda çatal hayma

Yel esdikçe boynun eyme

Ôlun beni beker guydu

Aman babam bana değme”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

ġuyrug

:

Kuyruk.

“Heç yatmadı sabaha gadar

Herhalda derdin gâvırı

Guyruğu omzunda halakada zavırı

Hacı Yusuf’a benzerdi itim”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

ġuyrug cücü:

:

Ağustos’ta olan keklik yavrusu.

ġuyrug do:mu

:

Ağustos ayınınon sekizinci günü.

ġuyrugcu

:

Çoban yamağı.

ġuyruğu gıllaŋ gıllaŋ etmek

:

Göze girmeye çalışmak.

“Guyruğu gıllan gıllan ediyor.”

ġuyruğu guş bişiri:

:

Telaşlı anlamında bir Maraş deyimi.

“Guyruğu guş bişiri:.”

ġuyruğu tıpılatmak

:

Can vermek, kuyruğu titiretmek.

ġuyruğu titiretmek

:

Ölmek.

“Guyruğu titiretti.”

ġuyruklu

:

Akrep.

ġuyru: tıpılatmak

:

Can vermek.

ġuyulamak

:

Kuyuya koymak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

ġuyumcu

:

Kuyumcu.

ġuyyiye

:

Kuyuya.

“Alalım gafaslardan habarı. Elboğlu’nun bize çok iiyliyi var, pâdışaha bunu habar vermiyek, hapıshanada bir yahudu var onun kellesini kesek, göydesini guyyiye atak, kellesini de pâdışahın öyrüne atak. Derhal bu işi yapdılar, gırg gişiyi ayrıca bir hapısa goydular. Yahudunun kellesini pâdışahın huzurüne eletdiler.”

(Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağzı Derlemeleri, Maraş Bölümü, Kaynak kişi: Tokmaklı’dan Ehmet Kılıç)

ġuz

:

Gölgede kalan (yan), kuzey, güneş almayan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġuz tilkisi

:

Yaman ve kurnaz adam.

Ġuzan

:

Kozan.

“Şu gavur Ali’nin oğlu

Yitirmiş gettiği yolu

Avşar gızından habar almış

Nerede Guzan’ın yolu”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

Ġuzanoğlu

:

Kozanoğlu.

ġuzgun

:

1. Kuzeye bakan.

2. Kuzgun.

“Gökde yıldızlar yılışır

Guzgunlar üleş belişir

Ağlamıya ar ediyom

Garşıda duşman gülüşür”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, BoşBeşik Ağıdı (Bebegin Ağıdı), Kaynak Kişi: Safiye Temiz)

ġuzgun fikirli, ġuzgun akıllı

:

İçten pazarlıklı kimse.

“Guzgun fikirlilerden oldum olası korkmuşumdur.”

ġuzgunı:rık (guzgunîrık)

:

Aptal, ahmak, şaşkın.

ġuzi

:

Yavri, kuzum, yavrum gibi bir sevgi sözcüğü. Yalnızca büyükler tarafından küçüklere söylenir.

ġuzlacı

:

Hamile hayvan.

”Guzlacı o:lak, bokundan belli olurumuş.”
(Toros Atasözü)

ġuzladıp guzusunu mu alıcım

:

İşime yaramaz. Ondan asla yararlanacak değilim.

“Guzladıp guzusunu mu alıcım.”

ġuzlamak

:

(Keçi, koyun) Doğurmak, kuzulamak, yavrulamak.

“Yol üsdünde duran gazlar

Uzatmış boynunu guzlar

Ben Omar’a düğün gurdum

Çabık sıralanın gızlar”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġuzluk  

:

Küçük baş hayvan ahırı, oğlakları annesinden ayırmak için daire şeklinde yapılan, çit, ağıl (yaylada yapılır).

“Şu guzluğu bağladım

Kör gocayı yolcu ettim

Oğlaklar dağa gidişin

Onları beri eyledim”

(Erman Artun, Seyirlik Köy Oyunları ve Anonim Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kitabevi, İstanbul 2008)

ġuzu

:

1. Daha aklı yetmiyen.

2. Çocuk. Kuzu. Analar çocuklarını, onlar, altmış yaşına da değse “guzum” diye severler. “Guzu” sevgi, şefkat içeren bir sözcüktür. Koyun yavrusuna da kuzu denmektedir. Parçada oğul anlamındadır.

ġuzu dişi

:

Çocuk dişleri.

ġuzu dişi çıkmak

:

Ömürlü olmak, çok yaşamak.

Çoycağım ġuzu dişi çıksın bu ǥız bulduğu yere ḡόtürdü.

ġuzu gula:

:

Kuzu kulağına benzeyen ekşimsi bir yaprak.

