Ömer Aksay Hayatı/Sanatı

Ömer Aksay, 1961 yılında Kahramanmaraş'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. İstanbul'da çeşitli reklam ajanslarında grafikerlik yaptı. Andırın'da Mart 1993'ten Ekim 1994'e kadar İkindiyazıları dergisinin son altı sayısını yönetti. Öğretmen olarak görev yaptı.

 

1982 yılına kadar şiirlerinde Bilal Cerîr mahlasını kullanarak Edebiyat dergisinde şiirleri yayımlanan Aksay'ın kendi adıyla kaleme aldığı şiirler Gergeden, Yedi İklim, Hece, İkindi- yazıları, Derkenar, Kırklar, Kitap-lık, Atlılar, Heves gibi dergilerde yayımlandı.

 

Şiirlerini Eski Bir Yalnızlık Dilinde (2002), Bahçenin Epik Sürgünü (2008), Sahte Siyah (2013); deneme -inceleme yazılarını Kaideyi Bozan İstisnalar (2012) adlı kitaplarında yayımladı.

 

KÂHİNLE ÜLEŞTİĞİM KARAMSARLIK


İçgüdülerine boyun eğen filbahriler küskün
kime küsüleceği bile meçhul, susmuş bir ormanlık
hafif soluk alıp verişinde suça eğilimli meltemler gizli
dua yön verecek kalemlerimize, karbon salımının
oranına, buzulların erime biçimine
rüzgârın gözetiminde ellerini açan ağaçlara
dua onlara yanaştığında sessiz bekler, öksüz
güneşte soluk bir yakarışla hicvedilen karamsarlık
artan petrol fiyatlarına, ceset torbalarının rengine
bir markus tullyus çiçero daha sürgünden dönerken
dua karar verecek bütçe açığının nasıl kapatılacağına
roma'nın ne zaman saldıracağına
merak etmeyin diyecek tipik bir cemaat.com
ortaklaşa dua edilecek, veto edilecek
ortalama bir düzeyde anlaşılmadan okunaksız
diplomatik mektübât irtibatı koparacak
buluşma yerinde asılı kalan salâlarsa
kime verildiği anlaşılmadan sürekli okunup duracak.

 

Kâhin susar
evet beklemesin kimse, herkese küskünüm
kaldıysa eğer hâlâ bir parça bereketli toprak
uzaktaki çocuğa gönderin lütfen bir oyuncak dua
uzaktaki çocuğa, ağrıdan artakalan tepkilerden
esirgemediğiniz bir dua olsun
kabir azabından artakalan uğultu kabilinden
uysal çocukların sanrısı için düşlenen intikam
son ölgün yolculuğuna çıkmadan habil
ezan okunacak, çan çalacak, sirenler ötecek
siyasi coğrafya üzerinde faik reşit unat'ın ismi hâlâ
dünya atlasının dış kısmına bakan yüzünde
pencereden buraya doğru bir yoksunluk içinde
sefil çocuk ölümleri gibi sarkıyor aynı nedenle
ağaçlar üzgün güpegündüz aynı nedenle
çocuk ölüleri gayr-i safi milli hâsıla halindedir.

 

Düşkün ölü bedenler kaydettim
eğrik, yampiri, kavisli kemiklerle çatışan harflerden
çocukların harfleri
belirgin bir iyimserlik taşıyan mahreçleri çocukların
hep daha olgun ama her tarafına taşra korkusu sinmiş
tahrif olmuş bir mezar taşı gibi geçersiz
çocuklar hep aynı gecenin mürekkebinden dağılan
şehrin kaypak yüzüne çekilen perdahla mahrem
peçesiz ölü yüzler kaydettim, hepsi genç
belki de bu yüzden üzüntüm.

 

Sütunlardan ürküyor atım, mermer sütunlar somurtkan
çünkü hep hazreti isa iniyor satır aralarına
daha doğmadığı için çok seyrek harfler
uçsuz bucaksız bir boşluk var
binlerce kilometre yıl ötedeki kentten geliyor
bir haber bekliyorum küçük bir haber
antik güneş, yorgun tapınak. duyarsız bir ot yastık
yastığın içinde belir(-siz-leş)en küf
sürekli işleyen pratik bir yasa beynimde
beklendiğine göre her şey değişiyor
toprağın içinde devinen hep şimdiki zaman
toprağın altındayken gelen umarsızlık
erişkin bir temmuzdur merdivenin ilk çağında debelenen
sürgün masalların kahramanı yaşlı avukat
romalı çiçero, markus tullyus o da benden haber bekliyor
isa'dan önce yüzaltı doğum bir bekleyiş
isa'dan önce kırküç ölüm, yinelenen ölüm bir bekleyiş
masalın içinde çok başka duruyordur kesin
bugüne aitse hiçbir valinin ismi yok

 

bilâd-ı rum aynı roma beldesi olarak
neden markus tullyus çiçero ve neden sürgün
hangi tarih sinsice geçmişe götürecek yolu açar
sürgün yeri selanik irkilten bir soyuntu kadar
soyut kaldı bu sürgün
sonra klikya eyaleti çıktı yani bereketli topraklar
kendince bir sürü antik masal uyduruyor
rahibelerin çıplak ayaklı masallarından
dinsel törenlerden arta kalanlardan
közler üzerinde dans eden rahibe ayaklarından
yanmayan topuklardan parmaklardan aşıklardan.

 

Neden gösterideki aslanlar birer masal
kurbanını yerken çıkan canhıraş bağırtıdan
etkilenmiyor rahibeler
en çok onlar ağıta müstahak
nereli oldukları bilinmeyen kendilerini adamış kadınlar
garip bir tılsım tadında ergin bilekler
zeytin ağaçları, hafif bir rüzgar
o zamandan beri gözünü dikmiş bakıyor
o zamanlar zorlukla gergin bir temmuzu taşıyor
keçilerin çanları, incir sütünden yayılan esrik koku
yerfıstığının bereketi, yılanın ıslığı kadar taze
düşmanın verdiği korku, garip bir tılsım
sakin kan etkilenmiyor. bence rahibeler bu yüzden güzel
rahibelerin çıplak beyaz ayaklarında izler
güneş lekeleri, toprağın buseleri
ateşin yaladığı şehvetli ılık rüzgar
ırmağın akan gürültüsü ağır ağır
ama sesi var ırmağın izi yok, rüzgar kurutuyor
rahibenin saçını, kaygan ipekten ıslak serin
kıvamlı bir sözcük elimi okşuyor
keten uçuyor gözkapaklarımdan sırtımdan kefen
sıyrılırken güneş uzlete çekiliyor, güneş kendini devrediyor
zaman kendinden emin, ama zillet içinde zillet
ırmak sancılanıp kalıyor usul usul
kabuğuna, kovuğuna çekiliyor, sıcak.