ġuzu kerpiç

:

Yarım kerpiç.

ġuzularnan gırkılmak

:

Kendinden çok daha genç kimselerle düşüp kalkmak.

gü:m

:

Güğüm.

gü:rmeg

:

Coşkun bir şekilde çevreyi rahatsız edecek davranışlarda bulunmak.

gübe

:

Ufak tefek tümsekler.

“Yüzdeki ben gibiydi Çukurova’daki gübeler.”

gübeç

:

Kabağın dibi.

gübeklemek

:

Göbeğine kadar gelmek.

gübleği, gübleğe, güpleği

:

Balta ve keserde sapın geçirildiği delik. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gübren

:

Kutlama.

gübüdük

:

Devenin ön bacaklarının üstüne asılan en büyük çana denir.

gübül

:

Köpekleri çağırmak için kullanılan bir söz.

gübülük

:

Küçük sevimli köpek.

gübür

:

Çerçöp, süprüntü, zibil.

gücala

:

Zorla, güç bela.

ġücci:cek

:

Küçücük.

ġüccüg

:

Küçük.

ġüccük

:

Küçük, ufak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

“Gala dibi ufak daşlı

Gül Iraz’ın gözü yaşlı

Hacı Ehmed böyük oğlu

Arkası güccük gardaşlı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Hastalıktan Ölen İbrahim’in Ağıdı, Kaynak Kişi: Ummahanı-Ali Temiz)

ġüccük guşlug

:

Saat sekiz suları.

ġüce görmek

:

Saldırmak, üzerine atılmak, vurmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

gücele

:

1. Zor da olsa sonuda gerçekleşen durum.

2. Güçlükle, zorlukla.

“Yorulduk da yolda galdık

Gücele Izgın’a vardık

Sağolasan Mehmet Ağam

Sayende gonağa vardık”

(Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Gallik Mustafa’nın Gelini Hatın’ın Ağıdı, Derleyen: Hatice Hurmanlı, Kaynak Kişi: Hüseyin Şahin)

ġücöğürmek

:

Ansızın saldırmak.

ġücücek

:

Küçücek.

ġücük

:

1. Şubat ayı. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

2. Gömlek.

3. Küçük.

“Emmisinin oğlu Hasan

Gardaşımın gücük oğlu

Eşim de şurda yatıyor

Kekil burculu kokulu”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

“Gücü yeten gücük tavuk.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

ġücükleme

:

Kadınların çamaşır yıkarken veya benzeri işleri yaparken şalvarın üstünden giydikleri, genellikle kalçanın altına kadar inen elbise.

ġücülemek

:

İşini becermek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gücümek

:

Iyılan iplerin ıstar tezgahın getirildikten sonra çaprazlamayı sağlamak için ilmik atmak.

gücün

:

Hemen, şimdi, yeni. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gücün gücün

:

1. Azar azar, yavaş yavaş.

2. Güçlükle, zahmetle.

gücürgülenmek, gücürgenmek

:

Bir işi isteksiz ve gönülsüz yapmak, üşenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

ġüçcüğü

:

Küçüğü.

“En güçcügü Anşa gızı

Gan ağlıyor iki gözü

Hürüm’ola top nergizi?

Söyle babam gızı söyle

Ben deyim de destan eyle”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Keskahlı Hüsne Çınar’ın Ağıdı-2, Ağıdı Yakan: Hüsne Çınar)

ġüçcük 

:

Küçük, ufak, yaşı küçük olma.

“Er kakdı işine yollandı

Güçcük de Tolga’n dillendi

Tez gel oğulcuğum tez gel

Kuru ağaçlar dallandı”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

ġüççük

:

Küçük.

“Bö:k evin ören gibi

Güççük evin veren gibi

İniliyor sürmel’eşim

Avcı vuruk ceren gibi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Koca Durmuş’un Ağıdı, Kaynak Kişi: Nadire Erkek)

ġüççürek

:

Ufacık, ufakca.

güçücek

:

Ufaklık, küçücük.

“Boğum boğum boğmuş ince belini

Bal zannettim ağzındaki dilini

Eri geci ben dererim gülünü

Gül derene ner anan güçücek”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

gü:de

:

Bölgemiz göçmen ağzında; gövde.

güddeci

:

Sığır çobanı.

güdek

:

Oyunda ceza sırası, nöbet.

güdeleç

:

Direksiyon, dümen.

güdük

:

1. Kısa, kısa boylu, kısa boylu kadınlara takılan lakap.

2. Kolsuz yelek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

3. Kuyruksuz hayvana ya da köpek, esek gibi boyu kısa olanlara denir.

4. Gömlek, mintan, firenk gömleği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

güdükleme

:

Kısa ceket. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

güdül

:

İçineun, toz, şeker veyahut yağ konulan topraktan pişirilmiş, kap. Tahtadan da yapılır.

güdüm

:

Himaye, sahip, gönderme işi, sürme,yönetme.

güdümen

:

Bir liderin etrafındaki gönüllüler, çete üyeleri.

güerçin taklası

:

Çoturum eşşek oyununda takla atmanın adı.

gügük

:

Lale tomurcuğu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gügül

:

İpek böceği. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

güğlek

:

İki havaylık tahıl ölçü birimi.

güğlekçi

:

Havay ile tahıl ölçen kimse.

güğlemek

:

Bir yere hızla ulaşmak, yel gibi yetişmek, gün dışlık vermemek, sürekli rahatsız etmek, taciz etmek.

“Gördüŋ bir aş güğle düş, gördüŋ bir iş durma sıvış.”

Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

güğmek

:

1. Dayanmak, beklemek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Ada.)

2. Mühlet vermek.

güğüm

:

Yandan kulplu, boynu uzun su taşımakta kullanılan bakır veya alüminyum kap, büyük ibrik.

güğürmek

:

Coşkun bir şekilde gevezelik etmek.

güher

:

Gevher, mücevher, elmas.

“Rakka’dan beriye gelen gaziler

Sual etmen bana nerden gelirim

Tutmuşum yükümü lâ’l ü güherden

Şam-ı Şerif derler şardan gelirim”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

ġüheylan

:

Küheylan, cins arap atı.

güjlü

:

Güçlü.

gül damlası

:

Itır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gül şefdeli

:

Ham deriden yapılan bir tür ayakkabı.

gül şurubu

:

Gülden yapılan bir şurup.

güla:n

:

Çok gülen.

gülbank, gülbenk

:

1. Tahtacılarda, dinî törenlerde, cemlerde, yüksek sesle okunan dua.

2. Bir topluluk tarafından ve makamla okunan dua.

“On’ki imam gülbangına erişem

Anda keramet var Hakk’a yetişem

Bahrd’açılıp bülbülle ötüşem

Güller benisevdiğime ulaştır”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004

gülbezek

:

Ağaç oyma işi motif türü.

güldür güldür

:

Suyun bol bol akışını gösterir. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

güle güle ölmek

:

Gülmekten kırılmak, aşırı derecede ve sarsıla sarsıla gülmek.

“…Yeşil giysileriyle gelse, Meyremcenin karşısında dursa, Meyremce güle güle ölür.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gülec

:

Kalleş.

güleç

:

Güleryüzlü.

gülek

:

1. Zahire ölçü birimi, iki gazyağı tenekesi.

2. Azerbaycan dilinde ve eski Anadolu Türkçesinde, rüzgâr, rüzgârlı, yel, yelli fırtınalı, esintili anlamındadır.

güleş

:

Güreş.

“Ergen babamoğlu ergen

Güleş yeri olmuş sergen

Nic’olmuş bunun dayısı

Üstüne örtmemiş yorgan”

Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Pehlivana Ağıt, Derleyen: Gülbahar Demir)

“Döğüş başka güleş başka.”Toroslar bölgesinden mumyalanmış bir söz.

güleşçi

:

Güreşçi.

güleşmek

:

Güreşmek.

“Bacısının adı Eşe

Gamçısın dayamış daşa

Gardaş güleşe çıkışın

Selam salmış Kemal Paşa”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Karcı İs-mail (Kahveci)’İn Ağıdı, Kaynak Kişi: İbrahim Gök)

gülfer

:

Destan.

gülgey

:

Gül gibi kızarmış yuvarlak.

gülgülü

:

1. Güleç, gülen.

“Hayriye’nin anasıyım

Soldurdun gülgülü yüzümü

Babasının gö:nü olmuyor

Ziya Bey isder gızını”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Ömer Ağanın Kızı Hayriye Hanım’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Adil Gök)

2. Gül renkli, kırmızı.

“Yaslı deli gönlüm yaslı

Acep nedir bunun aslı

Kardeşler gana belenmiş

Karadon gülgülü fesli”

(Sarıkamış’ta ölenlere yakılan ağıt - Ağıtı Söyleyen Kara Zala Hatun - Pınarbaşı)

3. Feslerdeki kırmızı püskül.

4. Kırmızı nakış biçimleri.

gülgünüz

:

Coşkun, neşeli.

gülle

:

Misket.

gülle oyunu

:

Bölgede oynanan bir çocuk oyunu.

GÜLLEKibrit çöpü, para veya taş ile oynanır. Her oyuncu eşit sayıda parasını veya kibrit çöpünü ortaya koyar. Bunlar da bir çizgiye dikilir. Oyuncular belli bir uzaklığa geçer, sırayla ellerindeki gülleyle paraları veya kibrit çöplerini yıkmaya çalışır. Kim ne kadarını yıkarsa, o kadar paranın veya kibrit çöpünün sahibi olur.

(Uğur Bilgici, Osmaniye / Bahçe Halk Kültürü Üzerine bir Araştırma Konulu Yüksek Lisans Tezi, Osmaniye Korkut Ata Üni., S.B.E., TDE., ABD, Osmaniye, 2018, s.168)

gülloş baklavası, güllo:ş paklo:su

:

Pekmez ve yufka ekmekleyapılan bir tür tatlı.

güllü dul var, küllü dul var

:

Dulun zengini de var, fakiri de.

“Güllü dul var, küllü dul var.”

güllük

:

1. Çekirdeği fazla olan küçük domates.

2. Karakol.

gülmezem

:

Gülmem.

Karac’oğlan eder ağlar gülmezem

Gözümün yaşını hergiz silmezem

Hele ben vazgeldim seni bilmezem

Kerem eyle gönül gel vazgelelim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.497

gülşan

:

Sevgili.

“Karac’oğlan Mevlâ yazmış fermanım

Semaya sed çekti âh ü figanım

Lütfedip ağlatma nazlı gülşanım

Bize bu ayrılık Hakk’tan iş oldu”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 638

gülşen

:

Gül bahçesi.

gülümek

:

Hayyanın  ayaklarını topluca bağlamak, elini ayağını birlikte bağlamak.

gülüşelek

:

Bölgemiz göçmen ağzında; gülüşerek.

güm

:

Ağıl. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

güman

:

Kuşku, şüphe, güvensizlik duygusu.

“Karac’oğlan der ki gümanım yoktur

Gayri rakiplere amanım yoktur

Sılaya varmaya amanım yoktur

Nazlım beklemesin yollarımızı”

(Karacaoğlan, Kaynak: Cahit Öztelli, Karacaoğlan, Varlık Yay. İstanbul 1953)

Ayağına geymiş telli yemeni

Kaldıralım aralıktan gümanı

Ak topuk üstüne atlas tumanı

Döker gider yaylasına bir gelin

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.549

güman gelmek

:

Şüphelenmek.

gümanlı

:

1. Karışık, dalgalı, zanlı, şüpheli.

Hey ağalar kış m'olacak

Dağlar dumanlı dumanlı

İkicikli yâr sevenin

Başı gümanlı gümanlı

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.421

2. Dertli, kederli.

“Dağların başı dumanlı

Arkası yavru haymanlı

Oba, baban öldü diyor

Benim gönlüm de gümanlı”

(Ali Rıza Yalman - Cenup’ta Türkmen Oymakları, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bak. Yay. Ankara, 2000, C.I)

gümbür  

:

Tahta yayık. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gümeç

:

Tarlalarda kendiliğinden yetişen, yaprakları sebze olarak pişirilip yenilebilen, çiçekleri öksürüğe vb. karşı iyi geldiği söylenen bir ot, ebegümeci.

gümen

:

Bir şeyle, bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilememekten, kestirememekten doğan kararsızlık, güvensizlik duygusu, kuşku, şüphe.

“Samana saldım samana

Ölüm getirme gümene

Aziz gamayı çekince

Mecit de düşmüş amana”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

Başına almış bir ince yemeni

Aramızdan kaldıralım gümeni

Ak topuk üstünde sandal tumanı

Boğup gider bir gözleri sürmeli

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.444

gümrah

:

Gür, gürbüz, bol.

gümrek

:

İsterik, kötüye meyilli.

gümrenmek

:

1. Derin düşünceye dalmak.

2. İnleyerek söylemek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

3. Homurdanmak, kendi kendine konuşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

4. Matemli, sıkıntılı hafif sesle sızlanmak, kendi kendine mırıldanır şekilde türkü, ağıt vs. söyleme. Matemli ve acıklı ses ile sızlanarak hafif sesle söylemek, ağıt yakmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr.)

gümü

:

Gibi.

“Sülemen’im sülük gümü

Ağ elleri ilik gimi

Ne söğlüyem hey Allah’am

Ciğerciğim delik gimi”

(Ali Karaosmanoğlu, Toroslar’da Ağıtlar, Tirşik Yay. No:1, İstanbul 2008)

gümüç, gümülcen

:

Tatarcık. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gümül gümül

:

Yüksek sesle söylenmeyi anlatır. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gümülcü

:

Bencil adam. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gümülemek, gümülemeg

:

Kıskanmak.

gümürtü

:

Uzaktan gelen anlaşılmayan sesler, gürültü. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gümüş gibice

:

Tertemiz bir biçimde.

gümüşgöz

:

Açgözlü, para canlısı, cimri. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

gün

:

Güneş.

Karac’oğlan der ki sende ben gibi

Ak eline kına yakmış kan gibi

Bir tepede yeni doğan gün gibi

Akşam sabah erken aştı n'eyleyim

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.507

gün atmak

:

Sabah olmak, gün ışımak.

“Gün attıktan sonra da insanlar durmadan geliyorlar… Caddeyi bir uçtan öteki uca dolduruyorlardı.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gün bekmezi

:

Durulduktan ve bir taşım kaynatıldıktan sonra güneşte kıvamlaştırılarak elde edilen pekmez.

gün burnu

:

Kuşluk vakti, güneşin doğum anı, güneşin ucunun görünmesi, kuşluk vakti. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

“Sabahınan gün burnuna

Ali Duran beni yaktı

Goca gonak dururkene

Getti otellerde yattı”

(Nakleden: Osman Taşdan, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72)

gün dışlık vermemek

:

1. Rahatsız etmek.

2. Rahat bırakmamak. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

“Gün dışlık vermiyor oğlan.”

gün dışlık yok

:

Her gün huzursuzluk var.

“Sen gittin gideligün dışlık yok bana.”

gün doğanda

:

Güneş doğduğu zaman.

Gün doğanda Gündüzlü'nün başına

Akdağ derler duman çöker başına

Göğdeli'de Sümbüllü'nün peçine

Kabaktepe derler şarın var dağlar

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.579

gün eğişmesi

:

İkindiden sonraki zaman. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gün erişmek

:

(Güneş ışınları)Her tarafa yayılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gün gede: dikildi

:

Güneş batmak üzere.

gün kızdırmak

:

Güneş ışınları, ortalığa iyice sıcaklık vermek.

“Öğle oldu, gün kızdırdı, pulluğun sapı ocaktaki demire döndü.”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gün günü

:

Günden güne.

Karac’oğlan derdim artar gün günü

Şu dünyada bulamadım dengimi

İçerimden hiç çıkmıyor yangını

Yoksa Cehennem'in narından mısın

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.541

gün gütmek

:

Gününü beklemek.

Karac’oğlan derki güdem bir günü

Gözüm açık gider sarmasam seni

Amanın ağalar kınaman beni

Varıp kapısına kul olacağım

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.488

gün üzülmek

:

Güneş batarken dağ tepelerinde kalan son ışıklar. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gün vurmak

:

Güneşin değmesi.

“Arap atım koşar koşar

Seni seven binler yaşar

Gün vurdukça şavkın düşer

Açıldıkça döşün gelin”

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 548

gün yüzü görmek

:

Mutlu bir hayat sürmek.

Bölgemizden bir fıkra:

ANANIZ BİR GÜN MÜ GÖRDÜ

Kadının birinin eşi ölmüş. Kadın evlenmek istermiş ama utandığından bunu etrafındaki insanlara söyleyemezmiş. Çocukları bunun farkına varmışlar. Bir gün annelerine: “Anne babam öleli çok oldu. Seni evlendirelim.” demiş. Annesi; “Ay oğlum, Ali, Veli, üçte ondan evveli, Ramazan, Şaban, Rahmetlik baban, ananız bir koca aldı da gün yüzü mü gördü.” demiş.

 (Doğan Aydın, Mersin İli Erdemli İlçesi (Merkez) Folkloru Konulu Yüksek Lisans Tezi, Uşak Üni., TDE. ABD, Uşak, 2016, s.77-78)

güna:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; günah.

günah

:

Öbür dünyada cezalandırmayı gerektiren iş, suç.

Çağır Karac’oğlan çağır

Taş düştüğü yerde ağır

Güzel sevmek günah değil

Ben kitapta yerin gördüm

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.513

günahkar

:

Günah işleyen kimse.

İlettiler kıl köprüyü geçmeğe

Gayrı yolum yoktur dönüp kaçmağa

Uçmaklık olanlar gitti uçmağa

Günahkâr olanlar yansa gerektir

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.613

günardı

:

Şans, baht. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

güncek

:

Şemsiye. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

güncük

:

Günlük.

günde

:

Her gün, her zaman, künde.

günde geç vakıtda tez

:

Bugün söylemek kısa ama o zaman iş uzun sürede olmuş.

günde tez vakıtda geç

:

Bugün söylemek kısa ama o zaman iş uzun sürede olmuş.

gündoğdu (gündoğu)

:

Güneşin doğduğu yer, doğu.

gündönderen

:

Ayçiçeği.

gündöndü

:

Bölgemiz göçmen ağzında; ayçiçeği.

gündüz gözüne

:

Gündüzleyin.

gündüz gözüyünen

:

Gün ışığından yararlanmak.

“Çukurova’nın ortasında, gündüz gözüne candarmaların elinden kız almak! Sen deli misin?”

(Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü, YKY, Euromat, İstanbul 2006)

gündüzleme

:

1. Gündüz ilişkisinden edinilmiş çocuk.

2. Çok yaramaz çocuk.

günebakan

:

Ayçiçeği. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

güneç

:

Güneşli yer, gölgesiz.

güneçe

:

Güneşli yer, çok güneş alan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

günek

:

1.Gün belirten, takvim.

2.Güneşli.

güneş çavmak

:

(Güneş) Dağlara yayılmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

güneşiği

:

Sabah, sabahleyin, sabah vakti.

güneşin alnı

:

Güneşin altı.

güneşin bağrı

:

Güneşin altı.

günevik

:

Ay çiçeği, gündöndü.

güney ya da güneri

:

1. Her zaman güneş alan yer. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. Güney, güneşin karşısı.

“Kıble demek güneri demek değildir.”

güneyk

:

Ayçiçeği, günebakan.

güngülüz

:

Gelincik çiçeği.

güngün

:

Günden güne.

güngünü

:

Günler ilerledikçe, günden güne.

günindi

:

1. Gün batımı, akşam vakti.

2. Batı.

günlük

:

Şemsiye.

günnemek

:

Güneşlenmek. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

günner

:

Günler.

“Yavrımın öldüğü günner

Yağmır yağdı sular coşdu

Bir tor şahanım varıdı

Gafesi de gırdı gaşdı”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Üç Kardeşin Ağıdı -  2, Kaynak Kişi: Döne Ekici)

günnercek

:

Günlerce.

günnü

:

Parlaklık, berraklık. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

günnücek

:

(Zaman)Günlük, günlüğüne.

“Gelin gızcâzım gelin

Çık da gapılarda salın

Üç günnücek gelin m’olur?

Kör olasıca ölüm”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kına Gecesi Ölen Hacca Kız’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Döndü Parmaksız)

günnügcü

:

Gündelikçi.

günnük, günnüg

:

1. Tesbi agacının diğer adı.

2. Yevmiye, günlük.

“Günnüğü kaç para bir usdanın şimdi.”

günnükçü

:

Yevmiye ile çalışan, gündelikçi.

“Beş çocuğa adak ettim

Dileğim kabul olmadı

N’olur günnükçü gedince

Akşam evine gelmedi”

(Afşin’in Ağıtları, Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Kamil ve Ali’nin Ağıtı, Derleyen: Ali Kocakaya, Kaynak Kişi: Cemile Kocakaya)

günseliği kesilmek

:

Düğün günü belli olmak.

günsüz

:

1. Zamanından önce doğan yavru. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

2. Henüz tutuklanmamış, suçlu. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

günü

:

Kıskançlık, kin, haset. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

güŋücü

:

Özentili, kıskanç. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr. İç.)

günücü kel horuz

:

Kıskanç kimse, genelde kardeşini kıskanan çocuk.

“Günücü kel horuz.”

güŋülemek

:

Heveslenmek, kıskanmak.

günüŋ bahrinde

:

Eski zamanda.

günüŋ burnu

:

Gün doğum zamanı.

günüz

:

Gündüz.

“Gece beşiği bekledim

Günüz tarlayı yokladım

Ellerden desde topladım

Zor günde bö:ttüm sizi”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Mustafa Kesme’nin Ağıdı, Kaynak Kişi: Ayse Kesme)

güp, küp

:

İçerisine su konulan büyük toprak testi; küp.

güpgüccük

:

Çok küçük.

güpürdemek

:

Atıla atıla koşmak. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

güpürtü

:

Ayak sesi.

gürbah

:

Zurba, kuş sürüsü.

gürben            

:

Kutlama.

gürcü

:

Gürcü bir de çok güzel anlamına gelir. Genç ve güzel, gösterişli.

“Kardeş toy da gelin gürcü
Açıldı dağların burcu
Maşallah diyerek değnen
Gelin de kardeşin harcı”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

Kula münâsib değildir şâh harcı

Yapılan saray burcu ile gürcü

Bir Leylâ bir Mecnun biri de Gürcü

Bir de sen gelmişsin cihana dilber

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.585

gürdüğüşmek

:

Çocukların oynarken kudurduğu zaman kullanılan bir tabir.

gürdüşmek

:

Dalaşmak, kavga edercesine şakalaşmak.

güre

:

Otlak, mera.

güre olmak

:

Eşeklerin azması.

“Arpaları fazla geldi eşeklerin, gürelendiler.”

Güredi

:

Kahramanmaraş yakınlarında Ceyhan ırmağına karışan su.

“Coştu m’ola Güredinin çayları?

Bildi m’ola yoksul ile bayları?

İşte geldi derler bahar ayları

Nazlım yaylalara göç edr m’ola?

(Yaşar ALPARSLAN, Derdiçok (Ömer Lütfi PİŞKİN) ve Şiirleri, Kahramanmaraş, 2019) s. 88

güreş

:

Kahramanmaraş’ta düğünlerde oynanan bir oyun.

Düğünlerde güreşi yöneten kişi güreşten anlayan (genelde pehlivan) herkesçe sevilip sayılan biridir.Yöneten kişi ortaya bir genç çıkarır. Çıkana denk olabilecek  (fizik ve yaş olarak) bir gönüllü kişi de çıkabilir, gönülsüz de çıkarılabilir. Güreş süresince bir kişi ancak üç kişiyle güreşebilir. Bir başkası çıkarılarak oyun devam eder.

(Hatice Fatoş Derebent, Çağlayancerit Halk Kültürü, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, Kahramanmaraş, Mayıs 2015. s. 126)

gürgün

:

Kanın gürleyerek hızlı birşekilde akması.

“Yanıbasında dürbünü

Akıyor ganı gürgünü

Maraşlıya vurdu deller

Dilkoğlu bunun elbiri”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Sarı Mulla (Mullacık)’nın Ağıdı - 1, Kaynak Kişi: Celil Dalkıran)

gürlek

:

Mert, güzel ve sesli konuşan, gürleyerek gelen adam. Gürleyen adam ya da lakap.

gürlemek

:

Anlatmak, söylemek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gürlük

:

Çalılık, ormanlık. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

gürpede

:

Birdenbire, hesapta hiç yokken, aniden.

“Ala gözlerini sevdiğim kel gız

Benim göonüm sâ düştü gürpede

Âelde bir yol yanândan öpeyim

Camış suya s.çar gibi şarpada”

(Anonim bir Türkü)

gürpede düşmek

:

Birdenbire ve gürültü ile düşmek.

“Damın çatısı rüzgara dayanamadı ve gürpede düştü.”

gürpeden

:

Birdenbire, hesapta hiç yokken, aniden.

gürrede

:

Gürrr diye ses çıkarmak.

gürrede ayağa kakmak

:

Hep birlikte ayağa kalkmak.

“Müfettiş sınıfa girince gürrede ayâ kaktık.”

gürrek

:

Gürlek, gürleyerek gelen kimse.

“Halil oğlu gürrek aslan

Yaslan sefil başım yaslan

Andırını gurgu gurmuş

Seslen Deli Hacı’m seslen”

(Yaşar Kemal, Ağıtlar Folklor Derlemesi, Adana Halkevi 1943)

gürs

:

Rüzgarın sürüklediği kar yığını. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

gürük

:

1. Küçük kulaklı, koyun, keçi ve kuzu. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

2. Kısa.

3. Saçını kısa kestiren bayanlara hakaret amacıyla

da kullanılır.

4.Kulakları küçük ve sivri olan keçi.

gürz

:

Silah olarak kullanılan ağır topuz.

Gürzünen vurur kız kalen yıkarım

Yıkarım da kemiklerin sökerim

Üstüne de yüksek köprü kurarım

Geçerim Tuna'nın seli isen de

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.405

güsgüccük

:

Çok küçük.

gütmek

:

Hayvanları başkasının malına zararvermeden otlatmak.

gü:s

:

Bölgemiz göçmen ağzında; göğüs.

güv

:

Gök.

güva

:

Güvey, damat.

“Akşamdan gezmiş çardağı

Elinde gümüş bardağı

Selem söylen o güvaya

Beklemesin boş gerdeği”

(Doç. Dr. Esma Şimşek, Kadirli ve Osmaniye Ağıtları, Kültür Ofset Basımevi, Antakya 1993)

güva:

:

Damat.

güva zamanı

:

Zifaf gecesi.

güve

:

1. Damat.

“Güvesi görmüş düşünü

Mevlam goyurmaz peşini

Hacca gelin ollum deyi

Âşamdan kesmiş kekilini”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Kına Gecesi Ölen Hacca Kız’ın Ağıdı, Kaynak Kişi: Hürside Karpuz - Döndü Parmaksız)

2. Kullanılmamaktan dolayı kumaş vs. nin üzerinde çok küçük canlı varlıkların oluşması. Güve özellikle havasız kaldığı zaman tahıl ürünlerinde olur.

“Sene geldi yıl savuştu

Hasret olanlar kavuştu

Kurban olim Kara Ömer

Şalvarına güve düştü”

Afşin İlçe Milli Eğitim Kültür Yayınları Serisi: 1, Afşin Ağıtları, Pehlivana Ağıt, Derleyen: Gülbahar Demir)

güve:

:

Bölgemiz göçmen ağzında; güveyi, damat.

güvel

:

1. Yeşil.

2. Yeşil başlı (ördek).

güveldek

:

Ağaçtaki asalak bitki.

güvelden

:

Kurutulmuş yeşil fasulye. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

güvercin taklası

:

Bir kısmı eğilip diğerleri sırayla üstünden takla atarak atlama

şeklindeki oyun.

güverli

:

Köylerde bazı evlerin kendi sebze ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için evin önündeki küçük bahçesi.

güvermek

:

1. Ortaya çıkmak, yetişmek.

2. (Bitki) Yeşermek, yeşillenmek, yaprak vermeye başlamak, yapraklanmak.

güverti

:

1. Göv renge dönüşmüş olan, göve benzer.

2. Yeşillik, yeşil sebze.

“Şo garşıdâ güvertiler

Ekin dâl suvanımış

Gız anadan ayrılması

Düğün değil dumanımış”

(Andırın Kına Türküsü)

güvertmek

:

Morartmak.

güveş

:

Çirkin. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

güvet

:

Oğlu olanın dağıttığı çerez, hediye.

güvey, güveyi

:

Damat.

güvlek

:

Gür, bol.

güvmek

:

Dayanmak, beklemek, sabretmek. (TDK Derleme Sözlüğünden. İç.)

güye

:

Güvey, damat.

güymek

:

1. Dayanmak, bekletmek, sabretmek. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. İç.)

2. Ummak, beklemek.

3. Müddet vermek, o zamana kadar güvenmek.

4. Ertelemek.

5. Emanet etmek, bırakmak.

“Erdoğan boynunu büker

Ergen sefil beni yakar

Kime güydün vezir eşim

Oğlanların hepi ergin”

(Ahmed Z. Özdemir, Öyküleriyle Ağıtlar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994, Cilt I))

güyürdemek

:

Bir şey çiğnerken diş gıcırdatmak.

güz

:

Sonbahar.

“Bulandı havanın yüzü

Geldi güz gününün güzü

Suna boylu sürmeli gızı

Verdim gara topraklara”

(Mehmet Temiz, Yüksek Lisans Tezi, Andırın Ağıtları, Gebenli Fatma’nın Ağıdı, Ağıdı Yakan: Döne Höbek)

güz gelmeden yele gitme

:

Önümüzdeki günlerde gündem yaratacak bir konu hakkında olayın sıcaklığına kendini kaptırarak erken konuşma.

“Güz gelmeden yele gitme.”

güzebek

:

Kuzugöbeği mantarı.

güzeçe:

:

Güze kadar.

“Varınca üstüne düştüm

Görmedim kara gözünü

Durursa güzeçe durur

Güzün götürün kızını”

(Derleyen: İbrahim Davutluoğlu, Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Zekiye Çağımlar, Hikayeleri İle Avşar Ağıtları, Adana BŞB Kültür Yayınları, Altın Koza 72, S. 457)

güzelcemen

:

Güzel bir şekilde.

güzeşte

:

Faiz, feyiz.

güzgü

:

Ayna. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada.)

güzle, güzlek, güzla:

:

1. Yörüklerin en son oturdukları daha az serin ve köye yakın olan yayla. (TDK Derleme Sözlüğünden Ada. Mr. İç.)

2. Yazlık konalga.

güzle

:

Yayladan sonra, yayladan biraz daha engin yer.

güzlek 

:

1. Güz mevsiminin geçirildiği yer.

2. Zamanında yetişmeyen güze kalan ürün.

3. Yaylalık, son yayla yeri.

güzleklemek

:

1. Yaşlılıkta çocuk yapmak. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

2. (Bitki) Geç çiçek açmak, ya da kuruyup yeniden yeşermek. (TDK Derleme Sözlüğünden. Mr.)

güzlük, güzlek

:

Sonbaharda ekilen tahıl. (TDK Derleme Sözlüğünden İç.)

güzlük çifti

:

Baharda ekilip, ağustos sonunda kaldırılacak tahılların yaylada toprağa ekilmesi.

güzün

:

Sonbahar.

Geçti yazın geldi güzün

Kim çeker ağyarın sözün

Alay alay olup gezin

Çok göreyim sürünüzü

Saim Sakaoğlu, Karacaoğlan, Akçağ Yay., Ankara 2004, s.641